Yaklaşan Kötülüğün Ayak Sesleri ve İyiliğin Çaresiz Sakilliği: Zeki Demirkubuz’dan Yeraltı

Uluyan, hırlayan erkek figürüyle ilk karşılaştığım yer galiba İkiz Tepeler’di. David Lynch’in arızalı dünyasında,  bir kasabanın kendi günahıyla genç bir kızın öldürülmesi dolayısıyla yüzleşmesiydi mesele. Küçük bir kasabadaki saygınlık katmanlarının altındaki kötülük tohumlarını tek tek patlatıyordu Lynch. Yakın zamanda, Reha Erdem’in Kosmos’unun hayvani sesler çıkaran erkeği, arzularını masumca denetim dışı bırakan saf bir çağrıyla temsil ediliyordu. Arzularının peşine düşmekten yılmayan iyicil bir erkekti bu. Bir anlamda yaratıcılığı temsil ediyordu. Toplumsallıkla dizginlenmemiş cismani bir enerji diyelim. Yeraltı, bunun tam karşı kutbundaki bir erkeğin yabancılaşmasından yola çıkarak, kötülüğün burnunun dibine Türk sinemasında bugüne dek görülmediği kadar çok yaklaşıyor.  Üç Maymun’da Nuri Bilge Ceylan da yaklaşmıştı ama hikaye ettiği kötülüğü tazmin eden bir estetikle rahatlatıyordu izleyicisini. Yeraltı’nda belki benim gibilerin hayıflanabileceği tek şey, Demirkubuz’un kamerayı geçmişteki gibi ham bir göz olmak yerine daha incelikli bir şekilde kullanmasıdır. Bu da tuhaf bir hayıflanma olur, farkındayım çünkü görsel olarak en iyi filmi.

Bir filmi yorumlamanın onlarca çeşidi olabilir. Hele Demirkubuz gibi film yaparak düşünen bir yönetmen söz konusuysa. Kötülüğün dişlilerini yağlayan nedir mesela? Yalnızlaşmanın, yabancılaşmanın nedeni, anlamı nedir? Gerçeğin bedeli nedir? Beni en çok ilgilendiren eril tahakkümün bir şeklinin parçalanan dünyasının altında kalan Muharrem oldu. İyiliğin bir sakilliğe dönüştüğü bir dünyada bir tür çaresizlik. Adorno’nun günümüz hayatının kutsal kitabı gibi okunabilecek Minima Moralia’sının önermesindeki gibi: yanlış hayat doğru yaşanmaz. Gerçeğin imtihanından geçemeyen çaresiz kalmış iyiliği reddeden bir yabancılaşma. Bazen her anlam dünyasının bir karataşı olduğunu düşünürüm. Simyacıların felsefe taşı dedikleri şeydir bu,  bir tür “prima materia” diğer tüm maddelerin türediği bir ana madde. Bazı filmler, bazı kitaplar, bazı resimler bu karataşları hatırlatırlar.  Erkek egemen anlam dünyasında kötülüğün bir karataşı varsa eğer, bu film onun karanlık gölgesi olarak görülebilir. Çünkü ışıksız gölge yoktur. Adamın ve fahişenin duvara yansıyan gölgeleri, insan oluşumuzun karanlık yanına bakmaya davet eder bizi. Başka bir bakış açısıyla, kadınlara bir ipucu sunar eril şiddetin kıyıcı yapısı hakkında. Bakıp besledikleri ya da arzuları tatmin ettikleri oranda varlıklarına tahammül edilen kadınlara. Erkeklerin dünyasıdır Muharrem’in içinde mücadele ettiği; ama büyük tahakküm makinasının paslanan, eskiyen çarklarında ezilen yenik erkeklerin dünyası. Başarıyla temsil edilen iktidarın yanında, yakınında, karşısında konumlanan erkekler. Bu anlamda kendi başarılarının ve başarısızlıklarının şeytanlarıyla da yüzleşiyor Demirkubuz. Filmde beni rahatsız eden tek sahne, başarı yalakalarının fazla kalın çizgilerle temsil edilmesi oldu. Oysa iktidara yakın durmanın, onaylamanın, yanında yöresinde bir kırıntı beklemenin çok daha incelikli yolları var bu çevrelerde. Ama kimbilir belki de bunlar için “Kahpe Bizans”a gelmek gerekecektir.

“Yeter ki sırtıma basma”

Sadece Muharrem’in değil, tüm kahramanların (yüzünü görmediğimiz uluyan, merdivenden atılan sonra da evlenilen adamın da) kadınlarla olan meselesi, yalnızca temalardan bir tema değil, bir ana tema. Merkezi bir mesele. Geleneksel çerçevenin dışında kalan kadınları her zaman orospulukla damgalamaya hazır bir dünyanın büyüttüğü bu erkeklerin, kendilerini bu düzenin üzerinde bir bilinçle tanımlayanları bile tam içinden geliyorlar ve çoğu kez boğucu havasında nefes alamaz hale geliyorlar. Hiçbir şeyde anlaşamasalar, kadınlardan “bir orospu için değmez” diye söz etmekte anlaşan bu adamlar, kozlarını başka yerde paylaşıyorlar artık. Eril kötülüğün karataşını parlatıyor Demirkubuz, Engin Günaydın’ın müthiş oyunculuğunda. Nergis Öztürk’ün her bir çizgisini çalıştıran enfes yüzünde, fahişeden azize yaratıyor olması gerektiği gibi, çarmıhını sırtlanıp yavaş yavaş uzaklaşıyor. Acıyı taşımaya, tiksintiyle yüzleşmeye gönüllü yaratıcılar silsilesine yazılarak.

Nazlı Ökten

Tiner, Dörtyüz Darbe, Felaket Henry ve Çocukluk Sıkıntısı

Tinerci mi dindar mı meselesini takip ederken  Michael Moore’un Truffaut’yu andığı bir tweet aklıma getirdi, Dörtyüz Darbe’yi. Aslında ortalığı birbirine katmaktan türetilmiş bir deyimden geliyorsa da,  uslanmaz çocuğa vurulan darbeleri çağrıştırıyor Türkçe’de. Çocukların yola getirilmesi çok mühim mesele. Bunu ne denli incelikli bir biçimde yapıyorsa bir toplum, o kadar uygar sayılıyor. Bu tekniklerin incelikli hale gelmesi süreci de, başlıbaşına bir hikaye. Tarihçi Philippe Ariès L’Enfant et la vie familiale sous l’Ancien Régime’de ziyadesiyle güzel anlatır. Çocuk ölüm oranlarının düşmeye başlaması ve çekirdek ailenin işlevleri çocukluğu bir anlamda toplumsal kategori olarak doğuruyor.

Geleneksel (kabaca kapitalizm öncesi anlamında kullanıyorum) eğitim biçimlerinin değişmesi, dinsel yapıların ve devletin çocuğu ayrıcalıklı bir yeniden-üretim hedefi haline getirmesi, işleri çocuklar için karmaşıklaştırdı. Artık babasının yaptığını ya da annesinin yaptığını yaparak hayatta kalabilen bir çocuktan değil, sürekli değişen koşullara, piyasanın ve müesses nizamın talep ettiği şekillerde uyum sağlaması gereken  biri çocuk.  Dindarlığı, çocukların tinerci olmaması için bir alternatif olarak sunmak aslında dini araçlaştırması açısından oldukça seküler bir bakış. Burada içimi sızlatan başka bir yan var. Parmakla gösterilip işte onlar gibi olmasınlar denen bu çocukların şeytanileştirilmesi, doksanların zorunlu göç politikalarıyla doğrudan ilgiliydi. Bilinir, dünyanın her yerinde son göç dalgasıyla gelen gruplar en çaresiz olanlardır. Doksanlar Türkiye’sinde köyleri zorla boşaltılan ya da hayvancılık gibi geçim kaynakları yok olduğu için göç etmek zorunda kalan yığınlar, büyük kentlerdeki son göç dalgasını oluşturuyorlardı. Son kalan dayanışma bağlarına sığınmaları bile çok görülen bu insanların çocukları, sokağın tehlikelerine en açık olanlardı.  Sosyolojik bir indirgemecilikle doğrudan etiketlemek yanlış olur; ucuz ve tehlikeli madde bağımlılığı bir tek onları vurmuyordu ama en çok onları vuruyordu. Bu çocuklar, inançsızlığın değil, acımasız politikaların kurbanıydılar, bunu hepimiz biliyoruz.

Çocukları yola getirmenin incelikleri demiştik. Felaket Henry serisi kitapları biliyor musunuz bilmem. Gerçekten çok eğlenceli. Yazarı Francesca Simon’la yapılmış bir röportajı dinledim geçenlerde BBC 4 radyoda, Kirsty Young nam pek serin kadının Desert Island Discs programında (bu programın aynı isimli bir benzeri Açık Radyo’daydı, sürüyor mu bilmiyorum). Ivy League (A.B.D’nin en seçkin üniversiteleri)  okullarından mezun, babası senarist, çocukluğu Paris’te Londra’da geçmiş bir Amerikalı, adabı muaşeret kurallarına meydan okuyan bir çocuğun maceralarıyla tüm dünyada milyonlarca kitap satıyor. Her zamanki gibi mesele ironinin kendisinde. Simon, belki de hepimizin yapmak istediği şeyi yaptığı, kurallara göre değil içinden geldiği gibi (bir anlamda İd’inin buyurduğu gibi) davrandığı için seviyoruz Henry’yi diyor. Bir anlamda, tüm bu incelikli eğitim akıntısına karşı yüzdüğü için makbul Felaket Henry. Başka bir açıdan bakarsanız, tersinden öğretiyoruz çocuklara nasıl davranılması gerektiğini, öyle davranmayana gülerek. Bir toplumda yaşamanın gerektirdiği ikiyüzlülükleri öğrenmek, bunlarla yüzleşmek çocuklar için de ergenler için de zaten başlıbaşına bir sıkıntı. Şanssız doğanlar şiddetin, yoksulluğun korkunç  yüzleriyle boğuşmak zorundalar. İşimiz onları parmakla gösterip ne fena demek değil, sorumluluktan payımıza düşenle yüzleşmek.

Nazlı Ökten

Çalıkuşu: Türkçe Kadının Tensel Eğitimi

2003 yılında altkitap’ta yayınlanan “Keyfî seçilmiş kitaplar için yayınlanmamış önsözler”den oluşan  Bir Kitabın Eşiğinde,  içinde bir sürü nefis yazıyla orada herkesin erişimine açık,  duruyor gerçi ama bu yazıyı da bloga koymak istedim. Çalıkuşu için yazılmış bir önsöz bu. Bugün olsa daha acımasız davranırdım belki hem Çalıkuşu’na, hem Reşat Nuri’ye, hem de Cumhuriyet’e ama bu yazı bir tür şapka çıkarıp selamlama gibi olmuş.

Türkçe Kadın: Çalıkuşu

Kadın mı doğulur, kadın mı olunur? Kadınlık, biyolojik kaynaklı bir öz müdür yoksa toplumsal olarak öğrenilebilir bir davranış kodları bütünü, bir varoluş şekli mi? Her makul yaklaşım gibi, ikisi de cevabına meyledilebilir kuşkusuz. İkici karşıtlıkların sınırlılığından haklı olarak kaçılabilir. Başlangıç verilerinin dondurulmuş kaderci zorunluluklar olarak sunulmasına isyan edilebilir. Kadın olma halleri olduğu kadar kadınlığı öğrenme biçimleri de vardır çünkü. Çalıkuşu, Türk kadınlarının okul yüzü görmüş kesimlerinin “kadın olma biçimini” en çok etkilemiş eser olarak çıkar karşımıza. Bir erkeğin yarattığı bu kadının, Cumhuriyet projesinin tahayyül evreninin en kalıcı figürlerinden biri olduğu açıktır. Benim gibi pek çok kadın da Türkçe kadınlığı ondan öğrenmiş ve yaşatmıştır eminim. Kendisi olabilmek için kaçıp gitmeyi, başka bir hayatı başka bir yerde kurmayı hayal edebildiyse Feride, bunu mümkün kılan anlayış, yerleşmemiş de olsa kadının da bir birey olabileceği düşüncesidir. Reşat Nuri, Çalıkuşu’yla Cumhuriyet kadınına Odisesini armağan eder. Kahramanın yolculuğuna hak kazanmıştır kadın. Evinden uzaklaşabilecek ama oraya geri dönebilecek, dönüşecek ama kendisini bulacaktır. Annesiz bir çocuktur Feride: Türkiye Cumhuriyetinin çocuğudur,  geleneğinin değil. Babası bir asker olarak, o dönemin modernleşme projesine en açık kanadındadır. Onu rahibelerin kucağına teslim ederken, kızı için iyi bir eğitimin ne anlama gelebileceğinin farkındadır.

Çalıkuşu Yeşilçam'da

Çalıkuşu’nun haylazlığı, her halükarda kadınların -ister teyzelerin ister rahibelerin- temsil ettiği bir düzenlilik evreninin içine sığmayan bir yaşam enerjisinin göstergesidir. Kendi kendisiyle ne yapacağını, kendisini nereye koyacağını bilemez Feride; öksüzdür ama kimsesiz değildir; çevresi kalabalıktır ama yalnızdır; gururludur ama minnet borçludur. Kâmuran’ı küçümsemekten başka çaresi yoktur sanki, çünkü onun hakim olduğu hazlar ve hisler dünyasının dilini bilmemekte, kendisini dilsiz bir çocuk gibi hissetmektedir. Kâmuran’ı efemine bulmasının ama yine de ona doğru çekilmesinin nedeni, onun kadınlığa yakın sayılan iç dünyanın, özel alanın diline hakim olmasıdır.Tensel eğitimi yoktur Feride’nin ve libidosu sınıflardan ağaçlara, fondan kutularından kolanlı salıncaklara, oradan oraya savrulur. Hazzın dilini bilmez ve yaklaştığında paniğe kapılır. Fondanların ağızda eriyişinin yarattığı histen korkar ve onu tüm sınıfla paylaşarak suçunu hafifletir; Kâmuran ile kolanlı salıncakta giriştiği mücadele, histerinin gözyaşlarıyla sonuçlanır çünkü artık yenilgisini kabul etmek zorundadır. Mesele, Kâmuran’ın ondan daha cesur olduğunu ispatındadır kuşkusuz ama salıncaktan düşmek konusunda değil; giderek hızlanan temposu ve ikisinin de kan dolaşımlarını hızlandırarak ter içinde bırakan heyecanı, açıkça cinsel ilişkiyi çağrıştırmaktadır. Kadın, bunu bir yenilgi olarak yaşamaya mahkumdur, arzusunu eş derecede özgürlük ya da sınırlılıkla ifade edemediği sürece. Çünkü iyi kadınlar “bunu” öyle uluorta arzu etmezler, iyi kadınlar “bundan” kaçarlar ve kime yakalanacaklarını iyi hesaplamak zorundadırlar. Sonunda pes ettiklerinde bir de rakip kadınların varlığı olasılığı, dayanılmaz bir düş kırıklığının yanı sıra, zedelenmiş bir gurura da yol açar.

 

 

 

Gurur benliktir; benliğin, sınırları ihlal edildiğinde can acıtacak, tecavüze uğrayacak alanlarıdır. Feride’nin acısını ifade edebilecek tek şansı, gururuna sığınmaktır ki bu gurur bile ailenin diğer üyeleri tarafından “yersiz” olarak algılanacaktır. Üstelik Kâmuran, ailenin içindendir, Feride, kime kaçsa teslim edilecektir. Anadolu, o karanlık ve bilinmez mekan, kendisini ezik hissetmeyeceği tek seçenek olarak onu bekler. Yerine varamamış arzularını yüceltecektir Feride. Klasik Freudyen bakış açısıyla cinsel isteklerini bastırıp yüceleştirecektir, bir idealin ortak enerjisinin içine katacaktır libidosunu. Meşrulaşacaktır. Ama kadınlık, hiç peşini bırakmayacaktır. Ne köylülerin yalnız bir kadına kuşkuyla bakan gözlerinden, ne İstanbullu hanımların onu istihzalı bir merhametle andıkları sözlerinden kurtulamayacaktır. İki kişi bekler onu korumak için yolunda: doğurmadığı bir çocuk ve sevişmediği bir koca. Feride, kendine sahip kalmak için kadınlığını kurban etmek zorundadır. Ama Gülbeşeker’in yanaklarındaki o boyasız pembelik, libidosunun öyle kolay ölmeyeceğini hatırlatarak umut verir bize. Bir kere Feride, sahici bir güzeldir. Daha doğrusu,  sahici bir güzelliğin kadının değerini tanımlayan koşullardan biri olduğu hatırlatılır bize. Zeyniler Köyü’nün karanlığında, mezarlık ve ölümle tanımlanmış dünyasında Feride varlığıyla ışıldar. O zamana dek kadınlığını reddederek ağaçlarda çalıkuşunu oynayan Feride, istese de istemese de kadınlığıyla yüzleştirilir: o istese de istemese de gülbeşekerdir. Gül ve bülbül, divan edebiyatında aşkın en klasik simgeleridir. Gül yapraklarından elde edilen bir tatlıyla, kısacası yenilebilir bir şeyle özdeşleştirilmesi canını acıtır. Utanç vericidir, bahçedeki gül olarak değil, tabaktaki gül tatlısı olarak görülmek. Nihayetinde sahipsiz sayılır. Attığı her adımda karşısına çıkan kadınlık sınırını ihlal etmek için başvurduğu geçici çözümler gerçek olsalardı Kâmuran’a dönemeyeceğini biliriz.

Eğer gerçek bir evlilik geçirseydi, aşkına yeniden kavuşmaya hakkı olacak mıydı? Eğer gerçekten bir çocuk doğurmuş olsaydı Kâmuran Gülbeşeker’i ne denli sevdiğini ona yine fısıldayacak mıydı? Bir baba figürü olan gölge koca Doktor Hayrullah, son nefesinde talep etmeseydi Feride’nin İstanbul’a dönüp teyzesine gidecek gücü olacak mıydı? Sorular ne kadar çoğaltılırsa çoğaltılsın Feride, kendi macerasını yaşamaya cesaret eden kadının Cumhuriyet için arketipi olarak yerleşmiştir zihin haritamızda. Güzelliği, enerjisi, zekası, cesareti,masumiyeti, neşesi, kısacası onu özenilir kılan her şey, başına iş açacaktır. “Fazla” gelecektir gittiği yerlere; İstanbul konaklarının bahçelerinde, rahibe okullarının merdivenlerinde hoşgörüyle karışık azarlanan Feride, Anadolu’nun kasaba ve köylerinde taşra sıkıntısının boy hedefi haline gelecektir. Ait olduğu mekânlardan çıkar çıkmaz tehlikededir kadın. Kendisini koruyacak bir şeylere ihtiyacı vardır, sahte bir koca, yetim bir çocuk…Feride, başına gelenler yüzünden mazlum konumunda olsa da gittiği her yerde arzulanıp istenen bir kadın olması, onunla özdeşleşme hislerimizi çoğaltır.

Reşat Nuri

Reşat Nuri, tüm bu olumlu özelliklerle donattığı kadından, “hanım hanımcıklığı” almıştır. Ondan esirgediği bu özellik, bir iyi aile kızının sahip olması gerekenler arasında en önemlilerinden biridir. Reşat Nuri, şefkatli bir baba gibi, Cumhuriyet’in kızını ayrıcalıklı bir yere oturtur, diğer kadınlar için geçerli olan sınırlamalardan ayrı tutar. Evet, Anadolu’ya gidişi aslında aşktan kaçmak içindir; evet idealleri için ardında bıraktığı aşığı kendisine sadık biri olsaydı daha bir “kahraman” olurdu; evet arzularını yüceleştirdi; evet dönüp dolaşıp Gülbeşeker olmayı kabul etti; evet gittiği yeri ona işaret eden parmak, babası Cumhuriyet’in parmağıydı ama Feride, kendisine gösterilen yerde durmayı reddederek, kendi macerasının kahramanı olmayı becerdi. İşte bu yüzden, Türkiye’de kadınlar hâlâ onun kanat seslerine kulak veriyor, onun arzuyla kızaran yanakları hâlâ çoğumuza heyecan veriyor.

Nazlı Ökten

Ayfer Tunç’tan Angelopoulos’a Veda

Angelopoulos’un ölümü, tanıdığım iki esaslı kadın için herkesten farklı bir hüzün getirdi. Bunlardan biri, yakın zamanda İstanbul Psikanaliz Derneği’nin davetlisi olarak onu İstanbul’da ağırlamaya hazırlanan Ayça Gürdal, diğeri ise son aylarda tüm filmlerini yeni baştan izleyen, Ayfer Tunç. Ondan Angelopoulos için bir yazı yazmasını istediğimde beni kırmadı, bloga misafir oldu. Yazıyı gönderirken “bir tür zırlama yazısı oldu”  diye dalgasını geçti ama her zaman yaptığı gibi, en sade, en çıplak yerinden meselenin kalbini avuçlarına aldı.  

“Ey Selim!”

Ayfer Tunç

 

Bir yazarı okumaya değer bulmuşsam, ulaşabildiğim bütün kitaplarını okuyorum. Yazmış olduğu her harfi okuduğum, yazacaklarını hasretle beklediğim yazarlarım var. Sinemada da bu türden bir seyirciyim. Festivallere gitmiyorum, rastgele film seyretmiyorum, vizyon filmlerine itibar etmek içimden gelmiyor. Ama bir yönetmeni seyretmeye değer bulmuşsam çektiği her kareyi seyredebilmek istiyorum.

Çok geç tanışmış olsam da Angelopoulos benim için böyle bir yönetmendi. 90’lı yıllardı sanırım, Ulysses’in Bakışı vizyona girdiğinde, ne olduğunu bilmediğim bir şey beni filme çekti. Nadiren yaptığım bir şeyi yaptım, sinemaya gittim ve iliklerime kadar sarsılmış bir halde çıktım. Bu şahane filmin pek çok sahnesi günlerce gözümün önünden gitmedi. Hele yakınlarını/yurdunu aramak için yollara düşen yaşlı kadının sınırda arabadan indiği ve geniş bir meydanın ortasında ufacık kaldığı sahne günlerce içimi yaktı.

O tarihte Ulysses’in Bakışı’nın pek de beğeniyle karşılanmadığını gayet iyi hatırlıyorum, en azından benim çevremde. Hatta beğenilerine (nedense) güvendiğim birkaç kişi sıkıntıdan patladıklarını, sinemanın sinema olalı böyle eziyet görmediğini söylediler. Hayretler içinde kaldım. Sırf o sahne, o yurtsuz kalmış yaşlı kadının çaresizliği bile benim için bu filmi başyapıt düzeyine yükseltmişti. Filmin tek bir saniyesi bile bana uzun gelmemişti.

Aradan yıllar geçti, sinemayla bir türlü istediğim ilişkiyi kuramadım. Nihayet DVD seyretme şansına sahip olduğumuz, istediğimiz filmi istediğimiz zaman seyredebileceğimiz bir çağ geldi. Sevdiğim bir yönetmenin ulaşabildiğim her karesini seyretme zevkini ilk Ingmar Bergman’la tattım. Bergman’ın yirmiden fazla filmini birkaç ay içinde seyrettim. Aralıklı olarak seyredilmesi halinde alınması mümkün olmayan bir lezzetti bu. Araya başka film koymadan seyredildiğinde olağanüstü bir sanatsal dünya beliriyor, bir filmde net olmayan temalar veya göndermeler berraklaşıyor, her bir film daha da anlaşılır hale geliyor, lezzeti bir kat daha artıyordu.

Ulysses’in Bakışı içimde kalmıştı ya, hatırlamaya doyamamıştım, bu nedenle ikinci yönetmenim Angelopoulos oldu. Önce Ulysses’in Bakışı’nı ikinci kez izledim, hatırladığım yaşlı kadın sahnesinin hafızamdaki gibi olmadığını, yıllar içinde sahneyi değiştirmiş olduğumu farkettim, daha iyi veya daha kötü değildi, sadece farklıydı, ama özü aynıydı, aynı acı, çaresizlik ve yurt nedir, hayat nedir, insan nedir soruları.

Ardından Sonsuzluk ve Bir Gün’ü izledim. Bu kez beni başka bir yerden çok fena yakaladı. Film seyrederken kolay kolay ağlamadığım halde, “Ey Selim!” sahnesinde gözyaşlarımdan filmi göremez oldum. Ölümcül hasta olduğunu öğrenen ve hastaneye yatmadan önceki son gününü yedi-sekiz yaşlarında, kimsesiz, Arnavut göçmeni bir çocukla geçiren Alexander’ın hikayesiydi. Ey Selim! diye adlandırdığım sahnede Arnavut çocuk ve birkaç arkadaşı kendileriyle aynı kadere sahip ama onlardan daha talihsiz olarak öldürülmüş arkadaşlarına simgesel bir cenaze töreni yapıyorlardı. Bir kaba inşaatın orta yerinde yanan bir ateşin çevresine dizilmişlerdi ve film boyunca içimi yakan Arnavut çocuk “Ey Selim!” diye başlayan bir ağıt yakıyordu arkadaşının ardından. Hala içim burkuluyor, her hatırladığımda dünyaya, çöken insanlığa, burnumuzun dibinde veya gözlerimizin önünde her an yaşanan bu modern çağ vahşetine lanet ediyorum.

Sonra Kitara’ya Yolculuk, Arıcı, Puslu Manzaralar, Leyleğin Geciken Adımı, Ağlayan Çayır ve Zamanın Tozu’nu izledim. Pek çok filminde bir kadının adının Eleni, bir adamın adının Spyros olduğunu farkettim. Her birinin hikayesi farklıydı belki ama hepsinin temeldeki acısı aynıydı ve bu acıyla ta ciğerden ve özlemle Ellleniii! deyişleri kalp sızlatıyordu.

Hemen her filminde bir nehrin iki yakası oluşunu Balkanlı oluşuna da, kavuşamamayı bir insanlık durumu olarak işlemesine de, bizi ayıran nehirlere de yordum. Her filminde gönderme yaptığı mitolojiyi bilerek değil, sezgiyle sevdim.

Zamanın Tozu’nda filmin bir yerinden bir gelin çıkmayışına, (yoksa çıkıyor muydu?) bir düğün sahnesi olmayışına şaşırdım. Angelopoulos’un hemen her filminde hayatı, başlangıcı, mutluluğu ve aşkı imleyen bir düğün sahnesi vardır. Her filminde bir gidiş acısı, gidemeyenin acısı, gidişin kaçınılmazlığının acısı vardır. Her filminde insanlık onuru en büyük değerdir. Her filminde yurtsuzluğun, politik veya değil bir çeşit sürgün olmanın ve vahşetle dolu bir tarihin acısı damla damla bir özsu olarak sızar. Angelopoulos’u çağının büyük yönetmenlerinden biri yapan, bu derin insanlık acısını, içimizdeki sıvı altına dönüştürmesidir. Katlanamayacağımız için görmezden gelmek istediğimiz acı onda sanatın acımasız ama hazla donanmış diline dönüşür, artık görmekten kaçamayız. Biliriz, acı orada, yakınımızda bir yerdedir ve gerisi vicdanımıza kalmıştır.

Zamanın Tozu’nu birkaç hafta önce ikinci kez seyretmiştim, beni blogunda konuk eden Nazlı’yla birlikte. Filmin afişinde ayrıca hayat bulan üç kanatlı melek hakkında, Angelopoulos’un içimize işleyen melankolisi ve mitolojisi hakkında uzun uzun konuşmuştuk.

Son filmi Öteki Deniz’i çekerken bu dünyadan göçmesinde, yarattığı aleme yakışan bir trajedi buluyorum, böyle düşündüğüm için kendime kızıyorum.

İlk filmlerinden biri olan 1936’nın Günleri elimin altında, ama seyretmeye elim gitmiyor. Onu da seyredersem bitecek diye korkuyorum.

Suçu Anneye Yükle!

Neriman the one and only

Şu sıralar 30-40 yaşlarında olanlarımızın babalarının hayallerini süsleyen kadınlar, ince belli, geniş kalçalı, uzun boylu, dik bakışlı kadınlar… Girdikleri yerde başları kendilerine çevirten, bir bakanı bir kez daha baktıran, bu dünyada kayda değer bir yer kaplayan kadınlar, erkeklerin hem arzulayıp hem ürktüğü kadınlar… Her erkeğin ‘taşıyamayacağı’, her kadının kıskanacağı kadınlar. Siyah beyaz hayalleri süsleyen, büyük göğüslerine başını saklayıp kaybolma arzusu veren kadınlar.

Neriman Köksal bunlardan biriydi kuşkusuz. Az proteinle beslenmiş, kavruk bir kuşağın erkeklerinde tüm perdeyi kaplayan, korkularıyla arzularını aynı anda çağıran bu kadınlar ‘kötü’ olmaya mahkum gibidirler. Buram buram cinsellik kokmadan varolamayan bu kadınlar, bu yanlarıyla meleksiliğe aday olamayacaklarına göre bastırılmış arzuların açığa çıkmış nesnesi olarak birer hedef tahtası gibidirler. Mekanda fazla yer kaplaması, fazla gülüp fazla konuşması, kısacası dikkati kendisine çekmesi neredeyse yasak olan kadınların tüm bunları yapmasına izin verecek tek şey erkeklerin arzularının nesnesi haline gelmektir.

Koyu bir Neriman Köksal hayranı olduğunu her fırsatta belirten Sakıp Sabancı, onun cenazesinde bile ‘geniş balkonlarından” söz etmekte bir sakınca görmemişti doğrusu. Yaşlanıp ölmüş bir kadının artık cinsel nesne olarak değil sevimli ve muzır bir hatıra olarak kalacağını hatırlatmak ister gibi, ya da ‘zenginle delinin yaptığına akıl sır ermez’ dedirten atasözünün hoşgörüsüne saklanarak.

Perdeye savrulmuş yoğun sigara dumanının ardından delici bakışlarla bakan gözleri, kayıp bir hülyanın güçsüz ve cılız kollarını değil, ne istediğini bilen gerçeğin kuvvetle bilenmiş sarmaşıklarını andırır. Bu beden, kadını üremeye ve çoğalmaya yönelik bir makine haline getirdiği ölçüde hapseder; bastırılıp sindirilmeye çalışılan kadın bedenlerini mekânın merkezine koyduğu oranda özgürleştirir. Vamp kadın, cinsel nesneliğin hapishanesi olduğu kadar, edilgenliğin kırıldığı sınırsız bahçedir de. Vampir kadındır; erkeğin kanını emer, onu enerjisinden yoksun kılar ve bir hayalete çevirir. Doğuran, hayat veren rahmin ıssız karanlığı, erkeği her an yutmaya, verdiği yaşamı geri almaya hazır bir kara deliktir. Ölüm ve cinsellik, Eros ve Thanatos hep elele yürüyen iki kardeş, vamp kadının iki omzundaki iki melek.

90lı yılların sonunda, Eyes Wide Shut, Nicole Kidman’ın incecik vücudunu aynanın karşısında hayranlıkla seyrederken kendisini dönüp vurmuş bumerang arzusuyla sıvanmıştır. Tom Cruise ile birlikte yaptıkları varsayılan çocuk, burnunun ucundaki gözlüğü gibi bir aksesuardır adeta, o çocuğun ondan çıktığına inanmak için bin şahit gerekir. Kubrick zaten bu filmde bizi hiçbir şeye inandırmaya çaba göstermeyecek kadar gevşek bir olay örgüsü sunmuştur, bir sürü mantıksal boşluk bırakarak. Belki o da ölümün yaklaştığını ve işin anlamsızlaştığını sezerek. Ey dünya gidiyorum; sizi alışveriş merkezleri dışında nefes alamayan bir kuşakla bırakarak. Büyük hedefler sona ermiş, tüketmek kendisini tüketmek üzeredir.

Gilda olarak Rita

Oysa 50li yılların seksi kadınları kocaman göğüsleri ve geniş kalçalarıyla arzuları yayından çıkmış bir ok gibi fırlatırlar. II. Dünya Savaşı sona ermiş, baby boom, bebek patlaması dünyayı sarmış, ekonomiler canlanmış, üretim artmıştır; kanlı canlı, bir hedefe yöneldiğine inanmış bir dünyanın kadınlarıdır onlar. Neriman Köksal işte bu kadınlardan biridir. Rita Hayworth, Gilda’nın o ünlü sahnesinde kendisinden geçmişcesine şarkı söyler: “Put the blame on mame, boy”, suçu anneye yükle çocuk… Çocukken Rita Hayworth’un uzun eldivenini kolundan savuruşuna, saçlarını şehvetle geriye atışına bakarak doğrudan bir meşk şarkısı sandığım şarkının sözlerini sonradan öğrendiğimde şaşırdım. San Fransisco depreminden sonra herkes tabiat anayı suçladı diyordu şarkı. Bir depremle kendisine duyulan güveni sonsuz korkuya çevirecek toprak elbette ki bir kadındı, bir anneydi. Glenn Ford’un şarkının bitiminde ona attığı tokat, herkesi baştan çıkaracak hareketlerinin çağrıştırdığı güvensizliğin öcüydü tabii. Toprak ana gibi kendisinden beklenmeyeni yapmıştı kadın, cezasını bulmalıydı; “suçu anneye at çocuk, suçu anneye at…”
Ana tanrıçanın vatanı Anadolu yıllardır sallanıyor, kendisine duyulan güveni tuzla buz ederek; Neriman Köksal, o geniş kalçaları bereketli ama bir o kadar ürkütücü kadın, hasta yatağında onu yaşayacağına ikna etmeye çalışanlara artık ölmek istiyorum diyordu, artık yeter. Zamanının bittiğini biliyordu, bir daha geri gelmemek üzere.
Suçu anneye at çocuk, suçu anneye at…

Nazlı Ökten

Acı Hissediyorum Öyleyse Yaşıyorum

Brad Pitt ve Edward Norton İleri Oyunculuk Teknikleri 501

İlk kural hiç kimseye Dövüş Kulübünden söz etmemek; ikinci kural Dövüş Kulübünden hiç kimseye söz etmemek. İlk kuralı bozuyorum. İkinci kuralı bozuyorum.İlk seyredişimde bir eşcinsellik hikayesi okuyorum ikinci seyredişimde bir hayali arkadaş hikayesi. Alçaklar, kurgu baş döndürücü.İlk hikaye: terli erkek bedenleri arzunun sona erişini kutlarcasına şiddetle birbirlerine çarpıyorlar, daha sonra birbirlerine minnetle sarılarak. Dokunulursa kirlenilecek karşı cins ve ancak şiddetle birbirlerine dokunabilecek olan hemcins. Erkeklerle dost olup kadınları beceren bir ikon ve mağarasındaki penguenden başka dostu olmayıp ikonuna hayran bir çelimsiz, dudaklarından düşürmediği sigarasından başka tutunacak şeyi kalmamış bir bez bebek.

İkinci hikaye: olaylar on yaşındaki çocuklar arasında geçmektedir. Kızlarla erkekler birbirlerini bir yandan çeker bir yandan iter. Bir çizgi roman dünyasında hayal arkadaşı kusursuz bir karateci olan kahramanımız aşık olduğu kızı etkilemek için dünyayı değiştirmeye karar verir.

İki hikayeyi birbirine karıştırıyorum. Kahramanımız “eskiden tuvalette porno dergilere bakardık şimdi mobilya kataloglarını karıştırıyoruz” diyor (Filmde kullanılan IKEA markası Avrupa’da da genç, kentli okumuş, meslek sahibi bir kesimin künyesinde yazılıdır. Çok da pahalı olmayan akıllı ve seçkin bir tasarımı erişilebilir kılar. Özellikle de pop star olamayanlar için! ). Bir televizyon programı “eğer siz de kendi tarzınızı yaratmakla ilgileniyorsanız programımızla bir sonraki randevunuzu kaçırmayın” diyor. Kendi kendimiz olmak için bir çabaya ihtiyacımız olduğu kesin. Elbette ki kişilik, doğal bir veri değil, kurulmuş, inşa edilmiş bir bütünlüktür (ya da parçalanmışlıktır). Ama bunu düşüncelerimiz, yaşama deneyimlerimiz ve duygulanımlarımızla değil, parasını verip aldığımız bir nesneyle yapmamızı öneren bir dünya ile yüzyüzeysek, onun, çağrısı/saldırısı karşısında, tehditi altındaysak çıkışımız ne olabilir?

Fight Ikea

“Hiç birşey bulamazsan kapitalizm eleştirisi yaparsın”. Adam böyle deyince yüzüne şöyle bir baktım, haklıydı, kapitalizmi eleştirmekten kolayı yoktu muhalif olmak için. Zoru neydi peki? Sanırım işleyişinin mekanizmalarını ortaya dökerek arzuladıklarımızla arzulattırıldıklarımız arasındaki farkı göstermek. Nihayetinde anarşist ve muhafazakar bir finalle bağlansa da Dövüş Kulübünü sıkı bir tüketim toplumu eleştirisini başaranın yine bu toplumun ideolojik kabelerinden Hollywood (kutsal orman-yeşilçam…hayal tacirlerinin ağaçlarla alıp veremediği nedir acaba?) olmasından dolayı dudaklarımı kemirerek izledim. Brad Pitt gibi bir Hollywood ikonunun bu tür bir eleştiri içinde yer alması, bir pop-star gibi deri ceketler ve fırlama hallerle ortalarda gezinmesi önce beni yabancılaştırdıysa da final herşeyi açıkladı. Calvin ve Hobbes, Süpermen ve Clark Kent neyse bu ikisi de öyleydi.

Sadomazoşizmin ayak seslerini zaten uzunca bir süredir duyuyorduk. İnsanların bireyliklerini aşılmaz duvarlarla korudukları ve bu duvarlardan içeri yalnızca nesneleri soktukları bir yaşam tarzında okşamak inandırıcılığını yitirir ve “ötekinin” sınırlarını aşamaz, oysa yumruklar, dişler eti delip geçerek açtıkları yaralarla gerçek bir deneyimi paylaştırıp kanı kana karıştırırlar. Kontrol, disiplin, sınırlama üzerine kurulu bir toplumsal yaşantıda hazzı saklandığı yerden çıkarmak giderek zorlaşır. Bizim gibi arzunun, iştahın, cinsler arasındaki heyecanın henüz tükenmediği toplumlarda bile hissedilmeye başlanılan bir yalnızlıktan çıkmak, sıkı bir sarsıntı gerektirmeye başlar.

Hollywood böylesi sıkı bir eleştiriyi kaldırabiliyorsa bu sadece, soğuk savaşın kesin sonuyla her türlü meydan okumaya küstahça dudak bükecek bir şatonun ideolojik kalkanı olduğundan değildir. Filmin sonunda kitleselleşen her hareketin toplu bir çılgınlığa dönüşeceği, insanüstü bir kahraman tarafından da yönlendirilseler alt sınıfların aptallıklarından kurtulamayacakları gözlerimizin önüne serilir. Amerikan aşırı sağının ve solunun birleştiği imha anarşizminin ancak çocuksu bir çıkışsızlıkla sonuçlanabileceği fısıldanırken, havaya uçan gökdelenlerin romantizmi görsel bir şıklık olarak yerine yerleşir. Ama bunu bilmek, seyrettiğimiz nefis kurgudan, deli bal lezzetindeki karakterlerin çocuksu yanlarımızı kaşımasından aldığımız hazzı engellemez. Dövüş Kulübü insana kolay unutamayacağı bir yumruk atıyor, bu doğru; bakalım gözümüzdeki morluk geçince nasıl hissedeceğiz?

Şunu hayal edelim: Dövüş Kulübünün bombalarının hayal dünyasında yaptığını önümüzdeki yılın sıfırları yaparsa yani bizi köle kılan sistemler çökerse insanlık tarihi yeni bir aşamaya girer mi? Çok değil, birkaç yüzyıl sonra tarih kitapları, şu ikibin yıldan “insanlığın karanlık çağı” olarak sözedebilirler mi? Yoksa Tyler Durden’ın yatakta yatan dostuna mırıldandığı gibi çocuklarımız gökdelenlerdeki sarmaşıklara tırmanıp otoyol boyunca geyik eti mi dizerler?

 
Nazlı Ökten
 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 1,730 other followers

%d bloggers like this: