Piketty, Mülkiyetin Dayanılmaz Çekiciliği ve Arşivlerin Çalışkan Karıncaları

piketty-capital-21st-century

Sosyal bilimlerin yeni bir yıldızı var: Thomas Piketty. Öyle ki Guardian’daki bir yazı biraz alaycı bir şekilde şöyle başlıyor: Batı kapitalizminin çöküşünün filmi çekilirken Thomas Piketty’yi Colin Firth oynayacak. Öyle ki Bill Gates bile kitap hakkında bir blog yazısı yazıyor.  Servetin vergilendirmesi aracılığıyla “kapitalizmi kapitalistlerden kurtarmak gerektiğini”, küresel çapta ele alınması gereken eşitsizliğin kaynağının sermaye getirilerindeki artış hızının, büyüme hızından fazlalığı olduğunu savunan Piketty, tarafları çok olan büyük bir tartışmayı başlatmış durumda.

Sosyal bilimlerin yıldızı dedim çünkü Alain Badiou ile yaptığı bir söyleşide tarihçi mi yoksa iktisatçı mı olarak tanımlanması gerektiği konusundaki soruya artık bu ayrımlardan yeterince çektiğimizi ve sosyal bilim araştırmacısı olarak tanımlanmasının yeterli olduğunu söylüyor. Badiou’nun kitabı uzun uzun övdükten sonra “kitabınız epik ama sonuçları değil” eleştirisi üzerine ilerleyen kısa tartışmada Piketty solcuların vergiye yeterince önem vermediklerini ama verginin uzun vadede sermaye üzerinde çok önemli sonuçlar yaratabileceğini söylüyor. Piketty’ye yönelik sağdan ve soldan eleştirileri burada özetlemek gibi bir niyetim yok.  Yakınlarda Türkçe olarak da basılan kitap zaten henüz çevrilmeden de tartışılmaya başlamıştı, çeviriyle birlikte tartışmanın yeni boyutlar kazanacağı kesin. Kitabı eleştirenlerin de hemfikir olduğu, bu kadar ciddiye alınmasını sağlayan şey, dayandığı yüzyılı aşan muazzam ve erişime açık veri seti . Eski bir öğrencimin bu kitaba kaynaklık eden arşiv çalışmalarından birinde yer aldığını öğrenince deneyimini bizimle paylaşmasını istedim, sağolsun beni kırmadı. Aşağıda EHESS’de doktora öğrencisi ve PSE‘de araştırma asistanı olan Nazlı Temir’in gözlemlerini bulacaksınız. Bir kez daha, günümüzde sosyal bilimlerde bu ölçekte çalışmaları mümkün kılan verilerin ancak çok sayıda araştırmacının kolektif çabalarının ürünü olduğunu hatırlayarak. Amerikan medyasının aşağıdaki resimde bir örneğini gördüğünüz önce yıldızlaştır sonra maymun edersin stratejilerine rağmen.

Nazlı Ökten

imgres

Amerikan medyası araştırmacı falan dinlemez!

2012 yılından bu yana, Gilles Postal Vinay (Directeur de recherche au CNRS) ve Jean Laurent Rosenthal  (Division of Humanities and Social Sciences California Institute of Technology) tarafından yönetilen, Paris’teki gelir dağılımlarını ve eşitsizliğini konu edinen bir araştırmanın içinde görev almaktayım. Söz konusu araştırma, Thomas Piketty’nin gelir ve servet dağılımı üzerine yayınlamış olduğu 21. Yüzyılda Kapital (Capital in the 21st Century) adlı eserinde sözü geçen verilerin bir kısmını oluşturuyor.

Çalışmanın temel sorunsalı, servetin nasıl el değiştirdiği üzerine kurulmuştur. Araştırmamızın temel özelliği ise iki noktaya dayanmaktadır: Birincisi, uzun bir zaman dilimine dayanır, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan dönemde gelir dağılımlarını inceler. İkincisi ise kırkı aşkın ülkede servetin nasıl el değiştirdiğine dair ampirik birçok veriye ulaşmaktadır. Başka bir deyişle “birey”i temel alarak, servetinin neler olduğu, nasıl dönüştüğü üzerine yapılmış ve hala devam etmekte olan tarihsel ve coğrafi açıdan bugüne dek yürütülmüş olan en kapsamlı çalışmadır diyebiliriz.

Ben bu çalışmanın Paris ayağında yer alıyorum. Paris Arşivleri’nde (Archives de Paris) kayıtlı 1942 yılında vefat etmiş kişilerin miras kayıtlarını inceliyorum. Arşivde çalışan diğer arkadaşlarımızla Paris’i oluşturan yirmi bölgenin (arrondissement) tümünde kayıt altına alınmış miraslara dair verilerin tamamını toplamaya çalışıyoruz. Bu arşiv çalışmasındaki amacımız, kişinin farklı zamanlarda ve parçalı kaydedilmiş mirasının tümüne ulaşıp nesiller arası nasıl aktarıldığını belirlemek. Ancak mirasın gerçek miktarına ulaşmak hiç de kolay değil. Bu nedenle birtakım yöntemlere başvuruyoruz.

Yöntem 

Yukarıda da bahsettiğim gibi arşivlerde yaptığımız bu çalışma, temelde araştırmanın mutfağını oluşturuyor.  Nicel (quantative) araştırma ile belirli arşiv belgelerini tarıyoruz. Ampirik verilere ulaşmak için ise birtakım yöntemlerin ya da terimlerin önceden öğrenilmesi gerekiyor. Verilerin nasıl kullanılacağına dair en önemli araçlar olan miras beyannamelerinin çeşitleri, vergilendirme yüzdeleri, miras paylaşımına dair hukuki terimler vs. gibi hukuk ve iktisada dair araştırmayı ilgilendiren esasları bilmek önemli. Bu nedenle ekip çalışanları öncelikle bir formasyondan geçiyorlar.

Bu formasyonla, mirasın sadece mülk veya nakitten ibaret olmadığını daha en başta gözlemliyoruz. Dolayısıyla tahvil, bono (action, obligation, etc) gibi değerli kağıtların da neye tekabül ettiğini bilmek gerekiyor. Bir örnekle açıklayacak olursak diyelim ki mülkü beyan edilmiş fakat içindeki mobilyaların değeri beyan edilmemiş bir durum söz konusu. Bu durumda mülkün %5’ini içindeki mobilyaların oluşturduğu varsayılır. Araştırmaya başlamadan önce öğrenilmesi gereken bir diğer esas, evlilik yoluyla elde edilen taşınmazların beyanına dair bilgilerdir. Kişiye evlilik öncesi ait olan servet evlilik sonrası, paylaşım ortak ise, servete dahildir; değil ise, yani kontrat halinde gelirin dışında bırakılmış ise, söz konusu kişilerin tabiiyetinin bulunduğu ülkenin Medeni Kanunu’na göre farklılık göstermektedir. Başka bir deyişle Paris’te yaşayan fakat başka bir ülkenin –diyelim ki İtalya’nın – Medeni Kanun’a göre evlenmiş bir çiftin miras işlemleri Fransız Medeni Kanunu’na uygun gerçekleşmez.

Çalışmamıza geri dönecek olursak toplamış olduğumuz veriler, belli bir veri tabanında, hata yapmaya olanak sağlamayan bir mekanizma içinde biriktiriliyor. Kullandığımız veri tabanı sistemi, servetin kime ait olduğundan, kime/kimlere ve ne kadar aktarıldığına, hangi bilgilerin kullanılıp hangilerinin araştırma açısından gerekli olmadığına karar verebilen; toplanan tüm bilgilerin aktarıldığı kendi içinde tutarlı bir mekanizmadan oluşur. Böylelikle gerekli verilerin hesaplanmasının zor olduğu durumlarda sonucun tutarsız olması imkânsızlaşıyor. Ayrıca ilk başta isimleri geçen Vinay ve Rosenthal gibi hocaların yapılan tüm işlemlerin üzerinden geçip teyit ettiğini de göz önünde bulunduracak olursak sonuçların oldukça güvenli olduğunu söyleyebiliriz.

Kısacası, miras kayıtlarının gelir dağılımındaki yerini belirleyebilmek için ayrıntılı verilere ulaşmak bu araştırmanın en temel amacı. Bunun için yukarıda kısaca belirttiğim, yöntemin sadece küçük bir parçasını oluşturan kuralların bütünü, bu ampirik çalışmanın temelini oluşturuyor. Öte yandan her araştırmada olduğu gibi bu araştırmada da birtakım zorluklarla karşılaşıyoruz.

Zorluklar

Temelde miras kayıtları ve vergilendirme sistemi üzerine kurulu bir ağı çözmeye çalışırken sıkça rakamların arasında kaybolup arşivin tozlu belgelerini inceliyoruz. Ancak fiziksel koşullardan öte en büyük zorluk sanırım el yazılarını okumak ve çözmek oluyor. 1940’lı yıllarda kayıt altına alınmış ve çoğu el yazması olan bu belgelerin deşifresi oldukça zaman alıyor. Ayrıca bazı beyannamelerin, hangi tip olduğunu çözmek, anlayabilmek yani sınıflandırmak da zaman zaman güç oluyor. Birlikte çalıştığımız hocaların uzmanlıkları sayesinde çoğu zaman bu sorunların üstesinden gelebiliyoruz. Ancak arşiv belgelerindeki tutanakların çeşitleri sıklıkla belgenin dış görünüşünden anlaşılsa da, kimi zaman kendisini saklayabiliyor. Dolayısıyla temel hukuk kuralları göz önünde bulundurulmadığında böyle bir belgenin yanlış kaydedilme olasılığı ortaya çıkmaktadır. Burada yine hocaların tecrübesi, belgenin kimliğini ortaya çıkartılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Tüm bunlara ek olarak, varislere kalan servetin hesaplanmasında yapılmış olan işlemlerin kimi zaman arşiv belgelerinde hatalı kaydedildiğine şahit oluyoruz. Bu durumda gerekli hesaplamalar ayrıntılı bir biçimde yapılarak kaydedilmelidir.

Sonuç olarak, araştırmaya mutfağından bakıldığında, ampirik verilerin önemi ve uzun vadede sağladığı analiz alanı yakından gözlenebilir. Sabırla ve hassasiyetle yürütülen bu çalışmada, içinde yer aldığım Paris ayağı sadece bir örnek teşkil edebilir. Aslında sadece Paris’te, 1942 yılında vefat eden kişilerin miras kayıtlarının hesaplanması bile yıllarca sürebilir. Bu çalışmanın uzun vadede oldukça çok veri, dolayısıyla da tutarlı bir analiz perspektifi sağlayan bir çalışma olduğuna inanıyorum. Buna kırktan fazla ülkeyi de ekleyecek olursak dünyadaki miras dağılımı ve eşitsizliğe dair önemli bilgiler elde edeceğiz.

Nazlı’dan kişisel izlenimlerine dair de bir cümle kurmasını istediğimde aşağıda okuyacağınız notu ve daha sonra da arşivde çektiği birkaç fotografı gönderdi.

Bu araştırmanın bir parçası olmak, sanki kocaman bir yapbozun ufacık bir karesini tamamlamaya çalışmak gibi, bir o kadar eğlenceli ve fakat meşakkatli. Ya da bazen kendimi uzun kuyruklar oluşturan, hiç durmadan çalışan karıncalara benzetirim, sanki bir adım öteye gidebilmek çok uzun ve zor gibi, ufuk hiçbir zaman görünmez, fakat sonuç ortaya çıktığında “oh be iyi ki emek vermişim dedirtir.

Nazlı Temir

Kasım 2014 Paris

pikettyarsiv

Sevgili Nazlı, bu not aynı zamanda size. Aralarından bu fotografı seçtim çünkü üzerindeki leke aynı zamanda bu kayıtları tutan memurun mürekkep hokkasına kimbilir neden çarpan kolunu, o gün dalgın ya da sinirli olup olmadığını, kayıtların ardındaki insanı sorgulatıyor bana.

Bitmiş işleri sevmem ya da Cogito’nun Bourdieu sayısı

Gezi’den beri elim varıp bir şey yazamamışım, sadece bitirmem gereken işlerin çokluğundan değil: olayların baş döndürücü hızından biraz, biraz da acil ahkam kesme, mevzilenme hevesleriyle bireysel görüşlere taşıyabileceklerinden fazlasını yüklemek korkusundan. Uzun süre yazmayınca insan uzun süre konuşmamış biri gibi gırtlağını temizleme ihtiyacı duyuyor.

 

O halde bir duyguyla başlayalım: Ben bitmiş işleri sevmem. Muhtemelen hata yapma ve düzeltememe korkusundan, vedalaşmak istemem yaptığım işlerle. Bu şekilde süründürdüğüm şeylerle dolu hayatım. Bir işi bitirdikten sonra uzun süre dönüp bakamam. Cogito’nun Bourdieu özel sayısıyla da öyle oldu, artık bir daha düzeltemeyeceğim bir hata görmekten korkarak uzun süre dergiye bakamadım. Dergi hazırlanırken yaşanan kırıp dökmeler, durup kalmalar, tereddütler oldu evet ama çalışma sürecinin kendisi güzeldi.

Bitmişi sevmem dedim ya, çıkan sayının değil üzerinde çalıştığım çıktının görseli uygun düşer

Bitmişi sevmem dedim ya, çıkan sayının değil üzerinde çalıştığım çıktının görseli uygun düşer

 

Bourdieu’nün çalışma arkadaşlarından, Louis Pinto geçtiğimiz yıl dersime misafir olduğunda Rusya’da katıldığı bir toplantıdan söz etmişti, merak edip arayınca internet sayfasında gördüğüm duvar resmini pek beğenmiştim, kapak için görsel ararken aklıma düştü. Kararı verdik, kapak hazırlandı (bu arada çalışmanın her aşamasındaki etkin desteği için Şeyda Öztürk’e şükran borçlu olduğumuzu söylemeden geçmeyeyim) bence pek de güzel oldu, ancak bitmiş işlerden huylanan yanım sormaya başladı: peki ama resmin altındaki PİTR yazısı ne demek istiyordu? Paranoyak yanım kaşınmaya başladı: ya tuhaf, kötü, berbat bir slogan ya da ırkçı bir örgütse? Bulduğum tanımlardan biri çok hoş bir tesadüfe ya da belki bilinçli bir yerleştirmeye işaret ediyordu: Pitr, Sanskritçe baba anlamına geliyordu (muhtemelen kimi zaman baba yerine kullandığımız pederle bağlantısı var). Hinduizm’de gerekli ayinlerle uygun şekilde toprağa verilmiş ata ruhlarını nitelemek için kullanılıyordu. Sosyal bilimlerde, felsefede, bazı isimler “babadır”. Bunun pederşahi anlamları ayrıca tartışılır. Kimi zaman bu babalara bağlılık sekter biçimler alabilir. Metinlerini kutsal kitap gibi okumak, her alanda sadece onu rehber olarak tanımak bu tür bağlılıklarda sık görülür. Öyle ki Bourdieu’yü anlatan en önemli belgesel olan Sosyoloji bir Dövüş Sporudur’un sonunda bıçkın banliyö gençlerinden biri, ismiyle kelime oyunu yaparak “C’est Bourdieu, ce n’est pas Dieu” ( Tanrı değil ya, Bourdieu) der.

Bunun özellikle uzak durmaya çalıştığımız bir tavır olduğunu söylemeye gerek yok. O halde neden bir tek isme odaklanan bir sayı? Cemil Meriç’in çok sevdiğim bir sözü var, Foucault’nun Türkçe’de alımlanmasıyla ilgili bir yazıda epilog olarak da kullandım:

“her yüzyılda yalnızca bir kaç kişi düşünür , geri kalanlar sadece düşünülenler üzerine düşünmeye çalışır”

Bourdieu’nün de bu isimlerden biri olduğu kanaatindeyim. Bu insanları düşünürken ve çalışırken takip etmeye çalışmak, herhangi bir zanaatın ustasını izlemek gibi bir şey: elini nasıl bir eğimle tutuyor, hangi malzemeden nasıl faydalanıyor, hangi açıdan bakıyor, hangi alete ne zaman başvuruyor? Yani derdimiz birine tapınmak değil, işimizi daha iyi yapmak, birbirimizle tartışmak, araştırma nesnemizle doğru ilişki kurmak. İşimizi bir bilme hiyerarşisi içinde kendimizi en yukarı yerleştirdiğimizi sanacak yanılsamalara kurban etmek değil. Bourdieu’nün derdi Bourdieucü bir sosyoloji yapmak değildi, bilimsel bir sosyoloji yapmaktı. Kısacası derdimiz Bourdieucü olmak değil, mümkün ve geçerli olduğuna kani olduğumuz tüm araçlarla çalışmak, düşünmek, araştırmak. Daha iyi ve daha çok anlamak için.

 

Derginin sunuş yazısı için

http://istifhanem.com/2014/04/04/cogito76bourdieusunus/

Bu arada Emrah ve Güney’e de teşekkür etmeliyim, üç benzemez olarak şaşırtıcı bir uyumla çalıştık.

Sosyoloji Neden Sinir Bozar?

[1]

Başbakan, Gezi parkı temsilcileriyle yaptığı toplantıda « aşırı bir sendikacı » olarak andığı DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu’nun olayın mimari proje olmaktan çıkıp sosyolojik bir olay olduğunu söylemesi üzerine çileden çıkmış, bir siyasetçi olarak sosyolojiyi de çok iyi bildiğini ifade etmiş. Başbakanı toplantıyı terk edecek kadar kızdıracak şeyi, basit bir megalomani atağına bağlayıp rahatlamadan önce ne olduğunu düşünsek mi ?

Doksanlı yıllarda İslamcı hareketi (bir çok başka adlandırması var kuşkusuz ve çok çeşitli ama o dönemde bu şekilde toparlandığı için böyle analım) analiz edenler arasında bunu A.B.D’nin Afgan direnişini de destekleyerek Ortadoğu’da Sovyetler’e karşı oluşturduğu Yeşil Kuşak projesine bağlayan siyasal analizler vardı.  Türkiye toplumunun kendi dinamiklerinden kaynaklanan veçhelerini inceleyenlerse sosyologlar olmuştu. Bu hareket konusundaki ilk genel değerlendirme, Ayet ve Slogan (1990) ile benim bildiğim kadarıyla Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji mezunu olan gazeteci Ruşen Çakır’dan gelmişti. Yine aynı bölümün öğretim üyelerinden sosyolog Nilüfer Göle’nin Modern Mahrem’inin (1991) çıkışından sonra nasıl hedef alındığını, İslamcıları meşrulaştırmakla suçlandığını, tehlikeli addedildiğini biliyoruz. İslamcılığı bir toplumsal hareket olarak tanımlamak bile Cumhuriyet’e bir tür ihanet olarak değerlendiriliyordu. 2. Cumhuriyet tartışmalarının büyük bir bölümü de bu eksende cereyan etti. Sosyologlar bu minvalde, İslamcı hareketlerin toplumsal zeminini anlamaya çalıştıklarından hedef tahtasında oldular. Gezi direnişinin içinde de yeni bir toplumsal hareketliliğin çekirdeğinin gözlemlenebilmesi, tümünü doğrudan ve toptan 1. Cumhuriyet  kalıntılarının direnişine havale ederek kestirmeden ve ihtiyaç olduğu üzere acil bir etiketlendirmeye kalkışanlar için gerçekten sinir bozucu.

Polis şiddetinin boyutlarını akıldışı bir baskıcılığın sonucu olarak ya da doğrudan polisin örgütlenme ve çalışma, motive edilme şekillerindeki milliyetçi-muhafazakâr, « raison d’Etat »ya karşı duran herkesi vatan haini olarak görüp ezmeye kodlu bir kurum kültürüne değil de bir yönetişim stratejisine bağlı olarak düşünmeye çalışırsak (ki bu ikisi kimi durumlarda örtüşebilir ) ne görebiliriz? Milyonlarca dolarlık bir projenin işleyiş çarklarını tıkayan yılanın başını küçükken ezmeye , kitle desteği alamayacak « marjinal » bir grubu, Amerikalı muhafazakârların deyişiyle « tree-huggers », ağaç sevicilerin gözlerini korkutup tez elden saf dışı bırakmayı hedefleyen, daha sonra şiddetin dozunu artırarak ortalama kentli duyarlılığının zaten yerlerde süründüğü varsayılan İstanbul’da insanların evlerinde kalıp olayları izlemeyi tercih etmelerini sağlamak ve bir yandan bu koşullarda sadece « kaybedecek bir şeyi olmayanlar » sokakta kalıp şiddet sarmalına dolanacakları için, kemik bir seçmen kitlesine, bakın işte sizin değerlerinizi savunuyoruz bu yozlaşmış bozguncu ittifakına karşı demenin bir yolu olacaktı[2], olmadı. Belki de barış sürecinin kendisinden aldığını varsaydığı oyları geri çağırıyordu[3]. O kadar çok komplo teorisi ve spekülasyon seferber edildi ki artık ne söyleseniz, nihayetinde dahil olduğunuz varsayılan cephenin en uç yanıyla bir tutulmanıza kadar gidiyor işler. Bir de tabii benzetmeler; onlara kısa vadeli çözümlemelerde ihtiyaç duyuyoruz çünkü, “olay”ın biricikliği henüz tanımlanamamışken, aşina bir alemde yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Benim için de ilk tepki böyle oldu. Altmışlı yılların sonunda, California’da Berkeley kampüsünün kıyısındaki bir arazinin hikayesi ve bir de Fransız banliyölerindeki ayaklanmalar. Tarihsel olarak çok ayrı noktalarda duruyorlar ama birlikte Gezi’de yan yana gelen hareketlilikler de öyle. Pokerdeki beş benzemez gibi: kaybetmeye mahkum gibi görünüyor, bak işte biz demiştik demeye herkes hazır, ama ne demişler, galip sayılır bu yolda mağlup.

Altmışlı yılların toplumsal bereketi malum. Batı toplumları için 68’de simgeleşen ancak altmışlı yılların bütününe yayılan mücadeleler sonucu gerçekleşmiş kültürel dönüşümü verili bir hâl olarak kabul edenler açısından bu karşı-kültür hareketlerinin boyutunu incelemekte fayda var. Çünkü  hak ve özgürlükler konusundaki mücadelelerin tarihsel boyutunu göz ardı etmek, Türkiye’de çoğulcu bir demokrasi imkanının ufkunu, sönmüş Avrupa Birliği yıldızlarıyla  sınırlıyor. 1969 yılında California’da Berkeley kampüsü yakınlarındaki otopark yapılması planlanan bir araziyi  işgal ederek People’s Park’a  (Halkın Parkı) dönüştüren Berkeley öğrencilerine ateş açılması sonucu bir kişi ölmüş, bir kişi de gözünü kaybetmişti. Bu olaylardan bir süre önce seçim kampanyasına hazırlanan California valisi  Ronald Reagan, Berkeley kampüsü için «komünizm sempatizanları ve cinsi sapıklar için bir cennet» tanımlamasını kullanıyordu. Birkaç ay sonra dört beş kişilik kalabalıklara bile müdahale eder hale gelen polis, Vietnam’da denenmiş biber gazıyla kitle kontrolü yöntemlerine  Amerikan topraklarında ilk kez başvuruyordu. Berkeley in the Sixties belgeselinde bu olay hakkında konuşan görgü tanıkları, kampüse yaklaşan  helikopteri gördüklerinde gözlerine inanamadıklarını, atılan biber gazının rüzgarla tüm şehre yayıldığını, okullardaki çocukları bile etkilediğini söylüyorlar. Haber bültenlerinde şu cümle kuruluyor: “the world is watching us”.

People's Park'ın 39. yılını kutlama etkinliklerinin afişi

People’s Park’ın 39. yılını kutlama etkinliklerinin afişi

Fransa’nın sabık başbakanı Nicolas Sarkozy, 2005 yılında Fransa’yı alt üst eden ayaklanmalar sırasında, « racaille » sözcüğünü kullanınca ortalık birbirine girmişti. Çapulcuya çok yakın bir kelime, ayak takımı gibi bir şey. O dönemin siyasi yorumcuları 2007 seçimleri yaklaşırken bu olayı demirden bir yumrukla çözemezse şansının azalacağını, o nedenle sertleştiğini söylüyorlardı. Bizdeki çevik kuvvete karşılık gelen CRS’ler tehlikeli addedilen mahalleleri kuşatıyor, jandarma güçleri devreye sokuluyordu. İçişleri Bakanı Clichy-sous-bois’ya giderek olaylar sırasında ölen iki gencin ailesini ziyaret ettiği sırada Clichy Camii’ne  gaz bombası atılıyor ve aileler görüşmeden çekiliyordu. Savcıların bir kısmı olayları uyuşturucu kaçakçılarının ve İslamcı köktencilerin « koordineli » çabalarının sonucu olarak nitelendiriyordu. Aynı anda BBC olayları, Fransızların, göçmen gruplar arasında etkisini artıran İslami dalgaya tahammülsüzlüklerinin bir sonucu olarak değerlendiriyordu. Ulusal kanallar, yakılan arabalar konusundaki haberlerde bir otosansüre gittiler. Başbakan Erdoğan o ayaklanmaların Fransa’daki başörtüsü yasağından kaynaklandığını söyleyince Fransız Başbakanından « hiç ilgisi yok » gibi bir cevap aldı. İran Fransa’yı azınlıklarına saygılı olmaya ve insan haklarını korumaya davet etti. Sonunda işler sıkıyönetim ilanına kadar gitti.

lemond-karikatur

Fransa demişken Le Monde’da çıkan sevimsiz karikatürle devam etmek isterim. Plantu s ‘est planté, Plantu çuvalladı gibi bir kelime oyunu yapmaktan da kendimi alamayarak . Klasik ikili kutupların hazır şablonunu  dayayıp çizmiş. Bir yanda çirkin resmedilmiş İslamcılar diğer yanda Atatürk resmi altında toplanmış laikler. Gezi’yi barış sürecine karşı bir komplo gibi okuyanların bakış açısı da aynı karikatürün ters yüz edilmiş hali gibi. Hegemonyasını kaybetmiş beyaz Türkler’in saldırısı altında savunulması gereken demokrasi gücü AKP. « Başka türlü bir şey » isteyenler bu karikatüre sığmıyorlar. Söylem kırıcılık kapasiteleriyle herkesin ağzını açık bırakan Mustafa Keser’in askerleri mesela. Şehir hakkının kentsel dönüşüm adı altında gasp edilmesine direnen alternatif gruplar, yurttaşlık haklarına saygı dışında, devletin « şiddetin tekelini elinde bulundurma » meşruiyetini zedeleyen, toplumsal sözleşmeye zarar veren (en ilkel haliyle güvenliğim karşılığında vergim) sınır aşımı dışında iktidarla meselesi olmayanlar, bir ağacın altında oturup bedava bir nefes almak isteyenler, hemcinsini sevdiği için dövülmek, aşağılanmak, kapatılmak istemeyenler ve daha niceleri. Kimilerinin ulusolcular için bir Truva Atı olarak korktuğu, kimilerinin burjuva bebelerinin eylemi olarak küçümsediği Gezi’nin çoğulluğu onu yaşayanların anlatacaklarıyla zaman içinde keşfedebileceğimiz, şimdilik bir ipucu şeklinde kalan bir ümit.

Direnişin ilk resimleri internette yayılmaya başladığında yayılan,  polislere kitap okuyan insanların resimleri beni de rahatsız etmişti. Küstah bir tavırdı benim ilk gördüğüm, «kıroyum ama para bende»nin zıt kutbunda, «savunmasızım ama kültür bende» diyen, polisleri aşağılayan bir tavır. Sonra gitar ortaya çıktı ve piyano ve yoga. Kültür sermayesi yüksek bir kesimin savunma silahlarıydı aslında bunlar.  Başka bir düzlemde gecekondusunu yıkımdan bayrakla korumaya çalışanlar gibi, bedenlerini en meşru simge saydıkları bayrakla savunanlar gibi. İtiraz sözünü  komik ve «zeki» (orantısız zeka meselesi başlı başına bir yazı konusudur) bir biçimde kurmaya fırsatı olamamışların duvarları donattığı küfürler  gibi[4]. “Kahrolsun bağzı şeyler” gibi. Şiddet çok geniş bir yelpaze ve sınırları sadece çıplak güç kullanımıyla, iktisadi zorla değil, toplumsal/siyasal müzakerelerin, münazaraların sonuçlarıyla çiziliyor. İyiliğin ve kötülüğün tanımları gibi.

Şiddet demişken, polis şiddeti ve buna direnme biçimleri dışındaki en büyük tartışmaya da bakalım: özellikle baş örtülü kadınlara yapıldığı söylenen saldırılar. Kabataş’ta başörtülü bir kadına saldırı iddiasını şahit olmadıkları halde kestirmeden yalanlayanlar oldu. Olay tam bir açıklığa kavuşmuş değil, ama olması bu kadar imkansız mıydı? Bu ülkede her türlü yanlışlığın kaynağı olarak  kadın bedenini işaret eden, kadınları fazla çıplak ya da gereksizce örtülü ya da örtülü ama cazibeli olmakla suçlayan, binlerce kadının dövüldüğü onlarcasının öldürüldüğü bir ülkede yaşamıyor muyuz biz ? Kötülükleri hep «ötekilerin» üzerine atıp kendi kendimizi kutsamak dışında ne yapmış oluyoruz? Kendi haklılığımızın sesinden emin olmak güzel ama kendimize hayranlığın büyüsüyle diğerlerini aşağılamak Başbakan’da kibir adıyla yargıladığımız şey değil mi? Gezi arazisi, el konulmuş bir Ermeni mezarlığı değil mi? Gezi’nin içi ve dışı bile iyilik ve kötülük mekanları olarak yaftalanmadı mı?

Fiziksel şiddet geri çekildiğinde (öyle umarak yazıyoruz), birbirini el yordamıyla tanıyan bir kitle kalır mı acaba, Gezi parkının içinin kimi zaman insana pes dedirten, ama ortaklaşa yaşamın gücü sayesinde mutlaka gerçekçi yanları da olan cennetvari tasvirleri gibi. Bu daha başlangıç mücadeleye devam diyenlerin bir kısmının hedefi hükümeti düşürmek belki ama başka bir kısmı da nihai bir zafer hedefi koymadan, iktidarı hükümetten, devletten ibaret sanmadan, toplumsal kazanımları mümkün kılan şeyin sürekli bir mücadele hali olduğunu vurguluyorlar. Belki daha azlar ama artık «sosyolojik olarak» varlar, oradalar, birbirlerini buldular. Muhtemelen kısa vadede sesleri büyük sloganların arasında duyulmayacak, muhtemelen es geçilecekler, ama artık oradalar.

Nazlı Ökten

PS: Gezi’yi yaşayanlar anlatmaya başladılar bile. Aşağıdaki bağlantı sizi bunlardan birine götürecek

Anne kusura bakma artık uslu değilim direniyorum.


[1] Başlığı atarken sosyoloğu sinir bozucu kişi olarak tanımlayan Bourdieu’ye de bir selam verelim.

[2] Mesela Erdoğan sevgisiyle ünlü bir tanıdığım (ailesindeki diğer kadınlar gibi o da başörtülü değildir), televizyondaki görüntülere bakıp, “hıh, salınamadınız tabii oralarda istediğiniz gibi, adam efendi yine sabretti size” diyordu. Tencere tava seslerine sinirleniyor “yakışıyor mu hiç şimdi size koca koca insanlar” diye isyan ediyordu.

[3] Abla ne olacak bu işler böyle diye endişelenen bir taksi şöförünü sakinleştirmeye çalıştığımda bana aynadan kederle baktı : abla ben MHPliyim, biz devletimize bir şey olmasın diye düşünürüz dedi. Benden bir yaş büyüktü ama çok daha yaşlı görünüyordu. Kendisi Uludere’de, oğlu Şırnak’ta askerlik yapmıştı. Biz Karadenizliyiz diye gönderiyorlar biliyor musun dedi. Bir an sessizlikten sonra ekledi: biz MHP olarak karşı çıktık ama iyi oldu galiba bu süreç işi, Mayıs oldu oralarda kan dökülmedi, sahiden bitti galiba. İstatistikler kalabalıkları sınıflandırır ama insanları açıklayamaz, bir kez daha şahitlik ettim. Köşe yazarlarının vazgeçilmez kamuoyu yoklama araçlarından biri olan taksici anekdotuna da blog yazarı olarak başvurmuş oldum o da aramızda kalsın.

[4] Feminist kolektifin duvarlardaki küfürlere müdahalesini sevinçle karşılayanlardan olduğumu belirtmeliyim. Bir erkeğe hakaret etmek için bile kadınları hedef alan küfürler, nasıl kadın düşmanı bir ortamda yaşadığımızı bana bir kez daha hatırlattı.

Pierre Bourdieu gideli 11 yıl olmuş bile

Obituary, Türkçe’ye ölüm ilanı diye çevirebileceğimiz bir tür. İz bırakmış birinin ardından yazılan, onun özelliklerini, yaptıklarını, bıraktıklarını tanımlayan bir çeşit anma. Bu kelime nasıl çevrilebilir diye düşünürken vefat kelimesinin etimolojisini araştırdım: vefadan geliyordu. Bütün borçlarını ödeyen anlamında. Müteveffaya dair gibi bir şey. Birikim dergisi için yazmıştım. Bir arkadaş aracılığıyla, öldü, bizim için yazar mısın bir şeyler telefonu geldikten sonra masada düşünürken hava kararmıştı, bir tek masa lambasını açabilmiştim. Geç buldum çabuk kaybettim diye düşünerek hüzünlenmiştim. 24 Ocak’ta sene-i devriyesi nedeniyle yayınlayacaktım ama 2002’de yazıyı yazdığım ofisin bulunduğu bina 22 Ocak’ta yanınca öyle kalmış. O binanın hikayesini ileride yazmayı düşünüyorum, içimin sızısıyla birlikte bir kenara koyalım.

24. Ocak. 2002 Çarşamba gecesi Fransız sosyolog ve eylemci Pierre Bourdieu Paris’de bir hastane odasında 71 yaşında kanser yüzünden hayata veda etti. Ölümünün ardından Fransızlar ikiye bölünmüş durumdalar. Bir grup, Fransa’nın düşünsel ve muhalif hayatı için büyük bir kayıptan söz ederken başka bir grup onu bir sosyolog değil bir militan olmakla suçluyor. Bourdieu, söylenenler kadar söylenmeyenlerin de önemli olduğunu düşünenlerdendi. Sosyolog sürekli olarak biliminin sınırlarını aşmaya davet edilir diyordu, gündelik peygamberliklerden, geleceği görmenin ödüllerinden kaçınmak zor olduğu kadar, meydanı sahte bilimin tın tın eden boşluğuna  bırakan sessizlik de yanlış. İnsan, şu ya da bu biçimde daha iyi zihinsel araçlarla donanmış ise, başkalarının göremediğini görüyor, düşünemediğini düşünüyorsa çıkıp konuşması, kalemi eline alıp yazması gerekmez mi? Günter Grass, Bourdieu ile yaptıkları bir söyleşide, içine atarsa insan, ülser olur diyor. Hatta Bourdieu, Grass’dan birlikte Alman ve Fransız entelektüel geleneklerini sürdürüp “çenelerini kocaman açmayı” talep ediyor. Bilim adamının yansızlık ve mesafe adına susması, toplumsal bir ülsere mi neden oluyor yoksa? Bourdieu, herşeye rağmen kendisinden bir entelektüel olarak söz edilmesinden hoşlanmıyordu; “militan araştırmacı” kendisini tanımlama biçimiydi.Fransa’nın güneyinde bir posta memurunun oğlu olarak dünyaya gelen Bourdieu, her tür elitizmle mücadele etmek için kişisel nedenlere de sahipti. Tam da kendisini Fransa’nın küçük bir köyünden, ülkenin kalbi  sayılan Paris’in ve dünyanın en saygın bilim adamlarından biri kılan eğitim sisteminin, toplumsal yeniden üretimdeki rolüne odaklanıyordu çalışmalarının esası.

Pierre Bourdieu, bilimsel mesafeyi hayata değil, kendi yanlılığına mesafe olarak algılayan bilim adamlarındandı. Deleuze, Derrida, Foucault’nun yetiştiği kültürel iklimden, Zola’dan Sartre’a uzanan bir kuşağın son mirasçılarından biri. Henüz bıkkın ve yorgun bir alaycılığın pençesinde inancını yitirmemiş bir kuşak. 2001 yılında Pierre Carles’ın onun hakkında yaptığı filmin adı birçok şey söylüyor aslında: Sosyoloji bir Dövüş Sanatıdır (La Sociologie est un sport de combat). Hayatının son yıllarını toplumsal mücadelelerde bizzat taraf olarak geçiren, bu nedenle de ağır eleştirilere uğrayan sosyolog, Fransız kamuoyunun temel entelektüel figürlerinden biriydi. Demiryolu işçilerinin grevinde bizzat yanlarında olmaktan, belgesiz göçmenlerin sınırdışı edilmesine karşı çıkmaya, 1980’de Fransa’da cumhurbaşkanlığına adaylığını koyan komedyen Coluche’ü desteklemekten, Cezairli entelektüellerle dayanışmayı amaçlayan uluslararası bir komite kurmaya, Mc Donalds’a karşı José Bové’yle ortak hareket etmeye kadar, kamusal sahnenin her köşesinde varolan biri.

Fransızları her geçen yıl esir alan bir ölçüt, eleştirilerin ağırlığına karşı koruyordu onu: Atlantik Okyanusu’nun öte yanında, Amerika kıtasında tanınıp saygı görüyor olmak. Bu eğilim, dünyada bilgi üretimine yapılan yatırımlarda en önemli paya sahip olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, tüm ülkelerden gelen bir beyin göçünü emmekle kalmayıp, neyin meşru bilgi olduğuna dair temel ölçütlerin de ağırlıklı olarak belirlendiği yer olması itibarıyla – Türkiye gibi kendi dilinde bilim yapmanın olanaksız hale geldiği ülkelerdeki kadar baskın olmasa da-  şaşırtıcı olmasa gerek. Fransızların yurtdışına ihraç etmekle övündükleri en önemli şeylerden birinin düşünceler olduğunu gözönünde tutarsak,  Bourdieu, son yıllarda bu alanda en çok saygı gösterilenlerden biriydi. Sadece A.B.D’de değil, Kuzey Avrupa’da da sosyolojinin yeniden silkinmesinin öncüsü olarak görülen Bourdieu, yirmiyi aşkın kitabının her biriyle bu alanda silinmez izler bıraktı. Sosyolojinin üç babasının, Marx, Durkheim ve Weber’in uzlaşmaz sanılan farklılıklarını, kendi sosyolojisinde bir zenginlik haline getiren Bourdieu, özellekle de eğitim sisteminin, sınıfsal yapının yeniden üretimi üzerindeki belirleyici rolüne dair ve sosyolojinin kendi üzerine düşünmesini kışkırtan çalışmalarıyla tanındı. İnsanı, toplumsal determinizmin hapisanesine kapattığını, fazla sıkı örülmüş bu yeniden üretim ağının değişime ve özgürlüğe alan tanımadığını, karamsarlığı ve çıkışsızlığı beslediğini söyleyerek kendisini eleştirenlere şuna benzer bir şey söylüyordu: “toplumsal yeniden üretim yasası örneğinde olduğu gibi, sosyolojik çözümlemenin büyü bozucu ve hareketi kısıtlayıcı etkisinden şikayet etmek, yerçekimi kanunu bulanı, uçma hayalini kırmakla suçlamaya benzer”.

Philippe Corcuffe’e göre, Bourdieu’nün sosyoloji geleneğini yeniden canlandıran adam olarak görülmesinin en önemli nedenlerinden biri, toplum bilimleri alanında, kuramsal hedefler ile farklı araştırma araçlarının (istatistik, antropolojik görüşme, tarihsel malzeme vb.) kullanımını ve birbirinden çok farklı araştırma sahalarını (Güney Fransa’da evlenme stratejileri, Kabiliye toplumu, okullar, müzeler, zevkler, siyasal temsil, üst düzey bürokrasi, hane vs.) eserinde güçlü bir biçimde birarada bulundurmasıdır. Teorisi sahadan, sahası teoriden beslenen ve bu akışın kesilmesine izin vermeyecek bir disiplin içerisinde çalışmıştır. Her saha için yeni yöntemler icat etmek gerektiğini, onaylanmış bir kuramın bilindik bir teknikle her sahaya uygulanabileceği düşüncesinin yanlışlığını vurgulamaktan vazgeçmemiştir. Türkiye gibi ülkelerde, yurtdışında kabul gören modellerin uyarlanması sırasında çekilen sıkıntılar, bu ısrarın ne denli haklı olduğunu ortaya koymaktadır. Bir toplum ya da bırakınız toplumu bir grup için geçerli olan araştırma yöntemleri, bir başkasında zorlayıcı olabilmektedir. Ancak bundan muradımız, kaba bir kültürel görelilik değil, Bourdieu’nün vurguladığı şekliyle saha koşullarının özgünlüğüdür.  Temel eserlerinden biri olan La Distinction‘da kullandığı tekniklerden sadece birini örnek gösterelim: dilin sınıfsal belirlenimi üzerinde çalışırken emekli bir Fransızca öğretmenin 20 yılı aşkın bir süredir sakladığı sınav kağıtlarının üzerine yazdığı notları inceler ve bunları öğrencilerin sınıfsal kökeni ile karşılaştırır.

Loïc Wacquant, Bourdieu sosyolojisinin ana katkısını, maddesel ve simgesel iktidar arasındaki mesafe ve bağımlılık, çakışma ve suç ortaklığı ilişkisinin dolayımlarını ve inceliklerini her tahakküm yapısında gösterebilmesi olarak özetler. Eğitimin modern toplumdaki rolünün önemi ise, verilen her diplomanın, topluma yeni seçkinler kazandıran bir geçiş ayinini taçlandırmaktan ziyade, yeni bir tür sınıf hakimiyetinin meşruiyetine duyulan inancın toplu halde üretilip tazelendiği bir anı simgeleyen bir nesne olmasıyla açıklanabilir.

1996 yılında Atina’da, Yunan İşçi Konfederasyonu’nda yaptığı konuşmada, neo- liberalizmin hakim söyleminden örnekler verirken, Fransa’da artık “Patronlar”dan değil “ulusun taze ve canlı güçlerinden” söz edildiğini, “işten çıkarma” yerine “fazla yağları atma” denildiğini (sağlıklı bir bünye ince olmalıdır!), Alcatel’in 2000 kişiyi işten çıkarmasının “Alcatel’in cesur sosyal planı” olarak tanımlanmasını örnek verirken “Esnek” kapitalizmin söyleminin, tüm dünyayı özgürleştirecek evrensel bir mesaj olarak iletildiğini gösterir.Başını çektiği  Raison d’agir hareketinin yola çıkış  bildirisinde hakim söyleme karşı çıkan araştırmalara, çalışmalara, düşünümlere, çözümlemelere daha fazla toplumsal ve siyasal güç kazandırma ve “Akıl çemberi”nin sadece liberal think tank ler, piyasa iktisatçıları ve her tarafta karşımıza çıkan medya entelektüelleriyle sınırlanmadığını gösterme ihtiyacı vurgulanır. Altı çizilen noktalardan biri de, neo-liberal yayılmaya karşı entelektüel direnişin, gerici ve olumsuz bir tavır gibi görülebilme tehlikesine karşın, amaçlanan şeyin, farklı alanlarda bir dizi bilimsel-siyasal yönelimi besleyen yapıcı bir girişim olduğudur.  Türkiye bağlamında da düşündüğümüzde neo-liberalizmin, her yeniliği ilerlemeyle ve her karşı koyuşu tarihin ileri akışını engellemeyle bir tutan belli bir tür modernist söylemle çakıştığına ve bunun da bir biçimde milliyetçi-muhafazakarla örtüştüğüne tanık oluyoruz; buna bir de totaliter deneyimin yansımalarından yaka silkenleri ve devrim yoksa hiçbir şey yok diyenleri ekleyince, toplumsal atalet ve bir tür politika üretememe halinin neredeyse kaçınılmaz hale gelmesi şaşırtıcı değil.

Küreselleşme karşıtı tavrı, elbette ki milliyetçi bir kapanmayı değil, tam tersine toplumsal mücadele güçlerinin uluslarası bir dayanışmasını zorunlu kılmaktadır. Ulus-devleti iktisadi gücün kontrol mekanizmalarının temel kaynaklarından yoksun bırakan büyük uluslarası örgütlenmeler karşısında, örneğin aralarında Fiat, British Petroleum, Rhône Poulenc, Daimler Benz’in de bulunduğu 50 uluslarası şirketten oluşan Investment Network gibi şebekeler (ya da ağlar) karşısında, geleneksel mücadele yöntemleriyle yola devam etmenin olanaksızlığını vurgularken, siyasetin bir onarıma, bir yenilenmeye ihtiyacı olduğunu şiddetle savunuyordu. Genelde toplumsal aktörün, haydi oyuncunun diyelim, oyunun kurallarının kendisinden çok ötede bir yerlerde, ulaşılmaz bir zirvede belirlendiği hissiyatıyla hareketsiz kılınması, bugünkü dünyanın, mümkün olan dünyaların en iyisi olduğuna değilse de mümkün olan tek dünya olduğuna dair inancı da beslemektedir (ya liberalizm ya barbarlık!). Bourdieu, çok uzak ve erişilmez gözüken bu yeni güç mercilerinin, geleneksel güç mercilerine ne yöntemleri, ne eyleyenleri açısından benzediğini, sadece iktisadi değil, askeri, siyasal, bilimsel, kültürel ve teknolojik sermayeleri de ellerinde toplamaları nedeniyle özellikle medyanın sağladığı simgesel tahakküme sahip olduklarını hatırlatırken, toplumsal mücadelenin ve siyasetin neden boyut değiştirmesi gerektiğini de gözler önüne seriyordu. Avrupa’daki toplumsal hareketlerin ortak noktalarına dikkat çekiyordu: geleneksel siyasal seferberlik biçimlerini (özellikle de Sovyet tipi komünist partileri belirleyen özellikleri) reddetmeleri, ilgilenen herkesin doğrudan katılımını cesaretlendirmeleri, bu anlamda liberter geleneğe yakın durmaları, hareketin tekelleştirilmesine karşı çıkmaları, aygıtın hafifliğiyle nitelenen, ve eyleyenlere etkin özne rolünü benimseme olanağı veren öz-yönetimci örgütlenmelerden ilham almaları, onları siyasal müdahale tekelini talep eden siyasal parti modellerinden farklı kılıyordu. Toplumsal hayatın iş, sağlık, lojman gibi belirgin ve somut hedeflerine yönelik doğrudan eylem biçimlerini benimselemeleri ve temel ilke olarak dayanışmayı kabul etmeleri, ortak noktalarını çoğaltıyordu. İşte bu nedenle, ilk aşamada birleşik bir Avrupa sosyal hareketini öneriyordu: birbirinden ayrı ayrı süregiden hareketlerin, katı bir örgütlenme modeliyle değil, zaten içerdikleri esnek mücadele deneyimlerinin birleştirilip zenginleştirilmesiyle oluşturulacak uluslarası bir dayanışma. Farklı deneyimlerin, bakış açılarının ve programların çeşitliliğinin gözetileceği, tahakküm ve indirgemeden uzak durularak, bireylerin ve grupların biraraya getirileceği bir tür ağın oluşmasının, sendikaların ya da partilerin tek başlarına karşılık veremeyecekleri sorunlara küresel bir çözüm getirebileceğine inanıyordu. Hedef “birleşmeden biraraya gelmek”ti. “Solun solu” olarak tanımladığı bu hedefin, Avrupa’yı içine sıkıştığı “Blair-Jospin-Schröder” üçgeninden çıkaracağını umut ediyordu.

Bourdieu, kuşkusuz bu konularda fikir yürüten ilk kişi değildi, ancak tüm Avrupa ve A.B.D çapında böylesi bir bilimsel saygınlık düzeyini kanıtlamış olup da militan mücadelenin içinde olmak itibarıyla tekti (Bu anlamda A.B.D’de Chomsky ile paralel değerlendirilebileceği kanısındayım). Kendisinin Collège de France’daki bir dersinde genelde sosyologlar için söylediği gibi “sinir bozucuydu” (le sociologue énervant).

Bourdieu, birçokları için gerçekten sinir bozucuydu. Fransa’da saygınlığı ve büyüklüğü kanıtlanan bilim adamlarına sadece kendilerine ait bir tür makam veren ve halka açık ders yapılan Collège de France‘de ders vermesinin yanı sıra burada Avrupa Sosyoloji Merkezi’nin yöneticisi konumundaydı. Dünyanın tüm üniversitelerinde referans gösterilen 20yi aşkın kurumsal anlamda bilimsel-sosyolojik kitabı ve yönettiği ve yazılarını yayınladığı Actes De la Recherche en sciences sociales isimli derginin dışında bir de başını çektiği Raison d’agir adlı hareketin manifestoları sayılabilecek militan tavırlı kitapçıkları bastığı Liber/Raison d’agir adlı bir yayınevi kurmuştu. Antimedyatiklerin en medyatiği olmakla, bilimsel saygınlığını militan hedeflerini gerçekleştirmek için kullanmakla eleştiriliyordu. Aslında bir anlamda güç kullanmakla eleştiriliyordu.

Aslında Bourdieu’nün gerek sosyolojik gerek siyasal katkısı ile ona yönelik -sağ ve sol- eleştiriler arasında bir paralellik söz konusu. Bunu iki aşamada değerlendirebiliz: Foucault, iktidarın bireysel ve toplumsal hayatın en derin köşelerine bile sızmış olduğunu öğretti bize, ancak Foucault’nun bir tür  okumasından kaynaklanan, siyaseten doğruluğun, haklılığın bir tür güçsüzlük, eziklik haliyle tanımlandığı bakış açısıyla, Sovyet ve Çin deneyimlerinin ağızlarda bıraktığı kötü tat birleştiğinde, kendisini solda tanımlayanların önemli bir bölümünü bir tür iktidar korkusu sardı. Bourdieu, bir sosyolog olarak teorisinde iktidarı sobeledi ve bir yurttaş olarak ona karşı koyma edimini sahiplendi; bu edim sırasında güç sahibi olmaktan korkmadı. Her edimin, her eylemin bir tür şiddet içerdiği düşüncesinin beslediği atalet, nihai amaç olarak sadece devrimi tanımanın sonluluğuyla beslendiğinde toplumsal muhalefet güçlenip palazlanamıyor besbelli. Toplumsal mücadelenin tarihsel bir süreç olduğunu ve kazanımlarından herkesin, ona karşı olanların dahi yararlandığını söylemek çok mu modernist bir tavır?

Bourdieu, elbette ki bir melek değildi: kendisine yöneltilen eleştirilerin belki de en önemlileri, Fransız düşünce hayatının en önemli dergilerinden Magazine Littéraire‘in ona ayrılan sayısında (No: 369, Ekim 1998),  François de Singly’nin yönelttiği eleştirilerdi. Singly, Bourdieu’nün aslında kolektif bir girişimin özel ismi olduğunu öne sürüyordu. Bourdieu’nün en önemli eserlerini birlikte yazdığı isimlerin ikinci plana atıldığına (özellikle de son yıllara kadar ondan uzak durmuş olan Jean-Claude Passeron’un), parlak isimlerin (Luc Boltanski gibi) bir süre sonra ondan uzaklaşmasının tesadüf olmadığına, La Distinction gibi tamamen zevklerin sınıfsal üretimini inceleyen bir eserde Veblen’den söz edilmediğine, en önemli kavramlarından habitus söz konusu olduğunda Norbert Elias’a referans vermemesinin tuhaflığına dikkat çekiyordu. Esprit dergisinin, kendisini popülistlikle suçlayan editörü Olivier Mongin’le, TV5’de yayımlanan Arrêt Sur İmage programında kendisine yer veren Daniel Schneidarmann’la giriştiği polemikler, eski çalışma arkadaşlarından bazılarının kendisini bir tür sosyolojik terörizmle suçlamaları, Fransa’da entelektüel kamuoyunu uzun süre meşgul etti. Ancak Bourdieu’nün (ve birlikte çalıştığı araştırmacıların) ortaya koyduğu eserin tartışılmaz katkısı ve siyasal girişimlerinin inkar edilemez yankısı, herşeye rağmen onu sarsılması zor bir bütün kıldı.

Pierre Bourdieu, Collège de France’daki son derslerinden birini bir tür oto-sosyo-analize, kendi kendisi üzerine düşündüğü bir seansa ayırmış. Aynı okullardan geçtiği, dolayısıyla kendi kuramını haklı çıkararak da aynı bilimsel seçkinlik düzeyinde bulunduğu Derrida, Deleuze ve Foucault’yu bir tür görececiliğe düşmekle eleştirdiği seansın bitiminde ayağa kalkmış ama salondakilerin kendisine soru sormalarına fırsat bırakmadığını anlayıp yeniden yerine dönmüş. Anlaşılan, kendisine sorabileceği tüm soruları sorarak ayrıldı dünyadan. Jacques Derrida, aynı lisede, aynı üniversitede okuduğu, Leibniz ve Heidegger tartıştığı, Cezair’de karşılaştığı Bourdieu için “yeri doldurulmaz bir dostu ve bir tanığı kaybettim” diyor. Tanıklara ve dostlara hepimizin ihtiyacı var: kendimizi ve olup biteni bilmek için. Bourdieu’nün 27 Haziran 1984 tarihinde kaybettiğimiz Michel Foucault’nun ardından söyledikleri, bana kalırsa bugün harfi harfine kendisi için söylenebilecek olanlar:

“Hakikat oyunlarının iktidar oyunları olduğunu ve tam da iktidar ve ayrıcalığın, iktidarların ve ayrıcalıkların hakikatini keşfetmek için çaba göstermenin bir ilkesi olduğunu herkesten daha iyi biliyordu…

(…) Ondaki eleştirel bakış, öncelikle kendi pratiğine uygulanıyordu ve bu nedenle de ne entelektüel edimlerinin nedenlerini ve güdülerini gizemli kılmaya, ne de onları gerçekleştirmek için etkilerini kötüye kullanmaya ihtiyacı olan yeni bir entelektüel türünün en katıksız temsilcisiydi”. Ne diyelim, darısı başımıza.

Nazlı Ökten

Çenesini Kapamayı Red Etmek ya da Tüm Soruları Sormuş Olarak Ölmek Birikim Sayı: 154

Tophane’deki işçi heykeli ya da Türkiye’de sanat: kolu kanadı kırık ama hayatta

Birikim’in 268-69 numaralı, Temmuz-Ağustos 2011 sayısı için yazmıştım. Sadece iki bağlantı ve bir de fotograf ekledim

isciheykeli

KOLU KANADI KIRIK AMA HAYATTA

Nazlı Ökten

“Halk, vesayet ve himaye altında tutulması gereken kocaman, fakir bir küçük çocuk değildir de nedir,” diye haykırıyordu içinden, “ve onu kahramanlık taslayan eski usul tiranlar yerine, seçkin birer hanımefendi olan kalpleri iyilikle dolu bu kadınların gözetmesi daha iyi değil mi?”

Robert Walser, Tanner Kardeşler

Yetmişli yılların sonlarına doğru bir tatil yöresindeki yazlık sinemanın sahibi Hasan’ın bir sansür makası değil ama bir sansür tahtası vardı: aileleri rahatsız edip kaçırabileceğini düşündüğü sahneler yaklaştığında projeksiyon aletinin önüne dayadığı bu tahta parçası sayesinde bir süre direnen Hasan, ertesi yıl seks filmleri furyasına teslim olan sinemasının, birkaç yaz sonra depoya dönüştüğünü gördü. Sinemacı Hasan, taksici Hasan’a dönüştü. Hasan’ı sansüre zorlayan resmi bir otorite falan yoktu ama o, sinemaya insanların cümbür cemaat gelmeye devam etmesi için güvenli bir ortalamada buluşmaları gerektiğini hesap ediyordu. Yıllara ve yeniliklere yenik düşen hesabı,  elindeki malzemeyle, alıcısını optimum bir sayıda tutmaya çalıştığı kısa bir süre için ona zaman kazandırdı.

TBMM Başkanı Cemil Çiçek 24 Temmuz 2011 tarihinde, Türk basınından sansürün kaldırışının yıl dönümü dolayısıyla bir mesaj yayımladı. Çiçek, Türk basınından sansürünün kaldırılışının yıl dönümünü kutlarken şunu hatırlatmadan edememişti: “Özgürlük, beraberinde sorumluluğu da getirmektedir. Basın organlarının vatandaşların hakları, kişisel hayatın dokunulmazlığı, terör ve şiddetin engellenmesi konusunda duyarlılıklarının, ülkemizde yayıncılık anlayışının gelişmesine hizmet edeceği inancındayım” [1]. Duyarlılıklardan ilk ikisinin evrensel meşruiyeti, üçüncünün sorgulanmadan kabulu açısından hazırlayıcı görünüyor.

Yasaklar, sansürler, Türkiye’de birlikte yaşamaya, mücadele etmeye, edemiyorsak yan yollar çizmeye alışık olduğumuz sınır çizgileri gibi görünüyor. Geçici bir süre esmiş gibi görünen özgürlük rüzgarlarının yerini uğultulu bir susturma çabasının aldığı hissi çoğumuzu sarıyor. Kimilerine göre, kurtulduğumuzu sandığımız “otoriter baba” geri dönüyor kimilerine göre eskisinden daha beter bir babanın eziyeti daha yeni başlıyor.

Tarihsel deneyim, düşünce özgürlüğü ve sanat üzerindeki baskıların otoriter rejimlerin temel özelliklerinden biri olduğunu gösteriyor kuşkusuz. Naziler, iktidara geldiklerinden sonraki birkaç yıl içinde, el koydukları sürrealist eserleri, zararlı sanatın örnekleri olarak, ibret için sergilemişlerdi. Picasso tablolarının biçimsizleşmiş yüzleri gösterilerek, sağlıklı bir nesil yerine istedikleri şey bu bozulma ve çürümedir işte diyordu, Nazi ideologlar ve bu düşünüş gündelik hayatın olağan mantığına son derece uygun görünüyordu.

Mehmet Aksoy’un İnsanlık anıtının yıkımı, henüz basılmamış bir kitaba getirilen yayın yasağı, Metis Yayınları ajandasını basmayı reddeden kitapçı zincirleri, geçtiğimiz yıl Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf’ın, “Eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum” sözleri, RTÜK’ün televizyon yayıncılığı üzerinde Demokles’in kılıcı misali sallanması, Banu Güven’in NTV’den ayrılışının ardından Başbakan’a “koridorun iyice daraldığını ve tavanın da basıklaştığını” bildirdiği açık mektup, çevirmen ve yayıncılar hakkında birbiri ardına açılan davalar ve benzerleri. Bu ve benzeri süreçlerin en etkin amillerinden biri de Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu.

Örneğin Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun dergilere sınırlama getiren kararı, Mayıs 2011 tarihli ve 01 sayılı “Harakiri” isimli derginin incelenmesi sonucunda; dergide yer alan bazı yazı ve karikatürize fotoğrafların 18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte olduğuna; bu sebeple söz konusu derginin 1117 sayılı Kanunun 3266 sayılı Kanunla değişik 4’üncü maddesindeki sınırlamalara tâbi olmasına oy çokluğu ile karar verdi. Aynı kurul, Beat kuşağı yazarlarından William S. Burroughs’un ardından “Fight Club/Dövüş Kulübü”nün yazarı Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adlı kitabını sakıncalı buldu.

William S. Burroughs, sansüre yabancı bir yazar değil; özellikle de en önemli kitaplarından Naked Lunch’un 1959’da Paris’te yayınlandığını, A.B.D’de ise 1962’ye kadar, müstehcenlik yasası nedeniyle yayınlanamadığını hatırlarsak. 1966 yılında Massachusetts Yüksek Mahkemesi’nce aklandığı dava, A.B.D’deki son büyük edebi müstehcenlik davası olarak biliniyor. Yazar, 1962 yılında Edinburgh’da yapılan Uluslarası Yazarlar Konferansı’nda yaptığı konuşmada, sansürün üç tarihsel biçimini sıralıyordu: Ortaçağ’da sansür otoritesinin Katolik Kilisesi olduğu dönemde sapkın sayılan dinsel inançların, komünist ülkelerde siyasal düşüncelerin, günümüzde İngilizce konuşulan ülkelerde ise cinsellik içeren söz ve imgelerin yasaklara tabi olduğunu belirtiyordu.

CİNSELLİK, YASAK VE ARINMA

Burroughs’un sözünü ettiği bu üç biçimin ne şekilde içiçe geçtiğine bakmak, bize bir düşüncelik nefeslenme yeri açabilir mi? Türkiye’de muhafazakarlık söz konusu olduğunda, cinsellik, beden ve bunların temsilleri üzerindeki  baskıları ve çekinceleri, sansürleri ve otosansürleri, özellikle Müslüman bir ahlakın uzantısı olarak tartışıyoruz. Ahlaka mugayir sayılan davranış ve temsillerin alanının genişlemesini çoğu kez, yükselen İslami dalganın doğal bir sonucu olarak açıklıyoruz. Ancak bir çözümleme iddiasını taşıyan her düşünmede, doğallık, aşikarlık gördüğümüz her yerde neden ve nasıl sorusunu sormak zorundayız. Müslüman ahlakın hangi veçhelerinin, hangi dönemlerde, hangi kesimler tarafından ne şekilde gündeme getirildiği sorusunu sormadığımızda, bir dini ayakta ve hayatta tutan toplumsal işleyişi de görmezden gelmiş oluyoruz[2]. Bir anlamda dinin kendisini açıkladığı vahiy içeriği ya da geleneği dışında bir çözümleme alanı bırakmıyoruz. Cinsellikle ilgili “hassasiyetler” ve yasaklar söz konusu olduğunda, günümüz Türkiye’sinde dinsel kurallarla açıklamakla yetindiğimiz ahlakın harekete geçirilişini nasıl başka türlü düşünebiliriz?

Foucault için ahlak, siyasal olanla bireysel olanı bağlayıcı niteliktedir. Yurttaş ve devlet arasında, aile gibi, aşiret gibi, toplumsal grup gibi diğer bağlardan özgürleşmiş olarak kurulan ilişkinin varsaydığı kendinden sorumlu bireyin doğru davranışlarının güvencesi, ahlakıdır. Bireyi, egemen özne kılan ilişkiler ağının bütünü, kendini yönetenler, başkalarını yönetenler ve devletin yönettikleri arasında modern yönetme biçimlerini oluşturur. Liberal yönetişim tarzı, liberal öznenin davranışlarını şekillendiren bir kendini yönetme, kendine hakim olma ahlakını gerektirir[3]. Bireysel özgürlüklerin korunması hakkındaki liberal amentü, ancak gerekli etkili eğitim ve sağlık hizmetleri sağlandığında tekrar edilebilir. Liberalizmin özgürlükler alanı, tehlikeli bireyleri tanımlayarak, normalin dışına taşanların kendi kendilerini cezalandırmak tedavi etmek isteyecek “bilince” ulaştıkları bir öznellikler sistemini oluşturarak mümkün olur. Günümüzde birbiri ardına patlak veren siyasi skandalların cinsellikle doğrudan ilintisi, toplumu yönetme konumundaki bireylerin kendilerini yönetmekten aciz kalmaları, sağlıklı bir aile hayatına sahip olmamaları konusundaki şüpheyi merkez alır. Ari Adut [4] skandalın işlevlerinden birinin de toplumsal normları pekiştirmek olduğunu öne sürüyor. Cinsellik konusundaki normların pekişmesi açısından baktığımızda bu skandallar, ahlakın merkezine cinselliğin oturduğu bir sorgulamayla tartışılmaktadır.

Foucault, modern dönemde burjuvaların cinsellik aracılığıyla proleterleri kontrol altında tuttukları varsayımına karşı çıkarken, aslen burjuvazinin kendi sınıf bedenini koruma altına aldığını göstermek ister. Aristokrasinin, sınıfsal aidiyetinin sınırları kanla çizilidir. Kan bağlarıyla tanımlanmayan burjuvazi için cinsellik ve ilintili bedensel pratikler sınıfsal arınmanın esas aracı olacaktır. Burjuvanın cinselliği, aristokratın mavi kanına karşılık gelen bir korunma ve dışlama alanı oluşturacaktır. 1968 ve sonrasıyla simgeleşen cinsel özgürleşmenin bütünsel bir toplumsal özgürleşmeye karşılık geldiğini öne süren yaklaşım karşısındaki şüpheciliği[5] (neden şimdi, neden bu kadar çok söz ediliyor cinsellikten?) cinselliğin artan söylem alanını açığa vuran, ışığa tutan modern iktidarın nüfuz alanının genişlemesi şeklinde yorumlamasından kaynaklanır.

Cinselliğin modern çağda kendine has bir siyasi yükleminin kaynağı, beden disiplini ile nüfusun kontrolü arasındaki bölgede oluşturduğu kırılgan ve bir o kadar da doğurgan ilişkiler sistemidir. İktidar adını verdiği ağ, yönetmesi beklenen kitleyi üretmekle de mükelleftir. Örneğin bir ülkenin başbakanı üç çocuk yapılması gerektiğini söylediğinde, sadece kadınları eve bağlayan muhafazakâr görüşü yeniden üretmez, tek tek kadınlara ya da ailelere değil, genç nüfusu sermaye için çekici olabilecek bir insan kütlesine seslenir.

Cinsellik tertibatı, her türden bilgi ve pratikle birlikte normal mi anormal mi olduğumuzu,  nasıl normal olabileceğimizi ve nasıl normal kalabileceğimizi, birey için sağlıklı ya da  sağlıksız olanın, toplumun işleyişi için ne anlama geleceğini saptar.  Özgürlük katı kuralları ortadan kaldırırken yerlerini alacak olan hayalet toplumsal ilişkilerin üzerinde dolanacaktır. Bugün cinselliğin hayaletinin dolanmadığı bir kültürel ürün görmek gerçekten de çok güçtür. Burroughs, sansürle ilgili konuşmasında bütün reklam sektörünün karşılamadığı bir cinsel arzuyu kışkırtmaktan ibaret olduğunu belirtir. Ancak cinsellik tertibatı, cinsel birleşme etrafında oluşan kontrol mekanizmalarının çok ötesinde, özne-arzu meselesinin bütününe nüfuz etmiştir. Duygulanımlar, beslenme, sağlık, boş zaman, kısacası yaşamın bütününü bilginin kontrolüne geçiren bir biyoiktidar söz konusudur. Esas gücünü öldürmekten değil, yaşatmaktan alan bir iktidar. İşte bu iktidar biçimi için cinsellik, hayatın bütünü idare eden bir bilgi ağının omurgasıdır. Sağlıklı sayılmak için haftada kaç kez sevişmeniz gerektiğini gazete eklerinden okuyabileceğiniz günümüz toplumlarını hazırlayan süreçler, ulus-devletin sağlık-eğitim-askerlik üçgeninde tarihsel olarak dokunmuştur.

Kendi arzusuyla başa çıkmaya çalışan, kendi temiz alanını oluşturmaya çalışan bir burjuva kültürü, vatandaşını kendinden korumaya hazır bir devlet aygıtı. Karısını kızını aç sınıfların tehlikeli bakışlarından korumakla yetinenler bir yana, Allah’a götürenler dışında tüm yolları kapatılmış bir toplumsal depo oluşturmak için çırpınanlar bir yana, iyi yönetilmiş, küresel sermayeye doğru pazarlanmış bir vatandaş/tüketici/çalışan ordusunu küresel pazarda alabileceği en iyi yere yerleştirme iddiasındaki iktidar bir yana. İnsan bedeninin farklı disiplinler aracılığıyla siyasal anlamda yeniden üretimi, cinselliği sadece nerede, ne zaman, ne kadar üremek, kaç yıl yaşamak ve bedenine nasıl bakmak gerektiğini değil, nasıl hissetmek ve neyi arzulamak gerektiğini de buyuracaktır. Bu arzular elbette doğrudan cinselliğin kendisiyle ilintili değil, arzuların denetimi çok daha geniş boyutlu içermeler taşıyor.  Sanat eseri ise arzuyu sorgulamak için uyarıyor, kışkırtıyor. Peki sanat neden hem ilk hem en kolay lokma?

Sanat saf mıdır dokunulmaz mıdır?

Sanat alanında iş başında olan toplumsal güçleri ortaya çıkararak, sadece öznelliğe dayanan ve tadına varmadan başka amaç tanımayan saf ve çıkarsız zevk yanılsamasıyla mücadele eden bir yaklaşımın yol göstericiliğine ihtiyaç duyarsak, Pierre Bourdieu’nün sosyolojisine başvurabiliriz.

Sanat üzerine süregiden tartışmalar kültürel seçkinler arası bir simgesel sermaye mücadelesidir aynı zamanda. Hangi sanatın yüksek hangisinin bayağı olduğuna dair münakaşanın galibi kültürel meşruiyet alanında önemli bir yol kat edecektir. Artık bunları (yasakları) aşmak gerektiğini savunanlar karşısında bu aşmanın bir ihlal anlamına geldiğini öne süren bir direnç çıkacaktır. Weber’den mülhem meşruiyet kavramı, sanat alanından yola çıkarak, hakim değerlerin –tahakküm altındakiler de dahil- herkes tarafından kabul görmesini, böylece kendi tahakkümlerine katkıda bulunmalarını açıklar. Bu meşruiyet, aynı zamanda simgesel şiddetin de kaynağını oluşturur.

Ticari değerlere indirgenemeyen simgesel emtia (kültür, eğitim, estetik yeterlilikler) sadece parasal olanaklarla edinilemez: derinlere demir atmış, nesneleştirilmesi zor, belli yatkınlıklar gerektirirler. Bu yatkınlıklar bir tür matris olarak algılanabilecek bireysel ve sınıfsal habitusların bir parçasıdır. Kökeninde bulunan koşullanmaların mantığını yeniden üretme eğiliminde olan, kalıcı ve iletilebilir yatkınlıklar sistemi olarak tanımladığı habitus, kişinin ya da toplumsal grubun, sınıfın, yaşadığı toplumsal durumlarda bir dizi aşılama eylemi sonucunda içselleştirdiği ve bilinçdışı bir algılama ve eylem ilkesi gibi işleyen algılama ve hareket etme eğilimini açıklamaya yarayan bir kuramsal araç olarak görülebilir[6].

Bireylerin bütünleştiği bu yatkınlıklar sistemi, onların bir yerleştirmenin niteliğini değerlendirmeden, bir müzede yönlerini bulmalarına kadar uzanan bir yelpazede yeterliklerini belirler. Bir çevreye uygun olmanın, öyle davranabilmenin koşulu, bu yatkınlıkların habitus içinde olmasıdır. Bedenle bütünleşmiş bir alışkanlıklar, işaretler ve yetenekler silsilesidir bu. “Yüksek kültür” mekanlarına girişte engel oluşturan şey, ekonomik yokluklar ya da bilgi eksiklikleri değil, duruş, giyim ve konuşma şeklinde görünür hale gelen bir aşina olmama, kendini yabancı hissetme durumudur.

Alt sınıflar için sanat, özellikle modern sanat, bu simgesel şiddetin vücut bulma yerlerinden biridir ve ister mizah yoluyla ister hınçla yok saymak ve yok etmek direniş yollarından biridir. Bu eğilim, siyasi iktidarlar tarafından belli dönemlerde cesaretlendirilerek, muhaliflere gözdağı vermek üzere hazırda bekletilen bir tür gizli silaha dönüşür. Sanat için sanat yapan bencil yaratıcının topluma hiçbir faydası olmadığı gibi zararı da dokunmaktadır ve toplumsal bünyenin bu eser iddiasındaki zehirlerin zararlı etkilerinden korunması yerinde olur.

Kitlesel (popüler) estetik hayat ve sanat arasında bir süreklilik üzerine kuruludur (sinemada mutlu son, duvarda Warhol’un Kaza’sı değil, tatlı bir manzara tablosu istenir). Üst sınıfların sanatla ilişkisi ise, mesafe alma ve farklı düzeylerde okumadır. Burjuvanın mesafe estetiğinin altında, toplumsal çevre ve okul sayesinde edindiği kod ve söylem hakimiyeti yatar. Bu kodların bilgisiyle donanmamış olanlar, sanata, gündelik varoluşlarının algısını yapılandıran şemaları uygularlar. Bu bir temsil meselesidir. Gerçeklik ve onun temsili arasındaki mesafenin tadını çıkarmak için gerekli yatkınlıklar, toplumun tüm kesimleri tarafından paylaşılmaz. Dolayısıyla bu eşitsizliğin biriken hıncının kimi zaman sanat eserlerinde nesneleştiğini söyleyebiliriz. Vandalizm kelimesinin Fransız Devrimi’nden sonra türediğini hatırlayalım.

Sanat alanını, özgül çıkarlarla tanımlanmış ve dolayısıyla kısmen özgül işleyiş yasalarıyla donanmış toplumsal uzam olarak tanımladığımızda, sanatçı, eleştirmen, sanat alıcısı ya da takipçisi, alandaki oyuna yatırımları nedeniyle geliştirdikleri kişisel bağ nedeniyle elde etme olasılıkları olan özgül çıkarlar gereği, Bourdieu’nün illusio adını verdiği bir tür alan etkisiyle kendilerini oyuna kaptırırlar. Bu anlamda sanatın ne yüceliği ne kutsallığı söz konusudur. Ancak Bourdieu’ye göre, sanatın da bilim gibi tarihsel olarak özerkleşmiş alanını savunmak verilmeye değer bir mücadeledir çünkü bu iki alanın insan özgürleşmesinin önemli silahlarıdır.

Mesele sadece ekonomik belirlenimlerin yanına kültürel sermayenin ve imgesel pratiklerin rolünü eklemek değil, aynı zamanda bir alanın göreli özerkliğini vurgulamaktır. “Sanat için sanat” daha önce iktidar alanında var olmayan bir konumdur, inşa edilmesi, sanat alanının özerkliğinin de başlangıcıdır. O güne dek var olmamış bir kişidir aynı zamanda ortaya çıkan: modern sanatçı ya da yazar. Kendisini tamamen işine vermiş, ahlak ve politikanın buyruklarına kayıtsız, kendi sanatının özgül normlarından başka buyruk tanımayan bir profesyonel. Günümüzde bu profesyonel sadece sanat alanında değil, kültür endüstrileri adı verilen ve iktisadi etkisi de her geçen gün büyüyen bir alanda iş görecek fikirlerin de üreticisi ve esinleyicisidir. Yalnızca müzeleri ve sergi salonlarını değil, yazılım sektörünü, reklamcılığı, tasarımı da besleyen ve bunlardan beslenen karmaşık ama etkili bir ağ oluşturmaktadır. Kaldı ki müzeler de günümüzde turizmde giderek artan rolleriyle farklı bir işlev kazanıyorlar. Örneğin Fransız hükümeti, kendine kültürel bir ayrışma modeli çizerek Guggenheim’ın şubesini alan Abu Dabi’de açılacak yeni müzelerden birinin Louvre olması için girişimlerde bulunmakta ve bu şubenin dinsel duyarlıkları zedeleyebilecek yapıtları sergilemeyeceği bilinmektedir. Marcel Duchamp Leonardo’nun Mona Lisa’sının reprodüksiyonuna bıyık çizip bunu edepsiz bir kelime oyunuyla taçlandırdığında ya da bir pisuarı sergilediğinde sanat alanındaki gelişmelerin varacağı yeri  ancak bir sanatçının sezebileceği gibi görüyordu kuşkusuz.

Sansürün temsil ettiği yasakçı zihniyetin Foucault’nun tanımladığı modern iktidarın gerisinde kalmış, yüksek maliyetli, baskıcı bir modele karşılık geldiğini, bu anlamda bir tür kalıntı, değişime direnen kesimlerin ellerinde kalan son zırhlarla donandıkları bir arkaizm düşünmekte haklı mıyız yoksa tam da modern iktidar modelinin karmaşık ağlarını dokuyan ve onlar içinde dokunan ilişkiler sisteminin mücadele mevkilerinin tahkimi midir söz konusu olan?

Tophane’de İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun ilerisinde bir işçi heykeli vardır.  Bu heykelinin bir türlü iflah olmayan zavallı bedenini İstanbullular tanır. “Daha heykel bir yılını doldurmadan, önce parmaklarını kırdılar, sonra balyozun sapını. Yetmedi, ziftle yüzünü boyadılar. Sonra, zifti silmek bahanesiyle, yüzünü yok ettiler. Birkaç kez tamir ettim. Ama artık bıraktım yakasını. Kaç yıldır, her gün bir yerini kırıyorlar. Yine de tükenmedi. Ne zaman, bir makine gelip kökünden söküp götürse, ‘oh tükendi’ diyeceğim.” Yaratıcısı Muzaffer Eronat 1973 yılında, Tophane’ye yerleştirilen heykelin hikayesini böyle anlatıyor. 15 Mart 2010 tarihinde bir pazartesi akşamı, bir grup genç sanatçı, heykeli yeriden sökerek varlığına, yokluğuyla dikkat çekmek için, belki biraz da  heykelin çilesine son verip sanatçının dileğini yerine getirmek getirmek için bir girişimde bulunurlar ancak halı sahada top oynayanları izleyen belediye görevlileri polis çağırınca olay yerini terk etmek zorunda kalırlar[7]. Eylem, kısa bir süreliğine de olsa amacına ulaşır: başına gelen onca olayda korunmayan heykel sonunda fark edilir. Kolu kanadı kırılır ama hayatta bırakılır. Türkiye’de düşünme ve yaratma özgürlüğünün durumunu böyle tanımlayabilir miyiz?

Nazlı Ökten


[1] 31. 07.2011 tarihli Resmi Gazete.

[2] Aynı şey elbette diğer dinsel topluluklar için de geçerli. Alfred Hitchcock’un, Psycho filminin kültleşmiş duş sahnesini çekerken Hollywood yapımcılarıyla bir pazarlığa giriştiği söylenir. Nedeni, filmleri, edep ve haya ölçülerine gore sınıflandıran Catholic Legion of Decency’nin (Katolik Edep Lejyonu)  filmi protesto etmesinden duyulan tedirginliktir. 1933 yılında kurulan örgüt, ana amacını “sinemanın arıtılması” ve “gençliğin masumiyetinin katlinin” durdurulması olarak açıklıyordu. Gerçekten de Psycho, gösterime girdikten bir sure sonra örgüt tarafından lanetlenir. Protestan ve Yahudilerin de katılmasıyla örgüt National Legion of Decency adını alır.

[3] Mustafa Akyol’un bir Müslüman olarak, Hayrettin Karaman’ın kamuoyunda tepki yaratan “aykırı fiilleri olanlar için özel mekanlar ihdas edilmesi” fikrine karşı “ben modern dünyada Müslümanlara gerekenin “alan savunması”ndan çok “bireysel ahlak” olduğunu düşünüyorum” deyişi bunun bir örneği olarak görülebilir. “Dindarlık Hoşgörü ve Tahammül”, Star, 15.08.2011

[4] Adut A., On Scandal: Moral Disturbances in Society, Politics, and Art, Cambridge University Press, 2009.

[5]Michel Foucault,  Histoire de la sexualité, I. La volonté de savoir, Paris, Gallimard, 1976.

[6] Pierre Bourdieu, La distinction. Critique sociale du jugement. Paris, Ed. de Minuit., 1979.

[7] Radikal, 24.03.2010

Post Scriptum

Bu konuda kapsamlı bir analiz için Meltem Ahıska’nın yazısına başvurulabilir

http://www.red-thread.org/tr/makale.asp?a=46

Kısa bir değini için

http://www.biristanbulhayali.com/tag/tophane-isci-heykeli

Oyuncak hayvan mı hayvan oyuncak mı mutlak kurban mı?

2002 yılında Cogito’nun Hayvan temalı sayısı için yazdığım yazıyı bloga yükleyip yüklememekte tereddüt ediyordum bir süredir. Çünkü bu yazının yayınlamasından sonra hayvanlarla ilgili özel bir duyarlılığım olduğu düşüncesiyle ciddi bir dernekleşme sürecine katılma ya da görüş açıklama gibi öneriler aldım. Doğrusu kendimi tuhaf hissetmiştim, çünkü  hiç hayvan beslememiştim, vejetaryen değildim, doğru dürüst hayvansever bile sayılmazdım. Bugün de günlük hayatımda hayvanlarla haşır neşir değilim ama insan merkezli bakış açımızın sorunlarının da farkındayım. Dolayısıyla çoğu kez olduğu gibi, yazarken kendimi de sorguladım. Yazı biraz daha uzun, seçilmiş bazı bölümlerini buraya aldım.

Merak eden Cogito’nun Yaz 2002 tarihli 32 sayısının 132-140. sayfalarına göz atabilir.

Hayvan: Kimin Kurbanı?

[…]

Aydınlanma’nın Diyalektiği’nin Notlar ve Taslaklar bölümünde yer alan “İnsan ve Hayvan” başlıklı pasajın ilk cümlesi şöyledir: “Avrupa tarihinde insan düşüncesi ifadesini hayvandan farklı oluşta bulur”[1]. Ancak tüm diğer kategoriler gibi mutlak tanımdan yoksun olan hayvanlık da sürekli bir sınır değişimine tabidir. Hayvanlık sadece Descartes’ın makine olarak tanımladığı hayvanlara özgü değildir, Darwin, insanın da hayvanlardan bir hayvan olduğunu söylemeden önce de kadınlar, köleler, çocuklar ve yabancılar hayvanlığın sınırlarında geziniyorlardı; daha doğrusu “söz”e sahip olmadıklarından içindeydiler. Ezop masallarından Rousseau’nun orangutanlarına kadar insanın doğasını ve toplumunu, iktidarın yapısını tartışmak için karşılaştırma unsuru olan hayvanlar, bazı insan gruplarının tahakküm altında yaşamasını mazur gösteren savları da sağladılar.

Führer merhamet gösterisinde

Hitler, muhaliflerine “domuz” ya da “pis köpek”, Bolşeviklere “hayvanlar”, Slavlara “tavşan ailesi”, Britanyalı diplomatlara “solucanlar”, Amerikalılara “tavuk beyinliler”, kendi halkına ise “koyun sürüsü” ve hatta kız kardeşlerine “aptal kazlar” diye hitap etmekten hoşlanıyordu[2]. Ari kuzey ırkı ise “maymunla insan arası yaratıklar” deniziyle çevriliydi, Dönemin propaganda filmlerinde Yahudiler açıkça şehirlere pislik ayan fareler olarak tanımlanıyorlardı. Öte yandan hayvan sevgisi, tıpkı çocuk sevgisi gibi ön plana çıkarılıyordu. Führer’in özellikle Alman çoban köpeklerine düşkünlüğününün Nazilere sirayet edişi, Adorno’ya göre rastlantı değildir. Nietzsche’nin Voltaire’e yönelttiği haksız suçlama Naziler’de yerini bulur: “belirli nesnelere ve insanlara karşı nefretlerini hayvanlara acıma biçimi altında gizlemeyi bilirler”. Faşistler, doğaya, çocuklara ve hayvanlara özel bir ilgiyle yönelip okşadıklarında bu, okşayan elin her an vuran el halini alabileceği tehdidinin yarattığı tahakküm hazzıdır. Sürekli olarak çelişkilerle oyun oynamak, Goebbels’in en güçlü taktiklerinden biridir. Aynı şekilde, Hitler 1933 yılında iktidara geldiğinden Almanya’daki tüm vejetaryen derneklerini yasaklamış ve Frankfurt’ta çıkan en önemli vejetaryen yayınını yasaklamış olmasına rağmen, Goebbels ona çizdiği her tür dünya zevkinden el çekmiş, kendini vatana adamış önder tiplemesinde Hitler’in katı bir vejetaryen olduğunu yaymayı da gerekli görmüştür. Oysa Hitler, midesindeki rahatsızlık yüzünden sebze ve meyveyle beslenmeyi tercih ediyordu. Vejetaryen, hayvansever bir Führer şefkatini ve şiddetini adil dağıtmak konusunda çok daha ikna edici görünüyor olsa gerekti.

[…]

Modern zamanlar, faşizmin hayvan konusundaki ikiliklerini hatırlatan bir egemenlik ve dostluğa tanıklık ediyor. Yunus etinden kedi köpek mamaları, toplama kampını andıran tavuk çiftlikleri, deri giysilerin cinsel çekiciliği, kitlesel hayvan kıyımı ve ev hayvanlarına aşk misali bağlılık. Uygar dünyanın süpermarketleri et, kaldırımları köpek dışkısı dolu. Uygarlık doğayı yeniden ve sürekli evcilleştirse de onun tehditlerinden kurtulamadı. Deli dana gibi hastalıklara kadar uzanmaya gerek yok, birçok insan için köpek korkusu, arkaik bir imgenin geri dönüşünden çok, bastırılan, zorunlu itaatin, dostça bir anlaşmanın ardına gizlenen hayvanların intikamından korkmak gibidir. Diğerleri içinse hayvan sevmemek sanki uygarlığın hayvanlar üzerindeki tahakkümünün başarısına (yani insanın kesin ve tartışılmaz üstünlüğüne) inanmama vesilesiyle bir uygar olamama işaretidir. Türkiye’de son dönemde sokak köpekleriyle ilgili tartışmanın kitle iletişim araçlarında bu denli görünür hale gelmesi, hayvan haklarını insan haklarından daha fazla önemsediğinden şüphelenilen üst orta sınıf kadınlarla, uygarlıktan uzak olmakla suçlanan erkekler arasındaki bir tartışma gibi görünmesi ilginçtir. “Modern” ile “geleneksel”in yeni bir savaşı!

Türkiye’de 1980’lere kadar evde beslenen köpek “fifi”ydi. Bir züppelik ve özenti alametiydi. Bir de fabrika bahçelerinde beslenen büyük köpekler vardı; sanki üretimi koruyan kollayan. Mülkiyeti koruyan köpeklerle, oyuncak muamelesi gören süs köpekleri, doksanlarda yerini “dost” köpeklere bıraktı. İnsanlara güvenini kaybetmiş, yalnızlaşmış bireylerin can dostları. Cinsleriyle –yaygın deyişle markalarıyla- anıldıkça toplumsal statü simgesi olarak da benimsendiler. Çoğu zaman bakımları devredildi, köpekleri kapıcılar gezdirdi, olsun! Geçmişte Fransızların köpeklerine Paşa adını koymayı pek sevmesine nispet, Kont ismi verilen köpeklerin isimleri, artık sahiplerinin yaratıcılığını ve tekilliğini gösteren işaretler halini aldı. Ev hayvanlarımızla, başka insanların nasıl bir arada yaşayacağına dair basit ilkeler belirginleşmediğinden çoğu zaman gerginlik konusu oldular; insan sevgisiyle hayvan sevgisi sürekli bir hiyerarşi terazisinde tartıldı. Birey, yurttaş, hemşeri olma sorunlarımız onlar üzerinden yaşanmaya başladı.

Ev hayvanları çeşitlendi, kafesteki kuşların sorunsuz varlığı, yerini kendi huyuna sahip olma özelliği taşıyan birey-hayvanlara bıraktı. Köpeklerin sorgusuz itaatine karşı kedilerin bağımsız dikkatini yüceltenler, bir hayvanla bir arada yaşamanın, onu kontrol altında tutmayı gerektirmediğini hatırlattılar. Faydadan uzak tutulan ev hayvanları, sevgiye ve anlama boğulurken, genel bir türün parçası olmaktan çıkıp kişileştiler. Sürülerindeki ineklerin ailesini ve özelliklerini neredeyse dört beş kuşağa dek hatırlayan kabileleri hatırlatacak kadar önem kazandı hayvanın soy ve huy bilgisi. Çocukların birer hayvan sahibi olması, sevme ve sevilme, sorumluluk ve karşılıklılık duygularını öğrenebileceklerinin koşulu olarak tanımlanıyor artık. Çocukların, sosyalleşme sürecinin aşamalarını hayvanlar aracılığıyla öğrenip benimsemeleri bekleniyor.  Alışveriş merkezlerindeki evcil hayvan dükkanlarının vitrinlerine yapışmış çocuklar, anne babalarını canlı oyuncaklar haline getirilmiş bu yaratıklardan bir tane almaları için zorluyorlar. Kuzey ülkelerinden gelen türler yaz sıcaklarında dayak yemiş gibi yere yapışıyorlar ve sahiplerinin evlerindeki klimalardan aman diliyorlar. Bu egzotik oyuncaklar elbette köpeklerle sınırlı değil, maymunlardan binbir renkli papağanlara kadar uzanıyorlar. Sahip olma güdüsü, bir canlıya eşya gibi sahip olunabileceği yanılsamasıyla birleşerek ticaretin boyutlarını, bu ticaret sırasında köleleştirilen, eziyet gören hayvanların sayısını arttırıyor. Televizyon dizilerinin sevimli hayvanları, fazla sorun çıkarırlarsa sopanın ucunu göreceklerini biliyorlar. Sevimli ayıcık imgeleriyle büyümüş çocuklar, kendilerini korumaları gereken bir dünyada yaşadıklarının farkına geç bir travmayla varıyorlar. Hayvanlar konusundaki tasarımlarımızda “insan” gibi yaşanır bir dünya kurmakta olduğumuzdan daha becerikli sayılmayız. Sömürgeciliğin “soylu vahşi” hayali devam ediyor.

Çocukluğumun Flipper’ının eğitimcisi Ric O’Barry, yunusun intiharına tanıklık ettikten sonra yunus parklarına karşı mücadele eden bir aktivist olmuştu

Bugün, tanımadığımız, tanımak istemediğimiz, sürüsüyle aynı adı vermek istediğimiz tekilliklerini türün başlığı altında reddettiğimiz her şeyi ve herkesi hayvanlaştırabiliriz, hayvanları da. Ya da tekilliğini teslim ettiğimiz ya da -kimbilir- kurguladığımız hayvanları basit birer hayvan olmaktan çıkarabiliriz. Sınıflandırma, modern çağın bilgisinin en büyük dayanaklarından biri olduğu gibi, en sarsıcı yanılgılarını da yaratan bir bilme tekniği. Keskin bir bıçak: çok yararlı ve çok tehlikeli. Mezbahalar, hepsi birbirine benzer diye düşündüğümüz hayvanlarla dolu. İnsan kasapları, “öteki” insanları, hepsinin aynı soyun birbirine benzeyen ürünleri olduğu düşüncesiyle rahatça katlediyorlar.


[1] Horkheimer, M., Adorno T.W., Aydınlanmanın Diyalektiği Felsefi Fragmanlar II, Kabalcı Yayınevi, 1996 s.162, çev. Oğuz Özügül.

[2] Kersaw I., Hitler: 1936-1945: Nemesis, W.W.  Norton & Company

The Newsroom ya da Haberlerin Masumiyeti

Adamımız adeta Cumhuriyetçi kılığında bir Demokrat

Belki de büyük beklentilerle oturduğum için ekranın karşısına, The Newsroom’un ilk bölümünün başından, sakız çiğnemişim de şekeri bitmiş, nereye atacağımı şaşırmışım hissiyle kalktım. HBO nam Amerikan kanalının, yorgun bir günün sonunda beni aptal yerine koymayan üstelik de kimi zaman televizyonu sanata yaklaştıran (The Sopranos gibi) işlerinden birini bekliyordum. Dediğim gibi hem kendimi akıllı hissedecek hem de zaman öldürdüğümü düşünmeden eğlenebilecektim. Kayıp Amerikan ruhunu restore etme iddiasındaki bu senaryonun ve hatta kastın, kimi yerde bir Mavi Ay esprisiyle yapımcı ve sunucu arasındaki bir sonuca varmayacak ve bir sonuca varmayacağı için de hep arzuları gıdıklayacak (bkz. objet petit a) ilişkisini, donanma eskisi alkolik ama ahlaklı kanal yöneticisini, edepli duygulara hitap eden bol yaylı müziği (bu bende hep işe yarar, yaylılar yükseldi mi otomatik olarak hislenirim) bir nevi iyi çalışılmış kitsch gibi seyretmeye başladım.

Örneğin altıncı bölüm olgun, eğitimli, sağduyulu batılı yetişkinlerin aşkı konusunda didaktik bir yol göstermeydi adeta: kadının adama St. Valentin hediyesi, Mısır’da kaçırılan haber kaynağının fidyesine katkıda bulunmak üzere sıraya girmiş habercilerdi. Herhalde bu düzeydeki insanlar birbirlerine çiçekti çikolataydı yüzüktü saatti hediye edecek değillerdi. Kimi zaman yanlış anlaşılsa da merhametli ve adil babaya hakkını teslim etmeyi bilen çocuklar, bir kadının verebileceği en büyük hediye değil midir! Sık sık ekrana elimdekileri fırlatma hissi veren klişelerin dönüp dönüp gelmeye başlaması, ekranla kurduğum “love to hate” ilişkisi açısından bana zevk bile veriyordu.

Usame Bin Ladin’in yakalandığı bölüm ise televizyonculuk tarihine gerçek bir kitsch örneği olarak geçebilecek kadar müdanasızdı. Düşmanın öldürülmesiyle mesele halloluyor, polis zenciyi kovalamayı bırakıyor, sihirli cümle kutsal bir armağanmışçasına kulaktan kulağa fısıldanıyor, bütün o kuşkucu, sorgulayıcı, alaycı adamların ve kadınların yerini sonsuz bir tatmin duygusuyla kucaklaşan bir güruh alıyordu. Birleşik Devletler’in neyin karşısında birleşmesi gerektiğini gösterdiği parmağı gözümüze sokan bölümü izlediğim gün, CNN,  A.B.D’nin Libya Büyükelçisi’nin,  Müslümanların Masumiyeti adında bir filmde Hz. Muhammed’in küçük düşürülmesi nedeniyle öldürüldüğünü anlatıyordu. Hemen arkasından yayınlanan haberlerde, prodüktörün oyuncuları kandırdığını, bilse böyle bir filmde asla oynamayacağını söyleyen bir kadıncağız göz yaşları içindeydi. Yeni bir Şeytan Ayetleri vakası demeye dilim varmıyor. İnsanın Müslümanlara asıl hakaret, internette gördüklerim doğruysa değil B sınıfı film, skeç olarak bile kimsenin yayınlamayacağı, bluebox görüntülerin, kötü oyunculuğun, dokununca elde kalan dekorların beş dakikadan fazla seyretmeyi imkansız kıldığı, müsamere denirse müsamereye ayıp edilecek bir “şeyi” ciddiye aldıklarını söylemek olurdu; nerede Hıristiyanlar’ı ayağa kaldıran görkemli Günaha Son Çağrı, nerede bu paçavra diyesi geliyor ama neyse İslami elitizm bana düşmez.

Clinton ve Obama’nın açıklamaları, Dışişleri Bakanlığı’nın girişinde görev başında ölmüş olanlar gibi adının mermere kazınacağını, dünyanın daha fazla Chris Stevens’a (yani özgürlük savaçılarına) ihtiyacı olduğunu  söylerken, Libyalılar’ın da Stevens’ın yanında savaştıklarını, onu koruduklarını, hastaneye götürdüklerini ekleseler de, kızgın kalabalıklar, kendilerine verilen rolde bu “şey” karşısında gösterdikleri tepkiyle “özgürlük düşmanı” rolünü bir kez daha başarıyla dolduruyorlardı. Hatırlatalım, burada derdimiz, olguların haber olarak nasıl kurgulandığı, “gerçeğin” ne şekilde paketlenip sunulduğu. Yani Ortadoğu’daki dönüşümleri değil, bu dönüşümlerin ne şekilde temsil edildiğini anlamaya çalışıyoruz. Sadece Amerikan ya da Avrupa kamuoyunda değil, bizde de Arap Baharı’nın özgürlük peşindeki gerçek yurttaşlarının yerini, çabucak ağzı köpüklü bir kalabalık imgesi alıveriyor. Belki ileride mikro yöntemlerle “aşağıdan tarih” çalışanlar, önümüze sunulan bu klişeler ziyafetini çaresizce izlesek de yutmadığımızı yazarlar. Haberler üzerimize yağarken süzgecimizi hazırlamayı unutmayalım.

“Toplumun içinden çıkan, ama onun üzerine yerleşen ve ona giderek daha da yabancı hale gelen bu iktidar, devlettir”

Devletin/devletlerin hayatımızda işgal ettiği yer hakkında ağır sorularla kanlı cevapların dört bir yanı işgal ettiği dönemlerden geçiyoruz. Yukarıdaki başlığı alıntıladığım, Marc Abélès’in Devletin Antropolojisi‘ni 1998 yılında Kesit Yayınları’nın önerisi üzerine çevirmiştim. Çevirirken çok şey öğrendiğim, sadece devletli toplum/devletsiz toplum, toplum sözleşmesi, modern siyasi ritüeller üzerine değil, antropoloji/felsefe/siyaset bilimi ayrımları üzerine de düşünmemi sağlayan bir çalışma olmuştu. Kitabı okumuş bir twitter kullanıcısından bu baskısı tükenmiş kitabın fotokopilerinin elden ele gezdiğini öğrendikten bir kaç gün sonra, Dipnot Yayınları’ndan kitabı tekrar basmakla ilgilendiklerini belirten bir e-posta aldım.  O yıllarda çeviri sonrası fazla müdahil olamadığım için hemfikir olmadığım bazı söyleyişler taşıyan metnin üzerinde bir kez daha çalışma fırsatı doğdu. O nedenle bu yeni baskı, ilkinden bazı farklılıklar içeriyor. Aşağıda koyduğum birkaç alıntı kitabın tartıştığı meseleler hakkında bir fikir verebilir.

Abélès M., Devletin Antropolojisi, Dipnot Yayınları, 2012.

Gözden geçirilmiş yeni baskı

“Maine, Roma toplumunda evlat edinme pratiğinin öneminin altını çizer. Bu örnekte devletin doğal bir kökeni olduğu inancının akrabalık grupları arasında gerçekleştirilen dalavereleri ne ölçüde gizlediği gözlenmektedir. Burada dikkatimizi çekmesi gereken şey, çok arkaik bir dönemde aile ilişkilerini sürdürmeye ve geliştirmeye yardım eden “yasal kurguların” devreye sokulmasıdır. Her şey, sanki bireylerin birlikte yaşamak için ortak soyağacı bağları göstermeye ihtiyaçları varmış gibi cereyan etmektedir. “Yeni gelenler kendilerini, gelip eklenmiş bulundukları halklarla aynı soykütüğünden gelmiş gibi göstermek zorundaydılar” (1959, 108). Olgular ile değerler arasındaki bu düzlem farklılığından, Maine’in çıkardığı sonuç, bütün toplumların ortak bir soya dayanmaktan uzak oldukları, ama varlıklarını uyumlu bir biçimde sürdürebilmek için bu inanca ihtiyaç duyduklarıdır. Yine de arkaik gruplanmaların “bir ebeveynler birliği ilkesi ya da modeli” üzerine örgütlendikleri doğrudur. Eğer işler bir evrim geçirdi ise, bu, cemaatlerin belli bir dönemde kendi içlerine kapanmış olmaları yüzündendir. Bunlar böylece ayni kökenlerden geldiklerini ilan edemeyecek gruplarla çevrelenmiş aristokrasiler haline geldiler. Bu ayrışık gruplar arasındaki tek birleştirici özellik olarak toprak bitişikliliği ilkesi, böylece ortaya çıktı.

İşte, akrabalık ve kanbağı göndermeleriyle örgütlenmiş bir toplumdan, bugün bildiğimiz ülkesel [territorial] devlet tipine geçiş sorununu bir parça aydınlatan şey. Her türlü şıkta, Maine, ona göre, insanlığın tanıdığı iki büyük evre arasındaki geçişin kabul edilebilir bir açıklamasını sunmaya imkân verecek bir varsayım önermekte tereddüt etmez. Bu geçiş, sözleşmesiz, yani siyasal bağın varolmadığı bir doğal al önvarsayımının olmadığı bir geçiştir. Ancient Law yazarına göre, kan bağı modeli siyasal ilişkiyi biçimlendirmekte ve ona iki yönlü bir nitelik kazandırmaktadır.”

İlk baskı

” […]Weber’in, “bir toplumsal ilişki içinde, direnişlere karşı kendi iradesini galip getirme şanslarının -neye dayandıklarının pek de önemli olma-dan- tümü “şeklindeki güç tanımı, çatışmalı ilişkilerin varlığını içerir (1971, 56). Bu bağlamda iktidar ilişkisi, tahakkümle eş anlama gelir; bu da mantıksal olarak Weber’i, “bir gruplaşma, idari yönetimi nedeniyle her zaman biraz da bir tahakküm gruplaşmasıdır” saptamasına götürür (a.g.e., 56). Bu bağlamda devlet, öteki tahakküm gruplaşmaları arasında bir tür olarak görünür: idari yönetiminin, meşru şiddet tekelinin hak talebinde bulunduğu bir tahakküm grubu. Her şey, sanki kişiler, bir egemene bırakmak üzere önceden tekil güçlerinden vazgeçmişler gibi cereyan ettiğinden, birçok açıdan Hobbesçu bir kavrayış söz konusudur. Devlet bu şiddet geriplanı üzerine kurulur: farklı tarihsel şekilleriyle meşru tahakkümü somutlaştırır […]

Weber bu açıdan, Engels’in, devleti “toplumun resmî özeti” olarak nitelediği klasik metinde ifade edildiği haliyle Marksist geleneğe daha yakındır: devlet ezelden beri varolmak şöyle dursun, toplumsal çelişkiler hasım çıkarların düzensiz çarpışmasına yeterince dayanıklı bir siyasal yapının varlığını gerekli kılacak derecede arttığında, tarihsel olarak ortaya çıkar. Devlet, o toplumun önleyemediği uzlaşmaz karşıtlıklarla bölünerek kendi kendisiyle çözülmez bir çelişkiye saplandığının itirafıdır. Ama hasım tarafların, karşıt iktisadi çıkarlara sahip sınıfların birbirlerini ve toplumu yiyip bitirmemeleri için, görünürde toplumun üzerinde olan bir iktidarın çatışmayı yumuşatması ve düzeni sağlaması ihtiyacı doğar: “toplumun içinden çıkan, ama onun üzerine yerleşen ve ona giderek daha da yabancı hale gelen bu iktidar, devlettir”

Miftah – 4 | Nazlı Ökten, 16 Ağustos 2012

Bourdieu sosyolojisi üzerine söyleştik.

Emrah Göker'in İstifhanesi

Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden sevgili dost Nazlı Ökten’le yaklaşık 1 saat süren sohbetimiz.

Daha doğru bir bilgisi olan haber etsin, benim Bourdieu sosyolojisi ile ilgili taramalarımdan bildiğim kadarıyla Nazlı, Bourdieu’yü Türkçe’ye makale boyutunda ilk çeviren kişi. Kurucularından olduğu Hayalet Gemi dergisinde 1995’te çıkan “Spor Sosyolojisi Notları” ve “Zevk Sosyolojisi Notları” çevirilerinden önce Bourdieu’ye referans verildiğini biliyorum, ama çeviri olmadığını sanıyorum.

Nazlı ile, kendi derslerinde Bourdieu ekolünü nasıl öğrettiğini, ekolle nasıl tanıştığını, bu dolayımlarla Türkiye akademi alanını konuştuk. Kitap boyutunda bu ekolden iki önemli çevirisi var, bunlar üzerinden çeviri hakkında konuşmayı da ihmal etmedik: Düşünümsel Bir Antropoloji İçin Cevaplar (4. baskı; 1. baskı 2003) ve Temmuz’da raflara inen Ruh ve Beden: Acemi Bir Boksörün Defterleri. (Ruh ve Beden ile ilgili Özgür’ün yazdığı inceleme şurada.) Bir güzel haber: Galatasaray Üniversitesi’nden öğrencileri Eren Gülbey ve Arzu Nilay Kocasu’yla birlikte Bourdieu’nün Homo Academicus’unu çeviriyorlar, yakında Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nden çıkacak.

View original post 154 more words

Richard Sennett anlatmış gençlerin işsizliğini, Türkçeleştirdim: Kuzuların Sessizliği

İşler nerede?

Richard Sennett, ne yazsa ilgiyle okuduğum sosyal bilimcilerden biri (üstelik yemek yapmayı ciddiye alıyor ki bu beni özellikle ilgilendiriyor) . Corrosion of Character (Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri), The Hidden Injuries of Class (Gizli Sınıf Yaraları) ve The Culture of New Capitalism (Yeni kapitalizmin kültürü), yaşadığımız zamanları anlamak için sadece sosyal bilimcilere değil, şu ya da bu şekilde yaşadıklarını, içinde bulundukları dünyayı anlamlandırma peşindeki herkese hitap edebilecek kitaplar. Bir kongrede kendisini dinlerken hiçbir sahtelik içermeyen tevazu ve içtenliği, akademide az bulunur özellikler olduğu için beni ayrıca şaşırtmıştı. Guardian’da gençlerin işsizliğiyle ilgili yazısını ve özellikle öğrencilerine yönelik kişisel tonunu gördüğümde ilk aklıma gelen, daha çok insanla paylaşmak için Türkçe’ye çevirmek oldu.(Sadece İngilizce bilmeyenler açısından değil, İngilizce bilenlerin bile kimi zaman yabancı dilde okumaya üşendiğini gözlemliyorum) Hızlıca yaptım; hatalara ya da aksak söyleyişlere rastlarsanız uyarmakta tereddüt etmeyin. İngiltere bir çok tarihçi için kapitalizmin anavatanı ve geç kapitalizm, ileri kapitalizm, neoliberalizm ne diyorsanız artık, tüm bunlar açısından da tarihsel bir laboratuar oluşturan bir ülke. Casino banking dedikleri kumarhane finansının da Thatcherism’le ifade edilen demir yumruklu laissez faire‘in de memleketi. Bu adada neler olup bittiği, bu yüzden önemli. Sennett Rus göçmeni bir aileden, Chicago’da doğmuş olmasına rağmen aslen İngiltere’den konuşan ve kamusal entelektüel figürünü, talking head (konuşan kafa; televizyonda hergün onlarla fikirlerini çılgınca bir tutkuyla savunurken karşılaşıyorsunuz) kıvamına düşmeden ayakta tutmayı başaran bir sosyal bilimci. Çalışma hayatı, iş dünyası, uzun süredir üzerinde çalıştığı mevzular.

İş bulma, işini kaybetme korkuları, giderek daha çok insanı derinden etkiliyor. Beyaz yakalı işsizliği, 21. yüzyılın başında birbirini izleyen krizlerle yaşadığımız sarsıntılar aracılığıyla tanıştığımız görece yeni bir olgu. Geçmişte, üniversite eğitimi neredeyse ömür boyu bir iş güvencesi sağlarken, günümüzde, çok kişi arasından elemeye yönelik uzun bir listedeki maddelerden biri. Üniversite yönetimlerinin bunu, iş dünyasıyla yeterince bütünleşemediğinin bir işareti sayıp, giderek eğitimin akademik içeriğinden çok pratik sonuçlarına yöneltecek eğitim politikalarını desteklemesi, üniversiteyi içinden gelip geçilecek demirden bir boruya çeviriyor öğrenciler için. Bu açıdan bakıldığında Sennett’in hem öğrencileri hem üniversite eğitiminin içeriği konusundaki kaygıları Türkiye için de çok şey ifade ediyor. Türkiye’de örneğin sosyal bilimlerde, üniversite eğitiminin neredeyse ilk iki yılını üniversiteye giriş sınavından yorgun argın ve test sistemiyle zihinleri düzlenmiş şekilde gelen öğrencilerimizi düşünmeye davet ederek, diğer iki yılı ise, üçüncü sınıftan itibaren iş bulma, çalışmaya başlama telaşına düşen öğrencilerimizi okulda tutmaya çalışarak geçiyor (tabii bunu, akademiye inancını koruyan öğretim üyeleri açısından söylüyorum, başka bir grup için sınıf kapısı kapalı olduğu ve öğrenciler içeride tutulduğu sürece sorun yok!).

Üniversite eğitiminin demokratikleşmesi çok yeni; bunu izleyen süreçte, hızla üniversitelerin kendi aralarında çeşitli kriterlerle bir hiyerarşiye tabi tutulması (A.B.D’de Ivy Ligue örneği) ve bu kriterlerin de öğretim üyeleri üzerinde bir baskı aracına dönüşmesi üniversitenin varoluş koşulları konusunda ciddi kaygılara neden oluyor. Bu açıdan üniversiteyi, lise ve çalışma dünyası arasında mecburi bir geçiş yeri değil, bir düşünme/sorgulama/üretme alanı olarak korumak ya da o hale gelmesini sağlamak (Türkiye’de üniversitelerin YÖK’le ayrı bir darbe aldığı unutulmamalı) bilgi üretimini ciddiye alan her ülkenin meselesi olmalı.

N.Ö

Yazının aslı için aşağıdaki bağlantıyı kullanabilirsiniz.

http://gu.com/p/38nqn

Richard Sennett

BU, ÇOCUKLARIN SORUNU DEĞİL

Richard Sennett

Hepimiz biliyoruz, varolan çok az işin peşinde, çok fazla insan var. Bu, özellikle, bulabildikleri taktirde yeteneklerini de kullanmadıkları işlerle karşı karşıya olan genç mezunlar için bunaltıcı. Son on yıldır, kendi öğrencilerimle bu hazin tabloyla başa çıkmanın yollarını konuşuyorum; çözümler var tabii ama hiçbiri iç açıcı değil.

Avrupa’da neden iş olmadığı sır değil. Avrupa 30 yıl önce imalat işlerini dünyanın diğer yerlerine ihraç etmeye başladı. Bugün, Brezilya, Çin ve Hindistan gibi ülkeler, Avrupalılar’ın kendileri için saklamayı düşündükleri yüksek beceri gerektiren işleri geliştiriyorlar. İngiltere, finansal hizmetlere tutundu ama Şehir [the City, Londra’nın tarihi kent merkezi, aynı zamanda barındırdığı finans kurumlarını genel olarak adlandırmak için de kullanılıyor.çn], ülkenin açığını kapatamaz.

Bir anlamda, üniversiteler bu işi daha da kötüye götürdüler. Lisansüstü düzeyde, aşırı yüksek harçları ödeme gücü olan yabancıları daha çok kabul ediyorlar: lisansüstü dersler 15,000 £’a kadar mal olabiliyor ve bu seviyede İngiliz öğrenciler için çok az mali destek var. Yani ülke, işler kadar, becerileri de ihraç ediyor. Eğer Theresa May [daha önceki hükümet döneminde İç İşlerinden, halen Kadın ve Eşitlikten sorumlu muhafazakar bakan.çn] olsaydınız, çözümün yabancıları dışarıda tutmak olduğunu düşünebilirdiniz, ama kendi öğrencilerimiz için devlet desteği olmadan bu yüksek lisans ve doktora programları çökerdi.

Peki kişisel düzeyde bir çocuk ne yapmalıdır? Öğrencilerimle araştırdığım çözümlerden biri, dışarıya göç. Gerçekten de İngiliz diplomalarına talebin çok olduğu Latin Amerika ve Uzakdoğu’da, İngiliz mezunlar için çok sayıda iş var. Her zaman olduğu gibi, göçün insani bedeli kişisel olarak çok yüksektir. Sosyal teori gibi özel bir konuda ders verdiğim için meseleyi kendi öğrencilerime şöyle anlatıyorum: işinizi, evi terk edebilecek kadar çok umursuyor musunuz? Giderek daha fazla öğrenci olumlu cevap veriyor.

Daha az şiddetli bir cevap “esnek” işgücü piyasalarını içeriyor: “esnek”, iş güvenliği olmayan ve ilerlemesi umutları çok sınırlı kısa dönemli çalışma anlamına gelir. Eğer mevcut hükümet böyle devam ederse ve işverenler aklına estiklerinde işten çıkarma yoluna giderlerse , emek, bu şartlar altında daha da esnek hale gelir. Öğrencilerimin bununla başa çıkma yollarından biri, kitap yazmak ya da gönüllü işlerde çalışmak gibi kişisel olarak anlamlı türden gece işleriyle tahammül edilir hale gelen geçici gündüz işlerinde çalışmak. Ancak bu, sadece yüksek motivasyonlu, iç dünyalarına dönük çocuklar için bir çözüm ve kalın duvarlı bir psikolojik sığınak gerektiriyor; gündüzün stresi, güvensizliği ve depresyonu gecenin çıpasını yerinden sökebilir.

Efendilerimiz, müteşebbisi kutsuyorlar ve öğrencilerimden çok azı için, eğer başarısız olmaktan korkmazlarsa, yeni bir iş kurma seçeneği var. Küçük işletmelerin yaklaşık% 60’ı birinci yılında, %76-80’i ilk üç yılda esas olarak sermaye yokluğundan başarısız oluyor. Kooperatif bir gıda ağı kuran bir Kant öğrencim ve lezbiyen tanışma hizmeti veren bir Hegel öğrencim (Usta kimbilir ne derdi?) var; pişman olmaktansa başarısız olmak daha iyidir diye düşünüyorlar ama bu tüm bir jenerasyon için uzun vadeli bir reçete olamaz. Mevcut durumda gücüme giden, kapitalizmin yapısal bir sorununun, gençlerin hayatlarına, kişisel sorunları olarak boca edilmesidir; yurtdışına göç etmek, yeni bir iş kurmak ve gece işleri bazılarına yardım edebilir ama sistem aynı şekilde devam eder.

Buna rağmen, hükümet, iş çevreleri ve üniversiteler isterse genç mezunları gerçekten kayıp bir nesil olmaktan kurtaracak yollar var.

Bunlardan en kuvvetlisi iş-paylaşımı. Hollandalılar, devletin de mali desteğiyle tam zamanlı bir işi iki hatta üçe bölerek bunu denediler. Bu deneme, iş azlığını hayatın bir gerçeği olarak kabul ediyor ama işsizlik yardımının maliyetinden ve neden olduğu özgüveni mahveden koşullarından kaçınarak insanları işte tutacak şekilde karşılık veriyor.

İngiltere’nin, hem çıraklık sayısının azlığı hem de işte eğitime alınan gençlere karşı taahhüt yokluğuyla, gençler için çıraklığı kötü yönetme şekli karşısında dehşete düşmüştüm. Almanlar, meseleyi çok daha iyi ele aldılar: çok sayıda genç insan için işte eğitim sağladılar ve iş vaatleri gerçekti. Alman iş çevrelerinde nesiller arası bağın, mümkün olduğunda işi ihraç etmeyip ülkede tutmaya ikna etmesi tesadüf değildir; nesiller arası süreklilik, onların işletmelerine, bizim işletmelerimizin çoğunun sahip olmadığı bir sağlamlık ve ortak bilgi tabanı sağlıyor.

Bu açıdan, belki de şaşırtıcı olabilecek bir şekilde, üniversitelerin, gençleri iş dünyasına hazırlamayı, en azından şu anda yapmaya çalıştıkları şekliyle, bırakmasını istiyorum. Sorunun bir kısmı, yersiz bir uzmanlaşmadan kaynaklanıyor: eğer otelcilikte yiyecek-içecek hizmetleri lisansınız varsa ve bu alanda iş yoksa hapı yuttunuz. Üstelik, üniversiteler sözde pratik dersler alan öğrencilerin sayısını çoğaltarak, iş azlığı sorununu daha da kötüleşirdiler. Bu yıl İngiltere’de binlerce MBA’li öğrenci mezun olarak görece az sayıda iş için rekabet edecek. Genç insanlara entelektüel meydan okuma ve derinleşme kabiliyeti sağlarsak çok daha iyi ederiz ki üniversitenin amacı da zaten budur. Bu şekilde iş sayısı değil ama akademik girişimin bütünlüğü/dürüstlüğü artar.

Bugünün gençleri, kayıp bir nesilse bu, üniversite, hükümet, iş çevreleri onları başarısızlığa uğrattığı içindir. başarısızlığı önleyecek reçeteler var ama bu ilacı almak için İngiltere’nin inançlarını ve emek pratiklerini radikal bir biçimde gözden geçirmesi gerekmektedir. Bunun yerine, şimdiye kadar, kişinin iş dünyasında kendisine bir yer bulmasını kişisel bir sorun olarak kabul ettik.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 1,756 other followers

%d bloggers like this: