ÇEVİRMENİN “BURDİYÖ” İÇİN NOTU II


Düşünümsel Sosyolojiye Davet

PİERRE BOURDIEU – LOÏC WACQUANT

2001-2016 yılları arasında İletişim Yayınları’ndan Düşünümsel Antropoloji İçin Cevaplar adıyla çıkan kitabın genişletilmiş ve gözden geçirilmiş baskısı için yazdığım sunuşu buraya da iliştirmek istedim. Bu yeni baskının editörü Melike Işık Durmaz’a da ve bazı yeni bölümlerin düzeltmelerine katkıları nedeniyle eski öğrencim yeni meslektaşım Şeyda Sevde Tunçbilek’e teşekkürlerimle.

2002 yılında Pierre Bourdieu’nün vefatını öğrendiğim sırada, Düşünümsel Bir Antropoloji için Cevaplar’ın çevirisi üzerinde çalışıyordum. 1995 yılında arkadaşlarımla birlikte çıkardığımız Hayalet Gemi dergisi için “Spor Sosyolojisi Notları” ve “Zevk Sosyolojisi Notları” başlığıyla iki kısa çeviri yapmıştım ancak Toplumbilim Sorunları başlıklı derlemede yer alan bu metinler, daha ziyade akademik alanın dışına hitaben yazılmış olmaları nedeniyle, bilimsel terminolojisinin ağır ve kimi zaman katı kullanımından farklı bir üslup içeriyorlardı.  

Yayınevinden arayıp Bourdieu’yle ilgili bir yazı istediklerinde önce bocalamıştım. Hakkında kapsamlı bir derleme (Ocak ve Zanaat) ve bazı çeviriler yayınlanmıştı, ancak ismi ülkemizde henüz yeni yeni duyuluyordu. Bu gecikmiş tanınırlık benim açımdan şaşırtıcı değildi. Doksanlı yılların ortasında siyaset sosyolojisi yüksek lisansı için Sorbonne’a gittiğimde Pierre Bourdieu ismini hocalarımın ağzından yalnızca bir kez duymuştum, o da ders arasında “Canım bu Bourdieu de çok abartılıyor” minvalinde bir yakınmayla. Bourdieu’nün Collège de France gibi Fransa’nın entelektüel hayatının nihai zirvesi sayılacak bir konuma eriştikten sonra bile kendi ülkesinde kabul görmeyişi, bizim ülkemize de ancak Amerika Birleşik Devletleri’ndeki üniversitelerde sosyal bilimler eğitiminin kaçınılmaz bir parçası haline geldikten sonra tanınmasına neden olan etkenlerden biriydi.  

2007 yılında Karşı Sanat’ta Fondation Pierre Bourdieu işbirliği ile 2 Mayıs – 2 Haziran 2007 tarihleri arasında ’’Pierre Bourdieu: Cezayir’de. Köksüzleşmenin Tanıklığı’’ isimli fotoğraf sergisi vesilesiyle, İTÜ İnsan ve Toplum Bilimleri ve Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü ortaklığında, Ocak ve Zanaat derlemesinin yazarlarının da katkılarıyla, Bourdieu’nün sosyolojik çalışmalarını merkeze alan iki uluslararası konferans düzenledik. Bu konferansların ilki, “Pierre Bourdieu: Sosyal Bilimlerde Açılımlar” başlığıyla 3-5 Mayıs tarihlerinde İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Maçka Kampüsü’nde düzenlenmişti. Dinleyici kitlesinin bizi şaşırtan kalabalığı, artık Bourdieu düşüncesinin kaçınılmaz bir referans oluşturmaya başladığının bir göstergesiydi. “Tahakkümün Çoğul Yüzleri: Bourdieu Sosyolojisi” başlıklı ikinci konferansa ise, Loïc Wacquant ve Bourdieu yaşarken onun da teşvikiyle düşüncesini konu alan ilk kitabı yazan Louis Pinto katılmıştı. Galatasaray Üniversitesi’nde 18 Mayıs 2007 tarihinde düzenlediğimiz bu konferans da yoğun bir ilgiyle karşılandı.  Bu sıradaki sohbetlerimiz esnasında Bourdieu ve Loïc Wacquant’ın, Durkheim ve Mauss’a referansla birbirlerine amca ve yeğen olarak takıldıklarını öğrenmiştim. Loïc Wacquant için Bourdieu düşüncesinin çeviri, aktarım ve yorum sırasında “zayi”  olabilecek veçhelerine dikkat çekmek, altını çizmek neredeyse bir görev gibiydi. Çünkü kendisinin de inandığı sosyal bilim ilkelerinin dinamiği açısından sürekli bir tür ince ayarın sağlanması şarttı. Kitaba eklediği yeni bölümlerde bu çaba gün gibi ortada. Özellikle yüksek lisans ve doktora öğrencileri için, Bourdieu’nün asıl eserlerinin dilindeki bilinçli karmaşıklığa ilaç olacak bir tür yol haritası gibi kullanılacağına eminim.

Cevaplar’dan sonra Bir Pratik Teorisi için Taslak ve Homo Academicus gibi eserlerini çevirirken bu bilinçli karmaşıklığın düğümlerini çözmenin ne derece önemli olduğuna şahit oldum. Öğrencilerim Bourdieu okumaya ilk başladıklarında onları cesaretlendirmek için şöyle söylerim: bazı kitaplar kolay okunur ve bittikten sonra unutulur ama Bourdieu’nün yazısı okuyucuyu adeta bir pentatlona çağırır, dilin içinde kimi zaman koşmanız, kimi zaman yüzmeniz, kimi zaman bisiklete binmeniz gerekir ama bitirdiğinizde düşüncenin pratik becerilerine siz de şaşar ve metinle mücadelenizden başkalaşmış olarak çıkarsınız.  Bu kitabın ilk versiyonunu çevirmeyi bitirdiğimde, sadece sosyal bilimlere bakışım değil, akademik dünyanın bütününe bakışım da değişmişti. Hem Bourdieu’nün hem  Loïc Wacquant’ın doğrudan ve kati yaklaşımlarının, kılı kırk yaran titizliklerinin hakkını verebilmek için çok çabaladığımı hatırlıyorum. Geriye dönüp baktığımda Işık Ergüden’in editörlük çabalarının da kimi yerlerde dili zorlayan ifadeleri daha anlaşılır kılmaya yönelik katkılarının da hakkını vermeliyim. Ancak elinizdeki baskı, sadece yazarlardan birinin, Loïc Wacquant’ın yeni katkılarıyla değil, aynı zamanda Türkçe’de Bourdieu sosyolojisi açısından yerleşen terminolojiyi de göz önüne alarak yenilenmesi açısından da farklılıklar içeriyor. O dönem agent kavramını karşılamak için kullanılan eyleyen/eyleyici yerine failin, mekân olarak karşılanmış espace için uzamın kullanılması gibi terminolojik değişiklikler, karşılaştırmalı okuma yapmak isteyenler için göz önünde bulundurulmalı. Söyleşi ve konferans bölümlerine eklenen dipnotlar ve kaynakçanın metni hantallaştırdığı düşünülebilirse de gerek tematik gerek metodolojik olarak son derece aydınlatıcı oldukları görülecektir. Bourdieu gibi Loïc Wacquant’ın da muradı olan davet,  “Bourdieu’cü” bir sosyoloji yapmaya değil, bütünleşmiş, ilişkisel ve analitik bir sosyal bilimler için kolektif bir düşünüme katkıda bulunmaya yönelik olarak görülmelidir.

“Dil, doğallaştırılan, dolayısıyla göz ardı edilen, bilinçdışı inşa araçları olarak işlev gören, muazzam bir ön-kabuller deposudur aslında” diyor Bourdieu. Kitabın dili sizi her zorladığında bunu ön-kabullerinizi sorgulamak için bir fırsat olarak görmeniz umuduyla, iyi okumalar.

                                                                                              Nazlı Ökten

Yazmak ve Söylemek: Korona günlerinden devam

Akademik makale, genelde okuru çok sınırlı uzmanlaşmış dergilerde yayınladığımız, kongrelerde, sempozyumlarda paylaştığımız, aylarca süren uğraşın bazen sessizlikte yankılandığını duyduğumuz ilginç bir yazı türüdür. Bazen bir programa çağrılırsınız, size ayrılan süre içinde bir şeyler söylemeye çalışır ama onda da kendinizi iyi ifade edemediğinizi düşündüğünüz için eksiklenirsiniz. Hem bu üç ayrı düşünme, yazma, konuşma düzleminde söz nasıl yankılanıyor merak eden olursa diye, hem de kendime de bir not düşmek için sondan başlayarak önce

Medyascope için Işın Eliçin’le yaptığımız kaydı,

F7G7UxOv.jpg

 

sonra bu kaydın yola çıkış noktası olan 1+1 Forum yazısını ve nihayet, yazının yola çıkış noktası olan makaleyi paylaşmak istedim.

Aşağıdaki alıntı ve bağlantı 1+1 Forum yazısından

“Bilinen meseldir: Bizanslı alimlerin İstanbul, o günkü adıyla Konstantinopolis, Osmanlı ordusunun kuşatması altındayken meleklerin cinsiyetini tartıştığı söylenir. Bugün de korona olarak söyleyegeldiğimiz Covid-19 dışında kalan her türden düşünce faaliyeti insanda bunu çağrıştırıyor. Bir yandan da hayatın örgütlenmesinin en küçük bir alanını bile –çalışma, yeme, içme, tüketme, seyahat etme, ilişkilenme biçimlerimizin tamamı– dışarıda bırakarak bu tarz bir mücadeleyle başa çıkamayacağımız açık”

KORONA GÜNLERİNDE BİLGİ, UZMAN, ENTELEKTÜEL VE HAKİKAT Meleklerin cinsiyeti 21.04.2020

Bu da Mülkiye dergisinde yayınladığım makale. Şahane editörlüğü için Simten Coşar’a teşekkür etme fırsatı da olsun.

Sartre’a Karşı? Foucault ve Bourdieu’da Düşünme ve Entelektüelin Siyasal Sorumluluğu / Foucault and Bourdieu on the Intellectual contra Sartre: Thinking and Political Responsibility

https://dergipark.org.tr/en/pub/mulkiye/issue/274/1185

açık radyo

İskender anısına yaptığımız program da buradan dinlenebilsin istedim

iskenderanmahttps://onedrive.live.com/?authkey=%21AIDVbSJF035mTNQ&cid=0D10930D3FE2702B&id=D10930D3FE2702B%2148615&parId=D10930D3FE2702B%2146848&o=OneUp

Sanat bizi teknoloji labirentinden kurtarabilir mi?

Geçtiğimiz yılın sonunda  İngiltere’nin en prestijli çağdaş sanat ödüllerinden Turner Prize’ı kazanan Charlotte Prodger’in ödüle aday gösterildiği videonun cep
telefonuyla çekilmiş olması, sanat – teknoloji ilişkisini yeni bir boyuta taşıdı
Aşağıya tıklarsanız bu konuda Milliyet SANAT I OCAK 2019 sayısında yayınlanan yazıma erişebilirsiniz.

MSanatOcak2019

 

ÇEVİRMENİN “BURDİYÖ” İÇİN NOTU I

 

Bir Pratik Teorisi için Taslak‘a yazdığım çevirmen notunu burada paylaşmak istedim. Homo Academicus da uzun bir mücadeleden sonra yolda. O da yayınlandıktan sonra sosyal bilimler ve felsefe gibi alanlarda çeviri yapmak ne demek, insan bu koşullarda neden böyle bir işe kalkışır, bu konuda düşünmek ve kısa da olsa yazmak ihtiyacındayım.

 

pratik

Bourdieu sosyolojisinin en önemli varislerinden biri sayılan Loïc Wacquant’la
2000’li yıllarda, bu konuda ders vermenin zorlukları üzerine, deyim
yerindeyse dertleşirken Berkeley’de verdiği derslerde izlediği yolu anlattığında
bana gerçek bir ışık tuttu. “Cezayir çalışmalarından başlıyorum” dedi.
Bu ilk eserlerde henüz kendi teorik terminolojisini oluşturmadığı için öğrencilerin
çok daha kolay kavradığını aktardı ve benim de aklıma yattığından devamında
aynı stratejiyi uyguladım. O zamana dek bu seçenek aklıma bile gelmemişti
çünkü ben de herkes gibi Vârisler ve Ayrım gibi büyük eserlerine odaklanmıştım
ve Cezayir döneminin, sosyolog üzerindeki kurucu etkisinin farkında
değildim. Gerçekten de Cezayir dönemi eserleri diğer dillere de en geç çevrilenler
olmuştu. Benim için bu keşif dönemi, bir makaleyle sonuçlandı.* Elinizdeki
kitabın ilk bölümü, bu dönemin ilk ürünleri değil, bu konuda daha
çok sentez niteliğindeki ilk kitabı ve Cezayir’de yaptığı saha çalışmalarından
derlediği veriler ışığında özellikle işlevselci antropolojiyle, homo economicus
olarak iyice belirginleşen bir insan kavrayışıyla bir hesaplaşma niteliği taşıyor
ama aynı zamanda yapısalcılığa yönelik sorgulamalarının da zeminini oluşturuyor.
Yine de bu ilk bölümün ikinci makalesi, “Ev veya tersine çevrilmiş dünya”
ABD’deki neredeyse bütün üniversitelerde yapısalcı antropolojinin klasiklerinden
biri muamelesi görüyor. Aynı zamanda Eril Tahakküm’ün** esasını
oluşturan çözümlemelerin tohumlarının atıldığını göreceğiniz bu çalışmalar,
şeref ekonomisi adını verdiği, tarım toplumlarında işbölümünün sadece cinsiyet
açısından değil tüm bir iktisadi ve sembolik yapılanma açısından şeref, namus,
onur mefhumlarıyla ilişkisini ortaya koymaktadır. Aşağıdaki cümlede
olduğu gibi, kitabın birçok yerinde eril tahakkümün onu deyişiyle her birimizde,
farklı oranlarda var olan geçmişin içimizde kökleşmesinin bir anlamda bilinçdışımızı
oluşturmasının maddi temelleri üzerine düşünecektir (s. 273).
“Kadını mirastan mahrum bırakan gelenek, ona sadece indirgenmiş bir varoluş
tanıyan ve dâhil olduğu sülalede simgesel sermayeye tam katılım vermeyen
mitsel dünya görüşü, temsil işlevlerini erkeklere bırakarak onu haneiçi
işlere mahkûm eden cinsler arası işbölümü, bunun gibi her şey sülalenin
maddi ve özellikle de simgesel çıkarlarını erkeklerin çıkarlarıyla özdeşleştirmekte
yarışır ve baba tarafından akrabalar grubunda daha büyük bir
otoriteleri varsa bu daha da pekişir” (s. 178)
Galatasaray Üniversitesi’nde Bourdieu sosyolojisi üzerine verdiğim
derslerde âdet haline getirdiğim bir uygulama var: Bourdieu’nün kitaplarından
bir alıntıyı sınıfta Fransa, Belçika veya İsviçre’den gelen, anadili Fransızca
olan Erasmus öğrencilerine okutarak başlar ve öğrenciye okuduğu cümleyi
hemen anlayıp anlamadığını sormama gerek kalmadan, yüz ifadesinden
beklediğim sonucu elde ettiğimi görürüm. Niyetim, diğer öğrencilerime meselenin
Fransızca veya Türkçe okumak olmadığını kanıtlamaktır. Bourdieu,
anadili Fransızca olanlar için de neredeyse eş derecede çetrefil, belki de daha
fazla yabancılaştırıcıdır. Bourdieu okumaya ve elbette çevirmeye çalışmak
“yolları çatallanan bahçeye” girmeyi kabul etmektir. Kısmen bilinçli olarak,
doğrudan anlama hissini yok etmek istediği, böylece gündelik, “kendiliğinden”
bir sosyolojiyle “bilimsel” sosyoloji arasına bir ilk fark koymak istediği
doğrudur. Ancak bu aynı zamanda, Bourdieu üzerindeki yoğun edebi etkilerden
bence en önemlisi olan Proust’un cümlelerinin sözdizimine bağlıdır. Sadece
cümle yapıları açısından değil, edebiyat sosyoloji ilişkileri açısından da
bu etkinin mekanizmalarını ileride çalışmayı umuyorum. Türkçeye çevirirken
biz çevirmenleri çok zorlayan bu dil yapıları, kimi zaman neredeyse okunmaz
bulabileceğiniz, noktalı virgüller ve iki nokta üst üstelerle bitmek bilmeyen
cümlelere neden olur. Kitabın özellikle ikinci bölümündeki teorik tartışmada
bu zorluklar yakanızı bırakmayacak. Eğer pes etmediyseniz her cümleyi çalışarak
ve düşünerek okuma ihtiyacı duyacaksınız. Çevirmen olarak cümleleri
bölme seçeneğinden en son noktaya kadar yararlanmamayı seçtim çünkü
vurgu değişimlerinin bir sonraki cümleye bağlanan anlamı zedelemesinden
korktum. Ancak yayınevi bu yaklaşımın okuma deneyimini kötü etkileyeceği
endişesiyle farklı bir yol izleyerek cümleleri bölmeyi tercih etti. Belki de bu,
okurların işini kolaylaştırması bakımından daha yerinde bir karardır.
Bazı yazarları çok kolay okuruz ve aynı kolaylıkla zihnimizde fazla yer
etmeden uzaklaşıp giderler, bazıları ise bizi zorlar, daha önce çalmadığımız
kapıları aralamaya, bilmediğimiz referansların dünyasını araştırmaya sevk
eder. Bourdieu’yle mücadelem bittiğinde, sadece antropoloji veya sosyolojiyi
değil sosyal bilimlerin bütününü kuşatan teorik ve ampirik tartışmalara tutulan
büyük bir ışığın altında aydınlandığımı hissettim. Dilerim sizler için de
benzer bir okuma deneyimi olur.
Nazlı Ökten

(*) Nazlı Ökten Gülsoy, “Cezayir Deneyiminin Pierre Bourdieu’nün Sosyolojik Tahayyülüne Etkileri:
Bilimsel bir Habitusun Doğuşu”, Sosyoloji Dergisi, 3. dizi, cilt 2, sayı 25, 2012, s. 1-30

(**) Pierre Bourdieu, Eril Tahakküm, çeviren: Bediz Yılmaz, Bağlam, İstanbul, 2015.

Teorinin belleği

Şimdilik yazamasam da konuşmaya devam

 

Yazmak ve konuşmak

Ne zamandır yazmadığımı fark ettim, belki de konuşarak açılırım. İlki yıllar öncesiyle, Hayalet Gemi ve Boğaziçi Üniversitesi’yle ilgili bir deneyim aktarımı, ikincisi siyasal söylemle ilgili teorik bir panel

 

 

Piketty, Mülkiyetin Dayanılmaz Çekiciliği ve Arşivlerin Çalışkan Karıncaları

piketty-capital-21st-century

Sosyal bilimlerin yeni bir yıldızı var: Thomas Piketty. Öyle ki Guardian’daki bir yazı biraz alaycı bir şekilde şöyle başlıyor: Batı kapitalizminin çöküşünün filmi çekilirken Thomas Piketty’yi Colin Firth oynayacak. Öyle ki Bill Gates bile kitap hakkında bir blog yazısı yazıyor.  Servetin vergilendirmesi aracılığıyla “kapitalizmi kapitalistlerden kurtarmak gerektiğini”, küresel çapta ele alınması gereken eşitsizliğin kaynağının sermaye getirilerindeki artış hızının, büyüme hızından fazlalığı olduğunu savunan Piketty, tarafları çok olan büyük bir tartışmayı başlatmış durumda.

Sosyal bilimlerin yıldızı dedim çünkü Alain Badiou ile yaptığı bir söyleşide tarihçi mi yoksa iktisatçı mı olarak tanımlanması gerektiği konusundaki soruya artık bu ayrımlardan yeterince çektiğimizi ve sosyal bilim araştırmacısı olarak tanımlanmasının yeterli olduğunu söylüyor. Badiou’nun kitabı uzun uzun övdükten sonra “kitabınız epik ama sonuçları değil” eleştirisi üzerine ilerleyen kısa tartışmada Piketty solcuların vergiye yeterince önem vermediklerini ama verginin uzun vadede sermaye üzerinde çok önemli sonuçlar yaratabileceğini söylüyor. Piketty’ye yönelik sağdan ve soldan eleştirileri burada özetlemek gibi bir niyetim yok.  Yakınlarda Türkçe olarak da basılan kitap zaten henüz çevrilmeden de tartışılmaya başlamıştı, çeviriyle birlikte tartışmanın yeni boyutlar kazanacağı kesin. Kitabı eleştirenlerin de hemfikir olduğu, bu kadar ciddiye alınmasını sağlayan şey, dayandığı yüzyılı aşan muazzam ve erişime açık veri seti . Eski bir öğrencimin bu kitaba kaynaklık eden arşiv çalışmalarından birinde yer aldığını öğrenince deneyimini bizimle paylaşmasını istedim, sağolsun beni kırmadı. Aşağıda EHESS’de doktora öğrencisi ve PSE‘de araştırma asistanı olan Nazlı Temir’in gözlemlerini bulacaksınız. Bir kez daha, günümüzde sosyal bilimlerde bu ölçekte çalışmaları mümkün kılan verilerin ancak çok sayıda araştırmacının kolektif çabalarının ürünü olduğunu hatırlayarak. Amerikan medyasının aşağıdaki resimde bir örneğini gördüğünüz önce yıldızlaştır sonra maymun edersin stratejilerine rağmen.

Nazlı Ökten

imgres

Amerikan medyası araştırmacı falan dinlemez!

2012 yılından bu yana, Gilles Postal Vinay (Directeur de recherche au CNRS) ve Jean Laurent Rosenthal  (Division of Humanities and Social Sciences California Institute of Technology) tarafından yönetilen, Paris’teki gelir dağılımlarını ve eşitsizliğini konu edinen bir araştırmanın içinde görev almaktayım. Söz konusu araştırma, Thomas Piketty’nin gelir ve servet dağılımı üzerine yayınlamış olduğu 21. Yüzyılda Kapital (Capital in the 21st Century) adlı eserinde sözü geçen verilerin bir kısmını oluşturuyor.

Çalışmanın temel sorunsalı, servetin nasıl el değiştirdiği üzerine kurulmuştur. Araştırmamızın temel özelliği ise iki noktaya dayanmaktadır: Birincisi, uzun bir zaman dilimine dayanır, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan dönemde gelir dağılımlarını inceler. İkincisi ise kırkı aşkın ülkede servetin nasıl el değiştirdiğine dair ampirik birçok veriye ulaşmaktadır. Başka bir deyişle “birey”i temel alarak, servetinin neler olduğu, nasıl dönüştüğü üzerine yapılmış ve hala devam etmekte olan tarihsel ve coğrafi açıdan bugüne dek yürütülmüş olan en kapsamlı çalışmadır diyebiliriz.

Ben bu çalışmanın Paris ayağında yer alıyorum. Paris Arşivleri’nde (Archives de Paris) kayıtlı 1942 yılında vefat etmiş kişilerin miras kayıtlarını inceliyorum. Arşivde çalışan diğer arkadaşlarımızla Paris’i oluşturan yirmi bölgenin (arrondissement) tümünde kayıt altına alınmış miraslara dair verilerin tamamını toplamaya çalışıyoruz. Bu arşiv çalışmasındaki amacımız, kişinin farklı zamanlarda ve parçalı kaydedilmiş mirasının tümüne ulaşıp nesiller arası nasıl aktarıldığını belirlemek. Ancak mirasın gerçek miktarına ulaşmak hiç de kolay değil. Bu nedenle birtakım yöntemlere başvuruyoruz.

Yöntem 

Yukarıda da bahsettiğim gibi arşivlerde yaptığımız bu çalışma, temelde araştırmanın mutfağını oluşturuyor.  Nicel (quantative) araştırma ile belirli arşiv belgelerini tarıyoruz. Ampirik verilere ulaşmak için ise birtakım yöntemlerin ya da terimlerin önceden öğrenilmesi gerekiyor. Verilerin nasıl kullanılacağına dair en önemli araçlar olan miras beyannamelerinin çeşitleri, vergilendirme yüzdeleri, miras paylaşımına dair hukuki terimler vs. gibi hukuk ve iktisada dair araştırmayı ilgilendiren esasları bilmek önemli. Bu nedenle ekip çalışanları öncelikle bir formasyondan geçiyorlar.

Bu formasyonla, mirasın sadece mülk veya nakitten ibaret olmadığını daha en başta gözlemliyoruz. Dolayısıyla tahvil, bono (action, obligation, etc) gibi değerli kağıtların da neye tekabül ettiğini bilmek gerekiyor. Bir örnekle açıklayacak olursak diyelim ki mülkü beyan edilmiş fakat içindeki mobilyaların değeri beyan edilmemiş bir durum söz konusu. Bu durumda mülkün %5’ini içindeki mobilyaların oluşturduğu varsayılır. Araştırmaya başlamadan önce öğrenilmesi gereken bir diğer esas, evlilik yoluyla elde edilen taşınmazların beyanına dair bilgilerdir. Kişiye evlilik öncesi ait olan servet evlilik sonrası, paylaşım ortak ise, servete dahildir; değil ise, yani kontrat halinde gelirin dışında bırakılmış ise, söz konusu kişilerin tabiiyetinin bulunduğu ülkenin Medeni Kanunu’na göre farklılık göstermektedir. Başka bir deyişle Paris’te yaşayan fakat başka bir ülkenin –diyelim ki İtalya’nın – Medeni Kanun’a göre evlenmiş bir çiftin miras işlemleri Fransız Medeni Kanunu’na uygun gerçekleşmez.

Çalışmamıza geri dönecek olursak toplamış olduğumuz veriler, belli bir veri tabanında, hata yapmaya olanak sağlamayan bir mekanizma içinde biriktiriliyor. Kullandığımız veri tabanı sistemi, servetin kime ait olduğundan, kime/kimlere ve ne kadar aktarıldığına, hangi bilgilerin kullanılıp hangilerinin araştırma açısından gerekli olmadığına karar verebilen; toplanan tüm bilgilerin aktarıldığı kendi içinde tutarlı bir mekanizmadan oluşur. Böylelikle gerekli verilerin hesaplanmasının zor olduğu durumlarda sonucun tutarsız olması imkânsızlaşıyor. Ayrıca ilk başta isimleri geçen Vinay ve Rosenthal gibi hocaların yapılan tüm işlemlerin üzerinden geçip teyit ettiğini de göz önünde bulunduracak olursak sonuçların oldukça güvenli olduğunu söyleyebiliriz.

Kısacası, miras kayıtlarının gelir dağılımındaki yerini belirleyebilmek için ayrıntılı verilere ulaşmak bu araştırmanın en temel amacı. Bunun için yukarıda kısaca belirttiğim, yöntemin sadece küçük bir parçasını oluşturan kuralların bütünü, bu ampirik çalışmanın temelini oluşturuyor. Öte yandan her araştırmada olduğu gibi bu araştırmada da birtakım zorluklarla karşılaşıyoruz.

Zorluklar

Temelde miras kayıtları ve vergilendirme sistemi üzerine kurulu bir ağı çözmeye çalışırken sıkça rakamların arasında kaybolup arşivin tozlu belgelerini inceliyoruz. Ancak fiziksel koşullardan öte en büyük zorluk sanırım el yazılarını okumak ve çözmek oluyor. 1940’lı yıllarda kayıt altına alınmış ve çoğu el yazması olan bu belgelerin deşifresi oldukça zaman alıyor. Ayrıca bazı beyannamelerin, hangi tip olduğunu çözmek, anlayabilmek yani sınıflandırmak da zaman zaman güç oluyor. Birlikte çalıştığımız hocaların uzmanlıkları sayesinde çoğu zaman bu sorunların üstesinden gelebiliyoruz. Ancak arşiv belgelerindeki tutanakların çeşitleri sıklıkla belgenin dış görünüşünden anlaşılsa da, kimi zaman kendisini saklayabiliyor. Dolayısıyla temel hukuk kuralları göz önünde bulundurulmadığında böyle bir belgenin yanlış kaydedilme olasılığı ortaya çıkmaktadır. Burada yine hocaların tecrübesi, belgenin kimliğini ortaya çıkartılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Tüm bunlara ek olarak, varislere kalan servetin hesaplanmasında yapılmış olan işlemlerin kimi zaman arşiv belgelerinde hatalı kaydedildiğine şahit oluyoruz. Bu durumda gerekli hesaplamalar ayrıntılı bir biçimde yapılarak kaydedilmelidir.

Sonuç olarak, araştırmaya mutfağından bakıldığında, ampirik verilerin önemi ve uzun vadede sağladığı analiz alanı yakından gözlenebilir. Sabırla ve hassasiyetle yürütülen bu çalışmada, içinde yer aldığım Paris ayağı sadece bir örnek teşkil edebilir. Aslında sadece Paris’te, 1942 yılında vefat eden kişilerin miras kayıtlarının hesaplanması bile yıllarca sürebilir. Bu çalışmanın uzun vadede oldukça çok veri, dolayısıyla da tutarlı bir analiz perspektifi sağlayan bir çalışma olduğuna inanıyorum. Buna kırktan fazla ülkeyi de ekleyecek olursak dünyadaki miras dağılımı ve eşitsizliğe dair önemli bilgiler elde edeceğiz.

Nazlı’dan kişisel izlenimlerine dair de bir cümle kurmasını istediğimde aşağıda okuyacağınız notu ve daha sonra da arşivde çektiği birkaç fotografı gönderdi.

Bu araştırmanın bir parçası olmak, sanki kocaman bir yapbozun ufacık bir karesini tamamlamaya çalışmak gibi, bir o kadar eğlenceli ve fakat meşakkatli. Ya da bazen kendimi uzun kuyruklar oluşturan, hiç durmadan çalışan karıncalara benzetirim, sanki bir adım öteye gidebilmek çok uzun ve zor gibi, ufuk hiçbir zaman görünmez, fakat sonuç ortaya çıktığında “oh be iyi ki emek vermişim dedirtir.

Nazlı Temir

Kasım 2014 Paris

pikettyarsiv

Sevgili Nazlı, bu not aynı zamanda size. Aralarından bu fotografı seçtim çünkü üzerindeki leke aynı zamanda bu kayıtları tutan memurun mürekkep hokkasına kimbilir neden çarpan kolunu, o gün dalgın ya da sinirli olup olmadığını, kayıtların ardındaki insanı sorgulatıyor bana.

Bitmiş işleri sevmem ya da Cogito’nun Bourdieu sayısı

Gezi’den beri elim varıp bir şey yazamamışım, sadece bitirmem gereken işlerin çokluğundan değil: olayların baş döndürücü hızından biraz, biraz da acil ahkam kesme, mevzilenme hevesleriyle bireysel görüşlere taşıyabileceklerinden fazlasını yüklemek korkusundan. Uzun süre yazmayınca insan uzun süre konuşmamış biri gibi gırtlağını temizleme ihtiyacı duyuyor.

 

O halde bir duyguyla başlayalım: Ben bitmiş işleri sevmem. Muhtemelen hata yapma ve düzeltememe korkusundan, vedalaşmak istemem yaptığım işlerle. Bu şekilde süründürdüğüm şeylerle dolu hayatım. Bir işi bitirdikten sonra uzun süre dönüp bakamam. Cogito’nun Bourdieu özel sayısıyla da öyle oldu, artık bir daha düzeltemeyeceğim bir hata görmekten korkarak uzun süre dergiye bakamadım. Dergi hazırlanırken yaşanan kırıp dökmeler, durup kalmalar, tereddütler oldu evet ama çalışma sürecinin kendisi güzeldi.

Bitmişi sevmem dedim ya, çıkan sayının değil üzerinde çalıştığım çıktının görseli uygun düşer

Bitmişi sevmem dedim ya, çıkan sayının değil üzerinde çalıştığım çıktının görseli uygun düşer

 

Bourdieu’nün çalışma arkadaşlarından, Louis Pinto geçtiğimiz yıl dersime misafir olduğunda Rusya’da katıldığı bir toplantıdan söz etmişti, merak edip arayınca internet sayfasında gördüğüm duvar resmini pek beğenmiştim, kapak için görsel ararken aklıma düştü. Kararı verdik, kapak hazırlandı (bu arada çalışmanın her aşamasındaki etkin desteği için Şeyda Öztürk’e şükran borçlu olduğumuzu söylemeden geçmeyeyim) bence pek de güzel oldu, ancak bitmiş işlerden huylanan yanım sormaya başladı: peki ama resmin altındaki PİTR yazısı ne demek istiyordu? Paranoyak yanım kaşınmaya başladı: ya tuhaf, kötü, berbat bir slogan ya da ırkçı bir örgütse? Bulduğum tanımlardan biri çok hoş bir tesadüfe ya da belki bilinçli bir yerleştirmeye işaret ediyordu: Pitr, Sanskritçe baba anlamına geliyordu (muhtemelen kimi zaman baba yerine kullandığımız pederle bağlantısı var). Hinduizm’de gerekli ayinlerle uygun şekilde toprağa verilmiş ata ruhlarını nitelemek için kullanılıyordu. Sosyal bilimlerde, felsefede, bazı isimler “babadır”. Bunun pederşahi anlamları ayrıca tartışılır. Kimi zaman bu babalara bağlılık sekter biçimler alabilir. Metinlerini kutsal kitap gibi okumak, her alanda sadece onu rehber olarak tanımak bu tür bağlılıklarda sık görülür. Öyle ki Bourdieu’yü anlatan en önemli belgesel olan Sosyoloji bir Dövüş Sporudur’un sonunda bıçkın banliyö gençlerinden biri, ismiyle kelime oyunu yaparak “C’est Bourdieu, ce n’est pas Dieu” ( Tanrı değil ya, Bourdieu) der.

Bunun özellikle uzak durmaya çalıştığımız bir tavır olduğunu söylemeye gerek yok. O halde neden bir tek isme odaklanan bir sayı? Cemil Meriç’in çok sevdiğim bir sözü var, Foucault’nun Türkçe’de alımlanmasıyla ilgili bir yazıda epilog olarak da kullandım:

“her yüzyılda yalnızca bir kaç kişi düşünür , geri kalanlar sadece düşünülenler üzerine düşünmeye çalışır”

Bourdieu’nün de bu isimlerden biri olduğu kanaatindeyim. Bu insanları düşünürken ve çalışırken takip etmeye çalışmak, herhangi bir zanaatın ustasını izlemek gibi bir şey: elini nasıl bir eğimle tutuyor, hangi malzemeden nasıl faydalanıyor, hangi açıdan bakıyor, hangi alete ne zaman başvuruyor? Yani derdimiz birine tapınmak değil, işimizi daha iyi yapmak, birbirimizle tartışmak, araştırma nesnemizle doğru ilişki kurmak. İşimizi bir bilme hiyerarşisi içinde kendimizi en yukarı yerleştirdiğimizi sanacak yanılsamalara kurban etmek değil. Bourdieu’nün derdi Bourdieucü bir sosyoloji yapmak değildi, bilimsel bir sosyoloji yapmaktı. Kısacası derdimiz Bourdieucü olmak değil, mümkün ve geçerli olduğuna kani olduğumuz tüm araçlarla çalışmak, düşünmek, araştırmak. Daha iyi ve daha çok anlamak için.

 

Derginin sunuş yazısı için

http://istifhanem.com/2014/04/04/cogito76bourdieusunus/

Bu arada Emrah ve Güney’e de teşekkür etmeliyim, üç benzemez olarak şaşırtıcı bir uyumla çalıştık.

Sosyoloji Neden Sinir Bozar?

[1]

Başbakan, Gezi parkı temsilcileriyle yaptığı toplantıda « aşırı bir sendikacı » olarak andığı DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu’nun olayın mimari proje olmaktan çıkıp sosyolojik bir olay olduğunu söylemesi üzerine çileden çıkmış, bir siyasetçi olarak sosyolojiyi de çok iyi bildiğini ifade etmiş. Başbakanı toplantıyı terk edecek kadar kızdıracak şeyi, basit bir megalomani atağına bağlayıp rahatlamadan önce ne olduğunu düşünsek mi ?

Doksanlı yıllarda İslamcı hareketi (bir çok başka adlandırması var kuşkusuz ve çok çeşitli ama o dönemde bu şekilde toparlandığı için böyle analım) analiz edenler arasında bunu A.B.D’nin Afgan direnişini de destekleyerek Ortadoğu’da Sovyetler’e karşı oluşturduğu Yeşil Kuşak projesine bağlayan siyasal analizler vardı.  Türkiye toplumunun kendi dinamiklerinden kaynaklanan veçhelerini inceleyenlerse sosyologlar olmuştu. Bu hareket konusundaki ilk genel değerlendirme, Ayet ve Slogan (1990) ile benim bildiğim kadarıyla Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji mezunu olan gazeteci Ruşen Çakır’dan gelmişti. Yine aynı bölümün öğretim üyelerinden sosyolog Nilüfer Göle’nin Modern Mahrem’inin (1991) çıkışından sonra nasıl hedef alındığını, İslamcıları meşrulaştırmakla suçlandığını, tehlikeli addedildiğini biliyoruz. İslamcılığı bir toplumsal hareket olarak tanımlamak bile Cumhuriyet’e bir tür ihanet olarak değerlendiriliyordu. 2. Cumhuriyet tartışmalarının büyük bir bölümü de bu eksende cereyan etti. Sosyologlar bu minvalde, İslamcı hareketlerin toplumsal zeminini anlamaya çalıştıklarından hedef tahtasında oldular. Gezi direnişinin içinde de yeni bir toplumsal hareketliliğin çekirdeğinin gözlemlenebilmesi, tümünü doğrudan ve toptan 1. Cumhuriyet  kalıntılarının direnişine havale ederek kestirmeden ve ihtiyaç olduğu üzere acil bir etiketlendirmeye kalkışanlar için gerçekten sinir bozucu.

Polis şiddetinin boyutlarını akıldışı bir baskıcılığın sonucu olarak ya da doğrudan polisin örgütlenme ve çalışma, motive edilme şekillerindeki milliyetçi-muhafazakâr, « raison d’Etat »ya karşı duran herkesi vatan haini olarak görüp ezmeye kodlu bir kurum kültürüne değil de bir yönetişim stratejisine bağlı olarak düşünmeye çalışırsak (ki bu ikisi kimi durumlarda örtüşebilir ) ne görebiliriz? Milyonlarca dolarlık bir projenin işleyiş çarklarını tıkayan yılanın başını küçükken ezmeye , kitle desteği alamayacak « marjinal » bir grubu, Amerikalı muhafazakârların deyişiyle « tree-huggers », ağaç sevicilerin gözlerini korkutup tez elden saf dışı bırakmayı hedefleyen, daha sonra şiddetin dozunu artırarak ortalama kentli duyarlılığının zaten yerlerde süründüğü varsayılan İstanbul’da insanların evlerinde kalıp olayları izlemeyi tercih etmelerini sağlamak ve bir yandan bu koşullarda sadece « kaybedecek bir şeyi olmayanlar » sokakta kalıp şiddet sarmalına dolanacakları için, kemik bir seçmen kitlesine, bakın işte sizin değerlerinizi savunuyoruz bu yozlaşmış bozguncu ittifakına karşı demenin bir yolu olacaktı[2], olmadı. Belki de barış sürecinin kendisinden aldığını varsaydığı oyları geri çağırıyordu[3]. O kadar çok komplo teorisi ve spekülasyon seferber edildi ki artık ne söyleseniz, nihayetinde dahil olduğunuz varsayılan cephenin en uç yanıyla bir tutulmanıza kadar gidiyor işler. Bir de tabii benzetmeler; onlara kısa vadeli çözümlemelerde ihtiyaç duyuyoruz çünkü, “olay”ın biricikliği henüz tanımlanamamışken, aşina bir alemde yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Benim için de ilk tepki böyle oldu. Altmışlı yılların sonunda, California’da Berkeley kampüsünün kıyısındaki bir arazinin hikayesi ve bir de Fransız banliyölerindeki ayaklanmalar. Tarihsel olarak çok ayrı noktalarda duruyorlar ama birlikte Gezi’de yan yana gelen hareketlilikler de öyle. Pokerdeki beş benzemez gibi: kaybetmeye mahkum gibi görünüyor, bak işte biz demiştik demeye herkes hazır, ama ne demişler, galip sayılır bu yolda mağlup.

Altmışlı yılların toplumsal bereketi malum. Batı toplumları için 68’de simgeleşen ancak altmışlı yılların bütününe yayılan mücadeleler sonucu gerçekleşmiş kültürel dönüşümü verili bir hâl olarak kabul edenler açısından bu karşı-kültür hareketlerinin boyutunu incelemekte fayda var. Çünkü  hak ve özgürlükler konusundaki mücadelelerin tarihsel boyutunu göz ardı etmek, Türkiye’de çoğulcu bir demokrasi imkanının ufkunu, sönmüş Avrupa Birliği yıldızlarıyla  sınırlıyor. 1969 yılında California’da Berkeley kampüsü yakınlarındaki otopark yapılması planlanan bir araziyi  işgal ederek People’s Park’a  (Halkın Parkı) dönüştüren Berkeley öğrencilerine ateş açılması sonucu bir kişi ölmüş, bir kişi de gözünü kaybetmişti. Bu olaylardan bir süre önce seçim kampanyasına hazırlanan California valisi  Ronald Reagan, Berkeley kampüsü için «komünizm sempatizanları ve cinsi sapıklar için bir cennet» tanımlamasını kullanıyordu. Birkaç ay sonra dört beş kişilik kalabalıklara bile müdahale eder hale gelen polis, Vietnam’da denenmiş biber gazıyla kitle kontrolü yöntemlerine  Amerikan topraklarında ilk kez başvuruyordu. Berkeley in the Sixties belgeselinde bu olay hakkında konuşan görgü tanıkları, kampüse yaklaşan  helikopteri gördüklerinde gözlerine inanamadıklarını, atılan biber gazının rüzgarla tüm şehre yayıldığını, okullardaki çocukları bile etkilediğini söylüyorlar. Haber bültenlerinde şu cümle kuruluyor: “the world is watching us”.

People's Park'ın 39. yılını kutlama etkinliklerinin afişi

People’s Park’ın 39. yılını kutlama etkinliklerinin afişi

Fransa’nın sabık başbakanı Nicolas Sarkozy, 2005 yılında Fransa’yı alt üst eden ayaklanmalar sırasında, « racaille » sözcüğünü kullanınca ortalık birbirine girmişti. Çapulcuya çok yakın bir kelime, ayak takımı gibi bir şey. O dönemin siyasi yorumcuları 2007 seçimleri yaklaşırken bu olayı demirden bir yumrukla çözemezse şansının azalacağını, o nedenle sertleştiğini söylüyorlardı. Bizdeki çevik kuvvete karşılık gelen CRS’ler tehlikeli addedilen mahalleleri kuşatıyor, jandarma güçleri devreye sokuluyordu. İçişleri Bakanı Clichy-sous-bois’ya giderek olaylar sırasında ölen iki gencin ailesini ziyaret ettiği sırada Clichy Camii’ne  gaz bombası atılıyor ve aileler görüşmeden çekiliyordu. Savcıların bir kısmı olayları uyuşturucu kaçakçılarının ve İslamcı köktencilerin « koordineli » çabalarının sonucu olarak nitelendiriyordu. Aynı anda BBC olayları, Fransızların, göçmen gruplar arasında etkisini artıran İslami dalgaya tahammülsüzlüklerinin bir sonucu olarak değerlendiriyordu. Ulusal kanallar, yakılan arabalar konusundaki haberlerde bir otosansüre gittiler. Başbakan Erdoğan o ayaklanmaların Fransa’daki başörtüsü yasağından kaynaklandığını söyleyince Fransız Başbakanından « hiç ilgisi yok » gibi bir cevap aldı. İran Fransa’yı azınlıklarına saygılı olmaya ve insan haklarını korumaya davet etti. Sonunda işler sıkıyönetim ilanına kadar gitti.

lemond-karikatur

Fransa demişken Le Monde’da çıkan sevimsiz karikatürle devam etmek isterim. Plantu s ‘est planté, Plantu çuvalladı gibi bir kelime oyunu yapmaktan da kendimi alamayarak . Klasik ikili kutupların hazır şablonunu  dayayıp çizmiş. Bir yanda çirkin resmedilmiş İslamcılar diğer yanda Atatürk resmi altında toplanmış laikler. Gezi’yi barış sürecine karşı bir komplo gibi okuyanların bakış açısı da aynı karikatürün ters yüz edilmiş hali gibi. Hegemonyasını kaybetmiş beyaz Türkler’in saldırısı altında savunulması gereken demokrasi gücü AKP. « Başka türlü bir şey » isteyenler bu karikatüre sığmıyorlar. Söylem kırıcılık kapasiteleriyle herkesin ağzını açık bırakan Mustafa Keser’in askerleri mesela. Şehir hakkının kentsel dönüşüm adı altında gasp edilmesine direnen alternatif gruplar, yurttaşlık haklarına saygı dışında, devletin « şiddetin tekelini elinde bulundurma » meşruiyetini zedeleyen, toplumsal sözleşmeye zarar veren (en ilkel haliyle güvenliğim karşılığında vergim) sınır aşımı dışında iktidarla meselesi olmayanlar, bir ağacın altında oturup bedava bir nefes almak isteyenler, hemcinsini sevdiği için dövülmek, aşağılanmak, kapatılmak istemeyenler ve daha niceleri. Kimilerinin ulusolcular için bir Truva Atı olarak korktuğu, kimilerinin burjuva bebelerinin eylemi olarak küçümsediği Gezi’nin çoğulluğu onu yaşayanların anlatacaklarıyla zaman içinde keşfedebileceğimiz, şimdilik bir ipucu şeklinde kalan bir ümit.

Direnişin ilk resimleri internette yayılmaya başladığında yayılan,  polislere kitap okuyan insanların resimleri beni de rahatsız etmişti. Küstah bir tavırdı benim ilk gördüğüm, «kıroyum ama para bende»nin zıt kutbunda, «savunmasızım ama kültür bende» diyen, polisleri aşağılayan bir tavır. Sonra gitar ortaya çıktı ve piyano ve yoga. Kültür sermayesi yüksek bir kesimin savunma silahlarıydı aslında bunlar.  Başka bir düzlemde gecekondusunu yıkımdan bayrakla korumaya çalışanlar gibi, bedenlerini en meşru simge saydıkları bayrakla savunanlar gibi. İtiraz sözünü  komik ve «zeki» (orantısız zeka meselesi başlı başına bir yazı konusudur) bir biçimde kurmaya fırsatı olamamışların duvarları donattığı küfürler  gibi[4]. “Kahrolsun bağzı şeyler” gibi. Şiddet çok geniş bir yelpaze ve sınırları sadece çıplak güç kullanımıyla, iktisadi zorla değil, toplumsal/siyasal müzakerelerin, münazaraların sonuçlarıyla çiziliyor. İyiliğin ve kötülüğün tanımları gibi.

Şiddet demişken, polis şiddeti ve buna direnme biçimleri dışındaki en büyük tartışmaya da bakalım: özellikle baş örtülü kadınlara yapıldığı söylenen saldırılar. Kabataş’ta başörtülü bir kadına saldırı iddiasını şahit olmadıkları halde kestirmeden yalanlayanlar oldu. Olay tam bir açıklığa kavuşmuş değil, ama olması bu kadar imkansız mıydı? Bu ülkede her türlü yanlışlığın kaynağı olarak  kadın bedenini işaret eden, kadınları fazla çıplak ya da gereksizce örtülü ya da örtülü ama cazibeli olmakla suçlayan, binlerce kadının dövüldüğü onlarcasının öldürüldüğü bir ülkede yaşamıyor muyuz biz ? Kötülükleri hep «ötekilerin» üzerine atıp kendi kendimizi kutsamak dışında ne yapmış oluyoruz? Kendi haklılığımızın sesinden emin olmak güzel ama kendimize hayranlığın büyüsüyle diğerlerini aşağılamak Başbakan’da kibir adıyla yargıladığımız şey değil mi? Gezi arazisi, el konulmuş bir Ermeni mezarlığı değil mi? Gezi’nin içi ve dışı bile iyilik ve kötülük mekanları olarak yaftalanmadı mı?

Fiziksel şiddet geri çekildiğinde (öyle umarak yazıyoruz), birbirini el yordamıyla tanıyan bir kitle kalır mı acaba, Gezi parkının içinin kimi zaman insana pes dedirten, ama ortaklaşa yaşamın gücü sayesinde mutlaka gerçekçi yanları da olan cennetvari tasvirleri gibi. Bu daha başlangıç mücadeleye devam diyenlerin bir kısmının hedefi hükümeti düşürmek belki ama başka bir kısmı da nihai bir zafer hedefi koymadan, iktidarı hükümetten, devletten ibaret sanmadan, toplumsal kazanımları mümkün kılan şeyin sürekli bir mücadele hali olduğunu vurguluyorlar. Belki daha azlar ama artık «sosyolojik olarak» varlar, oradalar, birbirlerini buldular. Muhtemelen kısa vadede sesleri büyük sloganların arasında duyulmayacak, muhtemelen es geçilecekler, ama artık oradalar.

Nazlı Ökten

PS: Gezi’yi yaşayanlar anlatmaya başladılar bile. Aşağıdaki bağlantı sizi bunlardan birine götürecek

Anne kusura bakma artık uslu değilim direniyorum.


[1] Başlığı atarken sosyoloğu sinir bozucu kişi olarak tanımlayan Bourdieu’ye de bir selam verelim.

[2] Mesela Erdoğan sevgisiyle ünlü bir tanıdığım (ailesindeki diğer kadınlar gibi o da başörtülü değildir), televizyondaki görüntülere bakıp, “hıh, salınamadınız tabii oralarda istediğiniz gibi, adam efendi yine sabretti size” diyordu. Tencere tava seslerine sinirleniyor “yakışıyor mu hiç şimdi size koca koca insanlar” diye isyan ediyordu.

[3] Abla ne olacak bu işler böyle diye endişelenen bir taksi şöförünü sakinleştirmeye çalıştığımda bana aynadan kederle baktı : abla ben MHPliyim, biz devletimize bir şey olmasın diye düşünürüz dedi. Benden bir yaş büyüktü ama çok daha yaşlı görünüyordu. Kendisi Uludere’de, oğlu Şırnak’ta askerlik yapmıştı. Biz Karadenizliyiz diye gönderiyorlar biliyor musun dedi. Bir an sessizlikten sonra ekledi: biz MHP olarak karşı çıktık ama iyi oldu galiba bu süreç işi, Mayıs oldu oralarda kan dökülmedi, sahiden bitti galiba. İstatistikler kalabalıkları sınıflandırır ama insanları açıklayamaz, bir kez daha şahitlik ettim. Köşe yazarlarının vazgeçilmez kamuoyu yoklama araçlarından biri olan taksici anekdotuna da blog yazarı olarak başvurmuş oldum o da aramızda kalsın.

[4] Feminist kolektifin duvarlardaki küfürlere müdahalesini sevinçle karşılayanlardan olduğumu belirtmeliyim. Bir erkeğe hakaret etmek için bile kadınları hedef alan küfürler, nasıl kadın düşmanı bir ortamda yaşadığımızı bana bir kez daha hatırlattı.

%d bloggers like this: