Feminizm(ler)ve yıllar

Akademik yazılarımı normalde bloga koymuyorum ama academia.edu hesabıma erişemeyince çareyi bir alıntıyla birlikte pdf dosyasını yerleştirmekte buldum. Çünkü düşünce paylaşarak büyüyor çoğalıyor. Kadınların yükselttiği bu güzel dalgalar herkes için yenilenme fırsatı olsun. Herkese dünya ve memleket halinin izin verdiği ölçüde sağlıklı, mutlu, dayanışma içinde bir yıl dilerim.

Toplumsal hareketlerin sadece siyasi hak taleplerini değil, gerek eşit yurttaşlık taleplerinin sorunlarını, gerekse özneleşme süreçlerini ele alma ve değerlendirme şeklimizi yeniden düşünmeye davet ettiği açıktır. Üniversite, araştırma, toplumsal değişim üçgeni, kimi zaman akışkan bir etkileşim niteliği taşırken kimi zaman da geleceğin etik ve siyasi bakımdan nasıl inşa edileceğine dair toplumsal bir tartışmanın zeminini hazırlamaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ırk, sınıf, cinsiyet meselelerini sosyal bilimler alanının merkezine taşıyan dönüşümler, nesnel ve tarafsız bir bilgi üretiminin koşullarını da yeniden değerlendirmeyi gerekli kılmıştır. Feminist hareketin de bu anlamda özellikle Amerikan üniversite sisteminden başlayıp giderek yayılarak kazandığı mevzilerin siyasi hak talepleriyle ilişkili olduğunu söylemek mümkündür. Birinci dalga feminizmin eşit yurttaşlık taleplerinin ötesine geçen ikinci dalganın, kadınlık durumu aracılığıyla cinsiyet farkının toplumsal-siyasal işleyişte yarattığı dinamiklerin ortaya serilmesi, eşitsizlik durumunun sadece yasal düzenlemelerle ortadan kaldırılamayacağına dair önemli bulguların da görünür hale gelmesini sağladı. Bu ikinci dalga, aynı zamanda bir çoğulluk talebiyle birlikte yükseldi: kadın hareketinin içindeki farklılıkların ve eşitsizliklerin gözlemlenmesi ve öncelikle siyah kadınlar tarafından eleştirisi çok önemli bir boyut kazandı.

Bu boyut kuşkusuz kadın hareketinin başından beri mevcuttur[1]. Bir anekdotla özetlemek gerekirse, kadın hareketinin uluslararası boyut kazandığı dönemde 1935 yılında Türk Kadınlar Birliği’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen Dünya Kadınlar Kongresi’nde gazeteci Suat Derviş’in Amerikalı üye Josephine Shainin’le yaptığı görüşmede Amerikan kadın hareketinin yerli Amerikan kadınlar için ne yaptığını sorması üzerine aldığı cevap bu konuda çok şey söyler: “Kırmızı derili Amerikalılar nüfusun çok cüzi bir kısmını teşkil eden ve onları kendi iptidai hayatlarında kendi başlarına bırakmayı tercih ediyoruz”. Görüşmenin sonunda “Amerika’dan konuşurken niçin zencilerden bahsediyorsunuz” diyerek çıkışması üzerine Suat Derviş konuyu değiştirmek zorunda kalır (Ökten: 2002, 56). 

Elbette bu anekdotun yansıttığının ötesinde meselenin yapısal boyutunun ele alınması, Bell Hooks’un sadece ayrıcalıklı beyaz kadınların konumunu eleştirmekle kalmayıp siyah kadınların ezdiği bir öteki söz konusu olmadığı için her türden ayrımcılığı görmek ve karşı hegemonya oluşturmak açısından daha avantajlı bir konumda olduğunu öne süren çalışmasıyla simgelenen bir uğraktan sonra somut bir hal aldı. Bu bakış açısından baskının her biçimi birbiriyle ilişki içindeyse de cinsiyetçi baskıyla mücadele merkezde olmalıdır. Cinsiyet gibi ırk ve sınıf da feminist bir meseledir (hooks, 1984).

Bu eleştiriler daha sonra sömürgecilik sonrası bağlamda da geliştirildi. Örneğin Chandra Mohanty’ye göre Batı feminizmlerinin yapıbozumuna uğratılması ile özerk feminist sorunsalların inşasını bir arada yürütmek gerekecektir. Feminist dayanışmaya olanak verebilecek bir kızkardeşlik, evrenselleştirici bir özdeşlikle değil tarihsel ve mekânsal olarak tanımlanmış   deneyimlerdir.  Batılı kadının kendisini eğitimli, modern, bedeni ve hayatı üzerinde kontrol sahibi olarak temsil etme araçlarından biri de Üçüncü Dünyalı kadın temsilidir. “The West and the rest”, Batı ve geri kalanlar ayrımındaki muhayyel bölünmelerin, farklı coğrafi, sınıfsal, kültürel konumlardaki kadın deneyimlerinin zenginliğini açıklamakta yetersiz kalmasını eleştiren Mohanty özellikle Amerika kaynaklı feminist araştırmaların, turist, kaşif ve dayanışmacı eğilimlerinden söz eder. Bunlardan ilki kat-katıştır diye adlandırdığı, ikincisi de eşit ama ayrı diye tanımladığı bir modeldir. Üçüncü yaklaşıma gelince, küresel ile yerel olanı bir eylem dayanışması hattında bir araya getirme olasılığının, Üçüncü Dünyalı kadını ırk veya coğrafya çerçevesinde değil, ortak bir mücadele bağlamında tanımlar […]


[1] Kadın hareketinin sadece Amerika’ya has ırksal eşitsizlik bakımından değil, uluslararası boyutta gözlemlenen sorunları için bkz. Rupp 1.J.,’Constructing lnternationalism: The Case of Transnational Women’s organizations, 1888-1945″, American Historical Review, Arahk 1994. Weber C., “Unveilig Scheherazade: Feminist Orientalism in the International Alliance of Women, 1911-1950′, Feminist Studies’ Bahar 2OO1, cill27 ‘ s. 725’. Rupp, uluslarası bir kadın hareketinin eylemcilerinin çok dil bilen ve seyahat olanaklarına sahip olan kadınlardan oluştuğunu belirtirken, Weber de hareketin öncüsü kadınların farklı uluslardan kadınların siyasallaşması konusunda yansız bir tutum sergilemediklerini ortaya koyar.

Çağdaş sanat bir muz cumhuriyeti midir?

Bu yazı ilk olarak Milliyet Sanat Dergisi’nin Ocak 2020 sayısında yayınlanmıştır.

Nazlı Ökten

2019 yılının sonunda çağdaş sanat konusunda geniş kitlelere erişen en çarpıcı haber kuşkusuz, provokatif üslubuyla tanınan Maurizio Cattelan’ın  Art Basel Miami’de 120.000 dolara satılan eseri Komedyen oldu. Komedyen koli bandıyla duvara yapıştırılan bir muzdan ibaretti ve alıcısına verilen tavsiye, yerine en geç on günde bir yeni bir muzun konmasıydı. Haberin duyulmasından ve eserin satılmasından bir süre sonra New Yort’tan bir performans sanatçısı olduğunu söyleyen David Datuna muzu duvardan söküp yedi ve eseri çok güzel bulduğunu söylediği videosunu instagram hesabından yayınladı.

Cattelan isminin geniş kitleler tarafından duyulmaya başladığı zaman 1999 yılıydı; Katolik Kilisesi’ni derinden sarsan çocuk istismarı skandalı sırasında sergilediği, La Nona Ora’da Papa İkinci Jean-Paul’ün balmumundan heykeline bir göktaşı düşürmüştü.

1991’de İtalya’da yabancı düşmanı bir parti kurulurken Cattelan, tamamı Kuzey Afrikalı oyunculardan oluşan bir futbol takımı kuruyordu. Özellikle koli bantlarını kullandığı başka bir işi de aynı sergide galericisi Massimo De Carlo’yu sergi açılışı sırasında duvara yapıştırdığı happening oldu. 2007’de Frankfurt modern sanat müzesinde sergilenen işi Ave Maria (Hz. Meryem’e selam olsun anlamında, 13. yüzyıldan beri okunan bir dua) duvardan çıkan üç takım elbiseli erkek kolunun Hitler’e selamı hatırlatan jestini tekrar ediyordu. 2011’de Venedik Bienali’nde içi doldurulmuş güvercinleri, Guggenheim’daki retrospektifinde tavandan sarkıttığı eserleri çok konuşulduysa da bundan birkaç yıl önce America adını verdiği 18 ayar altından tuvalet, diğer tüm çalışmalarını gölgede bırakacak bir yankı oluşturdu. Bir yıl boyunca 5. Katında sergilendiği Guggenheim müzesinde, 1 dolar karşılığı bu tuvaleti 3 dakika kullanma hakkından 100 000’e varan izleyici faydalandı. Amerika’da yığılan serveti eleştirmeyi amaçladığını söyleyen sanatçı, aynı zamanda Occupy hareketlerinin sloganlarını da hatırlatarak, “ben %99 için %1 sanat yapıyorum” demişti. 

America

2017 yılında Donald Trump aynı müzeden Beyaz Saray’daki dairesine yerleştirmek için Van Gogh’un eseri “Karlı Manzara”yı ödünç istediğinde, küratör Nancy Spector,  “eserin saklama koşulları nedeniyle müzeden çıkması sakıncalı olduğundan isteğinizi yerine getirmemizin mümkün olmadığını üzülerek belirtiriz. Ancak size başka bir eser ödünç vermeyi önerebiliriz: Maurizio Cattelan’ın eseri America; yerleştirmesi zor bir süreç gerektirse de bunu sizin için memnuniyetle gerçekleştirebiliriz” cevabını verince eserin referansı daha da güç kazandı. Ancak işler o noktada durmadı: 6 milyon dolara fiyatlanan America geçtiğimiz Eylül ayında, İngiltere’de sergilendiği Bleinheim sarayından çalındı ve halihazırda bulana 125 bin dolar ödül vaat ediliyor. HBO’nun ses getiren belgeseli The Price of Everything’e katkıda bulunanlardan birinin dediği gibi, zamanımızda bir şeyin fiyatıyla değerinin aynı şey olduğu düşünülüyor. Cattelan’ın kışkırtıcı ediminin sanat eseri, para ve sanat tarihi ilişkisi üzerine bir dizi tartışmayı -elbette alaylar ve küçümsemeler de buna dahil olmak üzere- tetiklediği açık. Çağdaş sanatın politik ve düşünsel hedeflerinin, sanatçıların ve akımların birbirinden çok farklı yönelimlerinden ayrı,  yekpare bir bütün olarak sergilenmesi, sanatın metalaşmasında gelinen son noktanın kaçınılmaz bir sonucu. Ve nasıl her yıl yüzlerce “kötü” film üretiliyorsa bir o kadar da “kötü” sanat eseri üretiliyor. Aynı tartışmaları neyin kitap olarak basılmayı hak edip etmediği konusundaki tartışmalarda da yaşıyoruz. Çağdaş sanat söz konusu olduğunda da neyin bize göre olduğunu belirleyen elbette kişisel zevkimiz (bu zevkin kişisel olduğu kadar toplumsal ve politik olarak da tesis edildiğini unutmadan) ancak uzun vadeli kalıcı bir yatırım olarak sanatı anlamak için bir uzmanlar kalabalığına ihtiyaç olduğu kesin.

Maurizio Cattelan

Sanat eserinin konu edindiği nesnenin, müzenin, izleyici ve sanatçı konumlarının sorgulanması, sanat tarihinde Velazquez’in Las Meninas’ına hatta ondan daha da önceye uzanan bir mesele. Duchamp’ın Pisuar’ına kadar uzanan bu çizgi, günümüzde gerçek bir “simgesel meta” üretimi endüstrisine dönüşmeye başlayan ve müze-devlet-şirketler-küratörler-eleştirmenler-sanat üreticileri-izleyicileri ve alıcılarının bir ilişkiler bütünü içinde oluşturdukları alanı sorgulamaya devam ediyor. Büyük sermayenin sanat alanına dahlinin tarihi uzun, ancak son dönem finans piyasalarında şişen, patlayan ve sönen balonlarla sanat piyasalarında şişen, patlayan ve sönen balonlar arasındaki ilişkileri görmek giderek daha elzem hale geliyor. Art Basel Avrupa’nın en büyük ve saygın sanat fuarlarından biri, her yıl uçaklarla bu fuara taşınan alıcılar o yılın genel eğilimleri açısından da belirleyici bir rol oynuyorlar. Art Basel İsviçre-Almanya-Fransa sınırında, İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik büyüme dönemine dayanan köklerinden, dallarını dünyanın çeşitli yerlerine uzattı. Ancak Art Basel Miami Beach, Kuzey ve Güney Amerika arasındaki konumuyla daha son dönemin finansal krizler ve spekülasyonlarla çalkalanan yapısı içinde ayrı bir yer kazandı.

Cenevre serbest limanı

Çağdaş sanat içinde kavramsal sanat, kendisini sürekli olarak sanat tarihini düşünmek ve buna gönderme yapmakla mükellef hissediyorsa, bu bir anlamda kendi simgesel sermayesinin oluşturduğu zirve noktasını görmesi sebebiyledir. Cenevre limanındaki büyük ölçekli depolarda yangına, depreme, hırsızlığa karşı korunan odacıklarda sadece altın külçeleri veya yıllanmayı bekleyen pahalı şaraplar değil, kimilerine göre dünyanın en büyük müzesini kurmaya olanak sağlayacak denli çok sanat eseri saklanmakta. Leonardo Da Vinci’den Pablo Picasso’ya kadar uzanan ustalar, dünyanın en prestijli müzelerinde oluşturulacak yeni sergilere çağrılmayı bekliyorlar, kartonlar, naylonlar ve korumalar arasında. Ve sanat simsarlarının işinin en önemli parçalarından biri neyin kimde olduğunu bilmek.

Deyimi bilirsiniz, özellikle idarecilerimiz Batı ile ilişkilerimizde bir muz cumhuriyeti olmadığımızı hatırlatmayı severler. İma ettikleri, üretim ve yaşam koşulları bakımından bağımlı hale gelmiş ülkelerdir. Sanatın kaybedilen özerkliğini simgelemek için belki de gerçekten iyi bir simgedir. Ancak ne önemi var, bütün bunlar olurken kavramsal sanat öldü yaşasın AI (artificial intelligence; yapay zeka) sanatı veya IRL sanat (in real life; gerçek hayatta) sesleri duyulmaya başlandı bile.

İnsan: “Ne en eski ne en sabit problem”

Bu yazı ilk olarak Cogito’nun İnsansonrası başlıklı Kış 2019 sayısında yayınlanmıştır.

Nazlı Ökten

Her halükârda bir şey kesindir: insan, insani bilgiye sorulmuş olan ne en eski ne de en sabit bir problemdir. Nispeten kısa bir kronolojiyi ve kısıtlı bir coğrafi bölümlemeyi -XVI. Yüzyıldan itibaren Avrupa kültürü- ele alarak, insanın yakın tarihli bir icat olduğundan emin olunabilir. Bilgi onun sırlarının etrafında uzunca bir süre gizlice kol gezmemiştir. Fiili durumda, şeylere ilişkin bilgiyi ve onların düzenini, özdeşlikler, farklılıklar karakterler, eşdeğerlilikler, kelimeler bilgisini etkilemiş olan bütün değişimlerin arasında -kısacası Aynı’nın şu derin tarihinin içindeki tüm dönemlerin ortasında- yalnızca bir tanesi, bundan bir buçuk yüzyıl önce başlayan ve herhalde şimdi sona ermekte olanı, insanın çehresinin ortaya çıkmasına olanak vermiştir. Ve bu hiç de, eski bir kaygıdan kurtulmuş, binlerce yıllık bir endişenin aydınlık bilincine geçiş, uzun zaman boyunca inançlar ve felsefelerin içinden hapis olarak kalmış şeyin nesnelliğine ulaşma değildi: bilginin temel düzenlemelerindeki bir değişikliğin sonucuydu. İnsan, düşüncemizin arkeolojisinin yakın tarihli olduğunu kolaylıkla gösterdiği bir icattır. Ve belki de yakınlardaki son[unu].

Eğer bu düzenlemeler, tıpkı ortaya çıktıkları gibi kaybolsalardı, olabilirliğini en fazlasından önceden hissedebileceğimiz, ama şu ân için ne biçimini ne vaadini bildiğimiz herhangi bir olayla, tıpkı XVII. Yüzyılın dönemecinde klasik düşünceye yaptıkları gibi, düşüncenin zeminini sarsalasalardı; bu durumda insanın tıpkı denizin sınırında [kuma çizilmiş bir yüz gibi] kaybolacağından söz edilebilirdi*.

FOUCAULT, Michel (2015) Kelimeler ve Şeyler, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay. Ankara, İmge Kitabevi.

Bir bilgi nesnesi olarak insanın sonunu haber veren Kelimeler ve Şeyler’in bu son cümlesi, Foucault’nun kendisini yapısalcılıkla tanımladığı ilk döneminin şahikası olarak da nitelendirilebilir. Michel Foucault, ilgili çevreler dışında çok da ses getirmeyen Deliliğin Tarihi başlıklı doktora tezinden sonra yayınladığı Kelimeler ve Şeyler’le sadece dönemin “en az okunan akademik best-seller”inin yazarı değil, Sartre gibi entelektüel bir heyulânın bile dikkatini cezbedecek bir polemiğin tarafı oldu. Kitabın yarattığı tartışmanın hemen ardından katıldığı bir televizyon programında**, kendisini anlamaya çalışan sunucuyu sakinleştirmeye çalışmak istercesine Nietzsche’nin mirasına referans yapar. “Tanrının ölümü” ilan edildiğindeki ahlaki paniği hatırlatır, “peki o zaman şimdi doğruyu ve iyiyi neyin adına savunacağız”, “cennet ve cehennemle” insana aşkın bir referansla düşünmeyeceksek ne yapacağız sorusunu cevapladık şimdi de insanın sonuna hazırlanmalıyız derken yapısalcılığın merkezinden, insanı aşan yapıların, “longue durée”nin, gözlemlenebilir süreklilikler ve süreksizliklerin merkezinden konuşur. Tanrısal aşkınlığın içinden ve ona karşı olarak insanı merkez alan bir epistemolojiye nasıl vardıysak, insandan sonra da düşünme yetilerimizi kaybetmeyeceğimize, aksine bugün kadar kendisi dışındaki gerçeklikleri, ölümü, Tanrı’yı, toplumu düşünen düşüncenin artık kendi kendisini düşünme zamanının geldiğini söylerken şaşırtıcı derecede rahattır.

Kelimeler ve Şeyler’in yayınlanmasından 14 yıl sonra, tarihsel epistemolojinin önemli ismi George Canguilhem’in başka bir öğrencisi, Donna Haraway’in insanın ölümünden sonra, bir insansonrası figür olarak nitelendirebileceğimiz siborg kavramını “bir makine-organizma melezi, kurguya yakın olduğu kadar toplumsal gerçeğe de ait bir yaratı”[1] olarak sunar. İnsan ve hayvan arasındaki, hayvan-insan ile makine arasındaki sınırın ihlalinden doğan siborgu, akıl/beden, insan/hayvan, kadın/erkek türünden hapsolunmuş ikiciliklerden çıkmamıza yardım edebilecek, deyim yerindeyse çatlaktan sızan ışık olarak düşünür. 68’in kült kitabı Tek Boyutlu İnsan’dan, Doğanın Ölümü’ne uzanan yolda ilericilerin, tekniğin tahakkümünü vurguladıkları ve bütünleşmiş bir direniş için bizi bedene çağırdıkları noktada, Haraway, gerçekten de dünya genelinde yoğunlaşan tahakküme direnmeye çalışan insanların birlik olma ihtiyacının gerçekten hiç bu kadar akut hale gelmediğini kabul eder. Örneğin iş, erkeklerin veya kadınların icra edişinden bağımsız olarak kadınsılaşmış bir formda tanımlanmaktadır: savunmasız kalmış, demonte edilebilir, yedek işgücü olarak sömürülebilir. “Yeni Endüstri Devrimi” dünya genelinde yeni bir işçi sınıfı üretirken, fabrika, ev ve pazar da yeni bir ölçekte bütünleşir. Sermayenin sınırsız hareketliliği, refah devletinin dağılması, yeni iletişim teknolojilerinin dağılma ve merkezsizleşmeye karşın emeği bütünleştirip denetim altına alma gücüne sahip olması gibi gelişmelerdir bu ihtiyacı acil kılan.

Ancak çözüm, hayali bir organik bedene geri dönüş değildir Haraway’e göre. Teknolojik olarak dolayımlanmış toplumlarda hem anlamlar, hem de başka iktidar ve haz biçimleri için daha iyi mücadele edebileceğimizi öne sürer[2].  İnsanların hayvanlar ve makinelerle akrabalıklarından veya zaten her zaman kısmi olan bakış açılarından korkmayan bir düşünümdür önerdiği. Haraway’in feminist perspektifi, örneğin “dişi” olmakta kadınları birbirine bağlayan bir doğallık bulmaz; aksine cinselliğe dair üretilen bilimsel söylemler ve toplumsal pratikler dahilinde inşa edilmiş olan bu karmaşık kategorinin yaratacağı bir “biz”den fazlasına ihtiyacımız olduğunu gösterir. Siborg bir insansonrası hayalinden fazlasıdır.  

Bugün artık insanın sadece teorik değil, pratik yokoluşu üzerine düşünüyoruz.

Geçtiğimiz aylarda onaltıncısı yapılan Yedinci Kıta başlıklı İstanbul Bienali’nde sergilenen eserler, dünyamızın insan faaliyetleriyle şekillendiği antroposen çağını sorguluyorlardı. Son on yılda sanatçının bedenini ve insan-hayvan-makine-kimlik sorunlarını merkez alan yaklaşımların yerlerini giderek küresel bir varoluş sorununa bıraktığını gözlemek mümkün.   İstanbul Bienali’ni eksen alarak 22 yıl geriye gidip bienalin çok tartışma yaratan iki işinden yola çıkarak insandan çevreye evrilen yaklaşıma dair bir sıçrama gözlemleyebilir miyiz? En azından bu yazıyı insansonrasını düşünürken sanatsal hafızaya bir dipnot olarak düşürebilmek için.

1997 yılında beşincisi yapılan İstanbul Bienali, tenin içine işlemiş bir sanatın vardığı son noktalarda ana haber bültenlerini de meşgul edecek çarpıcılıkta iki iş içeriyordu. Bunlarda biri Rus sanatçı Oleg Kulin’in köpeğiyle “cilveleşmelerini” konu alan işleri, diğeri de Orlan’ın ameliyatlar yoluyla yüzünde ve bedeninde gerçekleştirdiği değişikliklerin kaydıydı. İstanbul, Hortum Süleyman’ın İstiklal caddesinden “temizlediği” travestilerin, transların ve daha çok kadın olmak isteyen “doğal” kadınların imdadına yetişen silikonlara daha yeni alışıyordu ki Orlan’ın şakaklarına silikon enjekte ettirme operasyonunun Bienal’de video kaydından bölümler ana haber bültenlerinde yayınlandı. Operasyon öncesinde Orlan, Lacancı psikanalist Eugeni Lemoine-Luccioni’yi alıntılıyordu: “Deri yanıltıcıdır…insanın hayatta sadece tek bir derisi vardır…ben bir meleğin derisine sahibim ama bir çakalım…bir timsahın derisine sahibim ama bir köpek yavrusuyum…” Bedeninin kesilmesini acı çekmeden izleyebildiğini, kendisini bağırsaklarına kadar görebildiğini söyleyen Orlan bunun yeni bir ayna aşaması olduğunu öne sürüyordu. Kendi tasarladığı bir ameliyathanede kendi tasarladığı giysilerle uzandığı masada manifestosunu okuyan Orlan’ın “L’Art Charnelle”i (Tensel Sanat) kendisini sürekli olarak yeniden yaratırken geleneksel kadınlık, sağlık ve güzellik modellerine meydan okuyordu.

Birçok sanatçı gibi kişisel kayıplarını sanatsal kazanımlara dönüştüren”[3] Orlan’ın annesinin ilgisini ancak hastalandığında çekebildiğini, ailesini ve onların genetik mirasını taşıyan bedenine yabancılaşmasını bedeninin sınırlarının ötesinde, içindeki mahluku dışarı çıkararak Medusa’nın bakılması imkansız yüzüne dönüştürüyordu. Belki de bu anlamda sanatın güzellikten başlayan yolculuğunu yüzüne bakanları taşa çevirecek bir “başkalık” durumuna götüren yolda sadece kadınlara yönelik nesneleştirici bakışa değil toptan estetik kavramına meydan okuyan devasa bir işe girişiyordu. “Doğal” olarak nitelendirilen ne varsa bunların toplumsallığına yönelik bir sorgulama çağrısı.

Hayvan-insan arasındaki sınırları sorgulayan Oleg Kulin’in bienaldeki odası, köpeğiyle oynarken çekilmiş bir videoyla beraber, amaçladığı şeyi anlatan bir metin, Taocu sevişme pozisyonlarını gösteren ünlü şemanın iki insana değil de bir insan ve bir köpeğe uyarlanmış bir çiziminin yanısıra, bir aslanla Tahitili bir genç kızın öpüştüğü bildik bir çizim ve onun yapbozuyla donatılmıştı. Köpek ve kedilerin evlerin birer üyesi olarak ekonomik anlamda da yeni bir tüketim alanı açtığı, hayvan deneylerine karşı gösterilerin başladığı, etyemezliğin bir yaşam biçimine dönüştürüldüğü yıllarda Kulin’in sorguladığı sınır, bedensel varlığımızın, dünyayla ilişkimizin de sınırı. Tekilliklerini türün başlığı altında reddettiğimiz her şeyi hayvansılaştırabildiğimiz gibi[4], tekilliklerinden öznellik damıttığımız hayvanları da insansılaştırabiliyoruz.

Empresyonizmin sanatı, ustalıklı bir zanaatın ötesine geçiren hamlesinin fotoğrafın icadıyla ilişkisini biliyoruz. Soyut resimden, modern sanata ve oradan da kavramsal sanata uzanan yolda giderek düşünceyi neredeyse nihai hedefine oturtan sanat, günümüzde düşünsel değilse, teknik mükemmeliyete ve yeniliklere geri mi dönüyor? Peki ama tekerleğin icadından bu yana insan hayatının dünya üzerindeki oluşlarını şekillendiren teknolojinin bugün vardığı noktada dünyayı yok etme potansiyeline sahip bir yıkıcı güç üretebilmiş olması sanatı ne şekilde etkiliyor?

İnsansonrası sanat

Dünyanın en büyük müzayede firmalarından Christies’de, 2018 yılının Ekim ayında tahmin edilen fiyatın 45 katına, 432.500 dolara satılan ilk yapay zeka ürünü sanat eseri, Paris merkezli sanat kolektifi Obvious’un yarattığı kurgusal Belamy ailesinin üyelerinden birinin portresi Edmond Belamy. Hugo Caselles-Dupré, Pierre Fautrel ve Gauthier Vernier’den oluşan Obvious, GAN (Generative adversarial network; çekişmeli üretici ağlar) adı verilen, birbirine zıt şekilde çalışan iki sinir ağından oluşan bir yöntem kullanıyorlar. 14. Yüzyıl ile 20. Yüzyıl arasında yapılmış 15.000 portre sisteme girilmiş ve bu veri setine dayalı bir üretici mevcut, diğer yanda ise bir ayırıcı, insan eliyle yapılmış imge ile üreticinin ortaya çıkardığı imge arasındaki farkları yakalamaya çalışıyor. Hedef ayırıcıyı kandırmak.

Edmond Belamy

Bu sanatsal formu ilk uygulayanlardan biri olarak bilinen Harold Cohen 1973 yılında yazdığı AAron isimle programla kendi koyduğu kuralları uygulayarak bir dizi resim yaratmıştı. Günümüzde yapay zeka sanatçıları bir dizi kurala uyan değil, binlerce imgeyi analiz ederek belirli bir estetiği “öğrenen” algoritmalar yazarak çalışıyorlar[5]. Rutger Üniversitesi Sanat ve Yapay Zeka Laboratuvarının başında bulunan Ahmed Elgammal, son elli yıldır bir çok sanatçının üretimleri için yazdıkları bilgisayar programlarına algoritma sanatı veya algoritmik sanat adını veriyor. Elgemmal’e göre yapay zekayla üretilen eserlerin arkasındaki düşünce ve üretim sürecinin kendisi sonucundan daha önemli olduğu için kavramsal sanat kategorisinde değerlendirilmeleri gerekli.

Teknolojiyle yaratılmış sanat formlarına adanan Lumen Prize, 2019 yılında Refik Anadol’un[6] Melting Memories (Eriyen Hatıralar) ismini taşıyan ve hatırlamanın maddesel boyutlarındaki temsil fırsatlarını araştıran dijital sanat eserlerine verildi. Veri resimleri, arttırılmış veri heykelleri ve ışık yansıtmalarından oluşan proje, bilişsel kontrol mekanizmalarından elde edilen verilerin estetik yorumlarını deneyimlemeye davet ederken, projeksiyon teknolojisinin yarattığı simülakra uzamı ile izleyicinin bulunduğu fiziksel uzam arasındaki eşikte duruyor. Projenin tanımına göre mecraya, bedensiz bir teknik-ütopik bir fanteziye kaçış aracı olarak değil, dünyada bulunmak hakkındaki bildik algılarımızdan ve kültürel olarak taraflı önermelerimizden geçici bir kurtuluş sağlamak için yaklaşmayı hedefliyor.

Melting Memories

İnsansonrası şimdi ve burada. Ona sadece korkuyla bakmakla elimize hiçbir şey geçmeyecek. O kendimizi boşlukta hissettiğimiz, eksik bulduğumuz, onlarsız yapamadığımız aletlerde, protezlerimizde, ehlileştirdiğimiz bedenlerimizde, ilişkilendiğimiz tüm varlıklarla birlikteliğimizde. Locke, her insanın hiç olmazsa bir mülkiyeti olduğunu söyler: bedeni. İnsansonrası bedenlerimiz ve zihinlerimiz, aşılanmış, onarılmış, desteklenmiş, dönüştürülmüş, ehlileştirilmiş. Üzerinde sürekli çalışma ve oynama potansiyellerimizi sürekli olarak aşmaya davet edildiğimiz bu mülkü hâlâ daha çok 19. Yüzyılın kategorileriyle düşünüyoruz. Simmel, Rönesans’tan itibaren aşkınlığın Tanrı fikrinden doğaya geçişini tanımlarken varoluş ve hakikatin yegâne tecessümü olarak, hem de temsil edilip vurgulanması gereken bir ideal olarak göründüğünü belirtir. Bu yaklaşıma göre, 17. Yüzyıl felsefesi doğa kanunları üzerinde yoğunlaşır ve Rousseau’nun yüzyılı da bu temel üzerine bir doğa inşa eder: “mutlak değer, mutlak gaye ve mutlak bir meydan okuma olarak doğa”[7]. Bu doğanın “doğallığının” nasıl kurgulandığı, (var olmasını umduğumuz) bir geleceğe dair ne gibi imkanlar taşıdığını anlamak açısından elzem. Yoksa yarın distopik bir metakurmacadan ibaret kalacak.

İçinde bulunduğumuz 11.500 yıllık jeolojik çağın, Holosen’in son yedibinyılına bakan araştırmacı William Ruddiman, tarımın ilk dönemlerinin küresel bir soğumaya giden eğilimi geri çevirdiğini iddia etmiştir. İnsanın iklim üzerindeki etkilerinin Sanayi Devrimi’nden çok daha önce başladığını öne süren Ruddiman’ın bu tezi başlangıçta kimi iklim inkârcıları tarafından varolan üretim tarzlarında değişime gitmenin gereksiz olduğunu kanıtlamak için kötüye kullanılmış olsa da meslektaşı Steve Vavrus’un söylediği gibi “geçmişte onca az şeyle bunca büyük bir etki oluşturduysak bugün yaptıklarımızın devasa bir etkisi olacağına dair bir uyarı işaretidir bu”[8]. Antroposen denilen, insanın dünya üzerindeki etkilerinin gözlemlenebilir olduğu dönemle ilgili birçok hipotez sanayi devrimi öncesine gidiyor. Örneğin bunlardan biri, Antarktika’daki buz tabakalarından alınan örneklerden yola çıkarak, 17. Yüzyıl başında atmosferdeki karbondioksit azalmasını, sömürgecilerin silahlarıyla ve kıtaya onlarla gelen mikroplarla yok olan yerli nüfusunun tarım arazilerinin boş kalarak ağaçlarla kaplanmasına bağlayan varsayımlar mevcut[9]. Bir araştırmacı, insanın jeolojik bir güç haline gelmesini ateşle ilişkilendirirken metafordan gerçekliğe uzanıyor ve insanın dünyayı pişirmesinden söz ediyor[10].  Claude Lévi-Strauss, hayvanların besinleri çiğ olarak yerken insanların yemeği pişirme yoluyla toplumsal bir olay haline getirdiklerinin altını çizer. Pişirme doğal bir nesne olan yiyeceği kültürel ve toplumsal bir nesneye dönüştürür. “Pişirdiğimiz” dünya ve doğa, bize bağımlı kıldığımız hayvanlar artık kültürün ve toplumdan ayrı düşünemeyeceğimiz varlıklardır. Ne varoluşumuzu ne yokoluşumuzu onlardan ayrı düşünebiliriz.

Aynı Lévi-Strauss Hüzünlü Dönenceler’de “Dünya insansız başladı ve onsuz sona erecek. Hayatımı, dökümünü yapmaya ve anlamaya çalışmakla geçireceğim kurumlar, gelenek ve görenekler, belki de insanlığın rolünü oynamasına izin vermek dışında hiçbir anlamı olmayan bir yaratımın geçici tozlarıdır” diyordu. Pişirdiğimiz dünyanın küllerinden yaşadığımız zamanın tozlarına yeni hayaller kurmak her zaman mümkün…


* Köşeli parantez içindeki ifadeler Kılıçbay çevirisinden farklı olarak bana aittir.

** http://www.ina.fr/video/i05059752/michel-foucault-a-propos-du-livre-les-mots-et-les–video.html via @Inafr_officiel

[1] Donna Haraway, Başka Yer, çev. Güçsal Pusar, Metis yayınları, 2010, s.46.

[2] İbid., s.54.

[3] Danielle Knafo, Kenneth Feiner, Unconscious Fantasies and the Relational World, Routledge, s. 198.

[4] Ökten, Nazlı, “Hayvan: Kimin Kurbanı? Cogito, Yaz 2002, sayı 32, s. 132-140. Blog adresinden yazının bir bölümüne ulaşılabilir. https://kadinbedensahnedunya.wordpress.com/2012/09/30/oyuncak-hayvan-mi-hayvan-oyuncak-mi-mutlak-kurban-mi/

[5] Ahmed Elgammal, “AI is blurring the definition of artist”, American Scientist, January-February 2019, Vol. 107, Sası 1, s.18.

[6] Aslında Efsun Erkılıç, Raman Mustafa, Ho Man Leung, Nicholas Boss, Toby Heinemann, Kerim Karaoğlu, Kyle McLean, Steffan Klaue, UCSF/ Neuroscape Lab üyeleri, Adam Gazzaley’den oluşan Refik Anadol Stüdyosu’nun demek daha doğru olur.

[7] Georg Simmel, Modern Kültürde Çatışma, çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, 2003, s.60.

[8] R. Blaustein, William Ruddiman and the Rudddiman Hypothesis, Minding Nature, 2015, 8, 1;
http://www.humansandnature.org/william-ruddiman-and-the-ruddiman-hypothesis 

[9] Dünya tarihi yaklaşımını zenginleştiren yeni bir boyut da çevre tarihi kuşkusuz.  Anadolu coğrafyasından bir örnek vermek gerekirse Sam White’ın Celali isyanlarıyla küçük buzul çağı arasında ilişki kurduğu eserinden söz edilebilir. Sam White, Osmanlı’da İsyan İklimi, çev. Nurettin Elhüseyni, Alfa Yayınları, 2013.

[10] Yangınların ve ateşin tarihi üzerine çalışan araştırmacı Stephen Pyne, insanların ateşi daha önce ulaşamadığı yerlere götürdüğü gibi ateşin de insanları daha önce hiçbir canlının ulaşamadığı noktalara götürdüğünü belirtir. https://www.alternet.org/2019/08/winter-isnt-coming-get-ready-for-a-full-blown-age-of-fire/

Homo Academicus veya Bourdieu’nün dayanılmaz çekiciliği

Afişteki fotoğraf Boğaziçi Üniversitesi’nin 150. yılı vesilesiyle üniversiteden çıkmış kültür sanat dergileri temalı bir toplantıda Defter dergisinden yazar ve yayıncılarla birlikte konuşurken çekilmişti, rektörlük binasının toplantı salonunda (merak edenler için bağlantısını buraya koyuyorum)

https://kadinbedensahnedunya.wordpress.com/2018/01/12/yazmak-ve-konusmak.

O rektörlük binası ki haftanın her günü sırtlarını dönmeye devam ediyor, üniversite fikrini savunanlar.

Ben de akademinin marjında bir heretik olarak üstat ne diyor onu anlatmaya çalıştım dilim döndüğünce, genç arkadaşlar afişi hazırlarken internetten bu fotoğrafı bulmuşlar.

Hayat ne acayip veya bir yaşa gelince insan her şeyi birbirine bağlamak istiyor, belki de anlamlı bir şeyler yaşadım diyebilmek için.

Virginia, Dicle ve “Hasta olmak ”

https://open.spotify.com/embed-podcast/episode/6Wsh828utf35RvV60gypfD

Yıldönümlerini takip ettiğim için değil, tesadüf oldu. Burak Tatari’yle birlikte yaptığımız programı bloga eklemek için bakınırken fark ettim. 80 yıl önce, 1941 yılında bugün son vermiş hayatına Virginia. Bir Cuma. Bir önceki gün ne olmuş diye baktım, Hitler’in Yugoslavya’nın işgaliyle ilgili direktifi yayınlanmış. Hayatı boyunca bir çok kez intiharın eşiğine gelen Woolf kocasına bıraktığı notta eğer biri beni kurtarabilseydi o sen olurdun demiş teselli edercesine. Ruh sağlığı sorunlarıyla başa çıkmak için yıllarca mücadele etmiş sonunda yenik düşmüş, Ouse nehrine bıraktığı bedeni haftalarca sonra Southease’de kıyıya vurmuş.

Bu satırları yazarken kendisini Boğaz’ın sularına atan bir arkadaşımızı, meslektaşımızı Dicle Koğacıoğlu’nu anmadan edemedim. Şöyle yazıyordu notunda, o da Virginia gibi hiç kimse o gittikten sonra kendisini suçlamasın diye:

“Çok acı var dayanamıyorum. Lütfen beni affedin ve kendinizi üzmeyin, siz elinizden geleni yaptınız. Çok özür dilerim. Çok çaresizim. Özür dilerim”

O atladıktan birkaç saat sonra Ortaköy sahilinden geçerken kıyıda polis şeridini gördüm. Tahmin ettiğim şeyin ihtimali boğazımda öyle bir yumru oluşturdu ki gidip bakmaya cesaret edemedim. Kimbilir belki yıllar sonra bunun için kaydediyorum buraya bu çok gecikmiş sızıyı.

Pandemi, kriz, kısacası bozuk bir düzen var gücüyle üzerimize yüklenirken, çoğalan intihar haberleri belki de beni bunları yazmaya iten. İçerideki acılar tendeki yaralara benzemiyor, onları göremediğimiz için çoğu kez en yakınlarımızın çektiğini bile anlayamıyoruz; hatta kendi çektiklerimizin gerçek niteliğini. Dayanışma bu nedenle hayati bir kavram, sadece maddi değil aynı zamanda neredeyse ruhani. Birbirimize -her kimsek- sahip çıkmak bu nedenle önemli.

Biraz müzikle teselli bulmak istedim, belki siz de seversiniz, Hera Hyesang Park Güney Koreli olağanüstü bir soprano.

Dicle’yi ve çalışmalarını merak edenler dostlarının ve meslektaşlarının onun adına oluşturdukları ödülün sayfasına bakabilirler.

https://sugender.sabanciuniv.edu/dicle-kogacioglu-makale

Sözünü ettiğimiz denemenin yanısıra Defter dergisi arşivinin bağlantısını da aşağıya ekliyorum okumak isteyenler için

https://defterdergisi.wordpress.com/

Woolf, Wirginia: “Hasta Olmak Üzerine”; Çev. Meltem Ahıska; Defter,Sayı 2.

Homo Academicus: Yakılacak çeviri?


2015 yılında katıldığım bir kolokyumda Homo Academicus’un altbaşlıklarından birinden ilham alıp Fransızca-Türkçe sosyal bilimler çevirileri hakkındaki bir bildirime “Türkçe Homo Academicus: Yakılacak bir çeviri?” başlığını koymuştum. Programın bülteni önce e-posta yoluyla[i] elime geçtiğinde, soyadımın klasik yanlış yazımı Öktem’in yanı sıra ilk fark ettiğim tuhaf, ama bir o kadar normal bir sürçmeydi. Benim soru işareti düşmüş, dımdızlak bir saptama kalmıştı geriye. “Türkçe Homo Academicus: Yakılacak bir Çeviri”. Gülsem mi ağlasam mı şaşırdım çünkü çevirisi, redaksiyonu, basımı, her bir aşaması ayrı bir macera olan bu kitap hakkındaki bildirinin başına da ancak bu minik ama anlamlı hata gelebilirdi. Dil üzerine yapılan bir kolokyumda yapılan bir noktalama hatası.

Gerçekten de beni, diğer çevirmenleri, redaktörleri, yayıncıları (ve biliyorum ki yazarını da)ii ayrı ayrı zorlamış olan bu kitabın sonunda basılmış olması benim için başka bir anlam ifade ediyor. Her şeyden önce bu maceranın tanığı olarak, kitabı bir süredir beklediğini bildiğim okurlara da gecikme hakkında birkaç söz söylemeyi borç bildim.

2010 yılında Galatasaray Üniversitesi’nde Les Faces Multiples de la Domination (Tahakkümün Çoğul Yüzleri) başlığı altında Bourdieu sosyolojisi hakkında açtığım dersin öğrencilerinden Eren Gülbey ve Burcu Yoleri bana gelip bu kitabı birlikte çevirmek istediklerini söylediklerinde başlangıçta duraladıysam da bunun için onlarla bir atölye çalışması yapmayı önerdim. Birkaç haftada bir buluşuyor, kavramsal ve terminolojik bir çalışma yapıyorduk. Boğaziçi Üniversitesi yayınlarının kitapla ilgilenmesi, işleri hızlandırdı. Burcu Yoleri’nin ayrılmasından sonra yola, yine eski bir öğrencim olan Arzu Nilay Kocasu’yla devam ettik. Sonunda ben de çeviri sürecine dahil oldum. İlk redaksiyonu Bourdieu sosyolojisi hakkında hatırı sayılır çalışmaları bulunan Güney Çeğin yaptı. Bu sırada Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nin kitabı yayınlayamayacağı anlaşılınca, daha önce Bir Pratik teorisi için Taslak için birlikte çalıştığımız Bilgi Üniversitesi Yayınları Koordinatörü Cem Tüzün’e teklif götürdüm. Bu aşamadan sonra yeni bir gözle okuma ihtiyacı hissettiğimde, farklı çevirmenlerin izlerini silerek daha homojen bir dil oluşturmanın şart olduğu ortaya çıktı.

Halihazırda İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde araştırma görevlisi olan, Bourdieu konusundaki ilk derslerimi takip eden eski öğrencimlerimden Şeyda Sevde Tunçbilek sağolsun, doktora tezini yazma sürecine rağmen ricam üzerine yeniden okuma işini üstlendi. Kitabın sonunda bulacağınız sözlükçeyi de hazırlayan Tunçbilek’in kitaba katkısının çevirmenler kadar önemli olduğunu belirtmeliyim.

Birlikte çoğu kez kolay okunur ve anlaşılır olmakla, kati ve sadık olmak arasında bocaladık; çok sayıda küçük ve söze dökmesi zor seçim yaptık. Ama biliyoruz, siz de bu çetrefil olduğu kadar zengin kitap üzerinde çalışırken aynı şeyi hissedeceksiniz: “Galip sayılır bu yolda mağlup”.

Nazlı Ökten


Son not: Çeviri konusundaki öneriler her zaman başımızla beraber. Bunları toplayıp değerlendirerek ileriki baskıları daha iyiye götürmemek için hiçbir neden göremiyorum.


[i] http://www.inalco.fr/sites/default/files/asset/document/prg_ifea.pdf

ii Loïc Wacquant bir yazışmamız sırasında Homo Academicus üzerinde çalıştığımı öğrenince, yazısı çok ‘gergin’ ama ‘katidir’ (L’ecriture est tres “tendue” mais précise) demişti. Gerçekten de sadece kesinlik veya katiyet arayışındaki bir üslup değil, neredeyse keskin bir gerilim bütün kitabı kat eder görünmektedir. Bana göre bu gerilim, Bourdieu’nün Fransız akademik alanının bütünüyle kurduğu ilişkinin bir yansımasıdır.

ÇEVİRMENİN “BURDİYÖ” İÇİN NOTU II


Düşünümsel Sosyolojiye Davet

PİERRE BOURDIEU – LOÏC WACQUANT

2001-2016 yılları arasında İletişim Yayınları’ndan Düşünümsel Antropoloji İçin Cevaplar adıyla çıkan kitabın genişletilmiş ve gözden geçirilmiş baskısı için yazdığım sunuşu buraya da iliştirmek istedim. Bu yeni baskının editörü Melike Işık Durmaz’a da ve bazı yeni bölümlerin düzeltmelerine katkıları nedeniyle eski öğrencim yeni meslektaşım Şeyda Sevde Tunçbilek’e teşekkürlerimle.

2002 yılında Pierre Bourdieu’nün vefatını öğrendiğim sırada, Düşünümsel Bir Antropoloji için Cevaplar’ın çevirisi üzerinde çalışıyordum. 1995 yılında arkadaşlarımla birlikte çıkardığımız Hayalet Gemi dergisi için “Spor Sosyolojisi Notları” ve “Zevk Sosyolojisi Notları” başlığıyla iki kısa çeviri yapmıştım ancak Toplumbilim Sorunları başlıklı derlemede yer alan bu metinler, daha ziyade akademik alanın dışına hitaben yazılmış olmaları nedeniyle, bilimsel terminolojisinin ağır ve kimi zaman katı kullanımından farklı bir üslup içeriyorlardı.  

Yayınevinden arayıp Bourdieu’yle ilgili bir yazı istediklerinde önce bocalamıştım. Hakkında kapsamlı bir derleme (Ocak ve Zanaat) ve bazı çeviriler yayınlanmıştı, ancak ismi ülkemizde henüz yeni yeni duyuluyordu. Bu gecikmiş tanınırlık benim açımdan şaşırtıcı değildi. Doksanlı yılların ortasında siyaset sosyolojisi yüksek lisansı için Sorbonne’a gittiğimde Pierre Bourdieu ismini hocalarımın ağzından yalnızca bir kez duymuştum, o da ders arasında “Canım bu Bourdieu de çok abartılıyor” minvalinde bir yakınmayla. Bourdieu’nün Collège de France gibi Fransa’nın entelektüel hayatının nihai zirvesi sayılacak bir konuma eriştikten sonra bile kendi ülkesinde kabul görmeyişi, bizim ülkemize de ancak Amerika Birleşik Devletleri’ndeki üniversitelerde sosyal bilimler eğitiminin kaçınılmaz bir parçası haline geldikten sonra tanınmasına neden olan etkenlerden biriydi.  

2007 yılında Karşı Sanat’ta Fondation Pierre Bourdieu işbirliği ile 2 Mayıs – 2 Haziran 2007 tarihleri arasında ’’Pierre Bourdieu: Cezayir’de. Köksüzleşmenin Tanıklığı’’ isimli fotoğraf sergisi vesilesiyle, İTÜ İnsan ve Toplum Bilimleri ve Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü ortaklığında, Ocak ve Zanaat derlemesinin yazarlarının da katkılarıyla, Bourdieu’nün sosyolojik çalışmalarını merkeze alan iki uluslararası konferans düzenledik. Bu konferansların ilki, “Pierre Bourdieu: Sosyal Bilimlerde Açılımlar” başlığıyla 3-5 Mayıs tarihlerinde İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Maçka Kampüsü’nde düzenlenmişti. Dinleyici kitlesinin bizi şaşırtan kalabalığı, artık Bourdieu düşüncesinin kaçınılmaz bir referans oluşturmaya başladığının bir göstergesiydi. “Tahakkümün Çoğul Yüzleri: Bourdieu Sosyolojisi” başlıklı ikinci konferansa ise, Loïc Wacquant ve Bourdieu yaşarken onun da teşvikiyle düşüncesini konu alan ilk kitabı yazan Louis Pinto katılmıştı. Galatasaray Üniversitesi’nde 18 Mayıs 2007 tarihinde düzenlediğimiz bu konferans da yoğun bir ilgiyle karşılandı.  Bu sıradaki sohbetlerimiz esnasında Bourdieu ve Loïc Wacquant’ın, Durkheim ve Mauss’a referansla birbirlerine amca ve yeğen olarak takıldıklarını öğrenmiştim. Loïc Wacquant için Bourdieu düşüncesinin çeviri, aktarım ve yorum sırasında “zayi”  olabilecek veçhelerine dikkat çekmek, altını çizmek neredeyse bir görev gibiydi. Çünkü kendisinin de inandığı sosyal bilim ilkelerinin dinamiği açısından sürekli bir tür ince ayarın sağlanması şarttı. Kitaba eklediği yeni bölümlerde bu çaba gün gibi ortada. Özellikle yüksek lisans ve doktora öğrencileri için, Bourdieu’nün asıl eserlerinin dilindeki bilinçli karmaşıklığa ilaç olacak bir tür yol haritası gibi kullanılacağına eminim.

Cevaplar’dan sonra Bir Pratik Teorisi için Taslak ve Homo Academicus gibi eserlerini çevirirken bu bilinçli karmaşıklığın düğümlerini çözmenin ne derece önemli olduğuna şahit oldum. Öğrencilerim Bourdieu okumaya ilk başladıklarında onları cesaretlendirmek için şöyle söylerim: bazı kitaplar kolay okunur ve bittikten sonra unutulur ama Bourdieu’nün yazısı okuyucuyu adeta bir pentatlona çağırır, dilin içinde kimi zaman koşmanız, kimi zaman yüzmeniz, kimi zaman bisiklete binmeniz gerekir ama bitirdiğinizde düşüncenin pratik becerilerine siz de şaşar ve metinle mücadelenizden başkalaşmış olarak çıkarsınız.  Bu kitabın ilk versiyonunu çevirmeyi bitirdiğimde, sadece sosyal bilimlere bakışım değil, akademik dünyanın bütününe bakışım da değişmişti. Hem Bourdieu’nün hem  Loïc Wacquant’ın doğrudan ve kati yaklaşımlarının, kılı kırk yaran titizliklerinin hakkını verebilmek için çok çabaladığımı hatırlıyorum. Geriye dönüp baktığımda Işık Ergüden’in editörlük çabalarının da kimi yerlerde dili zorlayan ifadeleri daha anlaşılır kılmaya yönelik katkılarının da hakkını vermeliyim. Ancak elinizdeki baskı, sadece yazarlardan birinin, Loïc Wacquant’ın yeni katkılarıyla değil, aynı zamanda Türkçe’de Bourdieu sosyolojisi açısından yerleşen terminolojiyi de göz önüne alarak yenilenmesi açısından da farklılıklar içeriyor. O dönem agent kavramını karşılamak için kullanılan eyleyen/eyleyici yerine failin, mekân olarak karşılanmış espace için uzamın kullanılması gibi terminolojik değişiklikler, karşılaştırmalı okuma yapmak isteyenler için göz önünde bulundurulmalı. Söyleşi ve konferans bölümlerine eklenen dipnotlar ve kaynakçanın metni hantallaştırdığı düşünülebilirse de gerek tematik gerek metodolojik olarak son derece aydınlatıcı oldukları görülecektir. Bourdieu gibi Loïc Wacquant’ın da muradı olan davet,  “Bourdieu’cü” bir sosyoloji yapmaya değil, bütünleşmiş, ilişkisel ve analitik bir sosyal bilimler için kolektif bir düşünüme katkıda bulunmaya yönelik olarak görülmelidir.

“Dil, doğallaştırılan, dolayısıyla göz ardı edilen, bilinçdışı inşa araçları olarak işlev gören, muazzam bir ön-kabuller deposudur aslında” diyor Bourdieu. Kitabın dili sizi her zorladığında bunu ön-kabullerinizi sorgulamak için bir fırsat olarak görmeniz umuduyla, iyi okumalar.

                                                                                              Nazlı Ökten

Yazmak ve Söylemek: Korona günlerinden devam

Akademik makale, genelde okuru çok sınırlı uzmanlaşmış dergilerde yayınladığımız, kongrelerde, sempozyumlarda paylaştığımız, aylarca süren uğraşın bazen sessizlikte yankılandığını duyduğumuz ilginç bir yazı türüdür. Bazen bir programa çağrılırsınız, size ayrılan süre içinde bir şeyler söylemeye çalışır ama onda da kendinizi iyi ifade edemediğinizi düşündüğünüz için eksiklenirsiniz. Hem bu üç ayrı düşünme, yazma, konuşma düzleminde söz nasıl yankılanıyor merak eden olursa diye, hem de kendime de bir not düşmek için sondan başlayarak önce

Medyascope için Işın Eliçin’le yaptığımız kaydı,

F7G7UxOv.jpg

 

sonra bu kaydın yola çıkış noktası olan 1+1 Forum yazısını ve nihayet, yazının yola çıkış noktası olan makaleyi paylaşmak istedim.

Aşağıdaki alıntı ve bağlantı 1+1 Forum yazısından

“Bilinen meseldir: Bizanslı alimlerin İstanbul, o günkü adıyla Konstantinopolis, Osmanlı ordusunun kuşatması altındayken meleklerin cinsiyetini tartıştığı söylenir. Bugün de korona olarak söyleyegeldiğimiz Covid-19 dışında kalan her türden düşünce faaliyeti insanda bunu çağrıştırıyor. Bir yandan da hayatın örgütlenmesinin en küçük bir alanını bile –çalışma, yeme, içme, tüketme, seyahat etme, ilişkilenme biçimlerimizin tamamı– dışarıda bırakarak bu tarz bir mücadeleyle başa çıkamayacağımız açık”

KORONA GÜNLERİNDE BİLGİ, UZMAN, ENTELEKTÜEL VE HAKİKAT Meleklerin cinsiyeti 21.04.2020

Bu da Mülkiye dergisinde yayınladığım makale. Şahane editörlüğü için Simten Coşar’a teşekkür etme fırsatı da olsun.

Sartre’a Karşı? Foucault ve Bourdieu’da Düşünme ve Entelektüelin Siyasal Sorumluluğu / Foucault and Bourdieu on the Intellectual contra Sartre: Thinking and Political Responsibility

https://dergipark.org.tr/en/pub/mulkiye/issue/274/1185

açık radyo

İskender anısına yaptığımız program da buradan dinlenebilsin istedim

iskenderanmahttps://onedrive.live.com/?authkey=%21AIDVbSJF035mTNQ&cid=0D10930D3FE2702B&id=D10930D3FE2702B%2148615&parId=D10930D3FE2702B%2146848&o=OneUp

Sanat bizi teknoloji labirentinden kurtarabilir mi?

Geçtiğimiz yılın sonunda  İngiltere’nin en prestijli çağdaş sanat ödüllerinden Turner Prize’ı kazanan Charlotte Prodger’in ödüle aday gösterildiği videonun cep
telefonuyla çekilmiş olması, sanat – teknoloji ilişkisini yeni bir boyuta taşıdı
Aşağıya tıklarsanız bu konuda Milliyet SANAT I OCAK 2019 sayısında yayınlanan yazıma erişebilirsiniz.

MSanatOcak2019

 

%d bloggers like this: