MASUMİYET MÜZESİ YA DA BURJUVAZİNİN KANI

burjuvaturk

Masumiyet Müzesi’nin Kemal’i kendi hapishanesini yavaş yavaş kurarken biz de Pamuk’un ustalıkla ördüğü ağa takılıyoruz. İçimi kanırtan, neredeyse afakanlar bastırtan ataletinden bıktığım Kemal’in dünyası, kitabı kapatıp raftaki yerine yerleştirdiğimde ardında iyi edebiyatın uğultusunu bırakıyor; şaşkınlıkla görüyorum. Korku filmlerinde kendi başına hareket eden nesneler gibi, kitabın orada Fransız Teğmen’in Kadını ile Oblomov arasındaki yerinde nefes alıp verdiğini duymaktan korkuyorum. En çok da o ağır bunaltı dünyasına geri dönmekten. Yetmişli yılların kendinden emin hovardası, seksenli yılların Oblomov’u, buraların burjuvası Kemal. Rus otokrasisinin cenderesindeki toprak sahiplerinden, Türkiye Cumhuriyeti’nin vesayetindeki burjuvalara uzanan yol, sanıldığı kadar uzun değil. Orhan Pamuk, bu kitabın bir aşk romanı olduğunu söylerken ona inanlar herhalde kitabı hayal kırıklığıyla kapatıp bir kenara koymuşlardır. Ama aşk, ne zaman kendiyle tarif edilebilir ki?Foucault, Cinselliğin Tarihi’nde “Burjuvazinin kanı cinsiyetidir” derken, aristokrasi için kanbağı ne ifade ediyorsa, burjuvazi için de cinselliğin onu ifade ettiğini anlatır. Yeni yükselen bu tabaka, kendini ayrıştırabilmek için sınırlarını titizlikle çizip korumak zorundadır. Bunu yapmanın yolu, cinselliği kontrol etmektir. Aristokrasi, sınıfsal gövdesini kan bağları aracılığıyla, “saf ve temiz” tutarken, burjuvazinin elindeki araç, cinselliğidir. Modern dünya, cinsellik konusunda daha çok konuşurken onu özgürleştirdiğini iddia etse de, çoğalttığı söylem tabakalarıyla üzerindeki kontrolü arttırmaktadır. Ona göre hiçbir çağ, cinsellik konusunda bu kadar geveze olmamıştır.  Foucault, modernliğin doğuşunda cinselliğin bastırılmasını işçi sınıfına yönelik bir kontrol mekanizması olarak algılayanlara karşı çıkarak, değerli olanın, burjuva kadının iffeti olduğunu anlatır. Burjuvazi için kadın erkek ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi hayati bir önem taşır. Aristokratça sınırların kalktığı bir “özgürlük” meydanından içeri yabancıların ve “aşağıdakilerin” girmemesi özel önem taşır. Aslında yerli burjuvalarımızın meselesi, yerel değişkenleri saklı kalmak kaydıyla, Batılı burjuvalarla aynıdır: özgürleşmek değil, özgürlükler alanını onlar kadar sıkı sınırlarla tanımlamaktır. Batılı rüzgarların etkisiyle özgürleşen kadınlar değil, erkeklerdir. Bekaret artık namusu temsil etmiyorsa, bir erkek birlikte olduğu kadınla evlenmek zorunda değildir. Dolayısıyla kendini daha iyi korumak, iffetli olmak vazifesinin yükü salt kadının omuzlarına biner. Evlilik yaşının giderek artması, evet özgürleşme yolunda bir adım olabilir ama bu, aynı zamanda cinsel hayata erkeklerden daha geç başlamak ve bedeni daha uzun süre kontrol altında tutmak anlamına gelir. Erken evlenmek ve çabuk üremek köylülerin stratejisidir. İyi bir burjuva kadını elbette sıkıcı geleneksel köylü kadınlara değil, Avrupai ve “enterasan” kadınlara benzemeyi becermelidir.“Kızlığını bozdukları” kadını “namusu” sayan erkeklerse aşağı mahallelere hitap eden “Türk” filmlerinde kalmıştır. Elbette Kemal’in bozduğu gizli anlaşma (bir erkeğin bu konuda söz vermeye ihtiyacı olmayacak kadar onurlu davranması gerekliliği) onu sınıfında bir tür dışlanmaya itecektir . Ama söz konusu olan Kemal’in özgürlüğüdür Sibel ya da Füsun’un değil. Kemal, ikisiyle de yatmak ve hiçbiriyle evlenmemek konusunda özgürdür. Parası ona aynı zamanda, evli olmadığı bir kadının evinde, onun elinden yeme, içme, anne ve babasının damadı gibi davranma, neredeyse kocası gibi yaşama hakkı vermiştir. Başa çıkamadığı, taşıyamadığı, onu bunaltan tam da televizyonun önünde pineklemekten fazlasını gerektirmeyen bu özgürlüktür. Baba olmaktan, koca olmaktan, onu kurtaran ama seyirciliğe mahkum kılan bir koltuğu vardır sonunda müzeye dönüşecek olan evde. Bu müze, dışarıda (toplumda, üretimde, siyasette, sokakta) akan hayatı içeriye (eve, aileye, aşka, cinselliğe) taşıyan nesnelerin müzesidir. Bu nesnelerde donan zaman, aşk anlatısının peşinden koştuğu “arzunun yok nesnesi” nin boşluğunu doldurmak için bir teselli, bir oyalanma hikayesinin ta kendisidir. Hikaye edilmiş zamana tarih denir. Love Story, aşk hikayesi, history, herstory…Yazarımız, tarihe bir ucundan tutunamamış kahramanını kayıtsızlıkla okşar, ne acır ona ne sevgi uyandırır.Biz buralılar; Orhan Pamuk’un kendisini oryantalistlikle suçlayanlara karşı inadına antropolojik bir vurguyla kullandığı gibi biz Türkler, bu kitabı dünyanın geri kalanından farklı okuyacağız. Ne de olsa kimse kendi köyünde peygamber olamaz! Yine Türkçe’yi döndüre dolaştıra kullanmasına hayıflanacağız; kimimiz sinirlenerek kimimiz Benim Adım Kırmızı’da üslup kusurdadır dedirten şeyin doğruluğunu unutmadan. Orhan Pamuk bana sorarsanız bu kitabı yazarken biraz da kızını Türkiye’de burjuva erkeklerin durumu konusunda uyarmaktan kendini alamamıştır diyecek kadar ileri gidecek benim gibiler. Seksenli yılların boğucu atmosferini, nefes alamayan İstanbul’unu ürpererek hatırlayacak yaşı yetenler. Ayfer Tunç’un, bir dönemin yaşama hallerinin kaydını tutma amacıyla yazdığı Bir Maniniz Yoksa’sını çok satanlar listesinin başına oturtan yetmişli yıllar özlemini, Reha Erdem’in Korkuyorum Anne’sinin sonunda kamerasıyla okşadığı, yokolmakta olan nesneler dünyasını, hatırlatacaklar. Sonra arabeski duyacaklar romanın heryerinde, neredeyse mimari bir üslup olarak. Oblomov, Fransızca’ya ilk çevrildiğinde, uzun, sıkıcı ya da tekrar olduğu düşünülen bölümleri atılmış. O dönem çevrilseydi, Masumiyet Müzesi’nin de başına aynısı gelirdi herhalde. Birbirini, tekrar eden sarmallar şeklinde içiçe geçen motifler, yani adlı adınca arabesk yankılanmalı Masumiyet Müze’sinin duvarlarında.Masumiyet Müzesi, Cevdet Bey ve Oğulları’nın yarım bıraktığı işi tamamlıyor. Hatırlarsınız, bu ilk kitap, hep Thomas Mann’ın Buddenbrook Ailesi’yle karşılaştırılırdı. Buddenbrook ailesi, layıkıyla burjuva olmanın nasıl bir boğuntu olduğunu anlatır bir yanıyla da. Pamuk ailesinin küçük oğlu da, bu boğuntuyu anlatır Kemal’den yola çıkarak. Filmlerinde görünmeyi adet edinmiş olan Hitchcock gibi romanın bir yerinde gözükmek istemesi boşuna değil. Bu dünyayı ben yarattım ama bu dünya beni içerir demek ister göz kırparak. Yetmişli yıllar, cumhuriyetle yerlileştirilmiş, ithal ikameci politikalarla küresel rekabetten korunmuş ve hımbıllaşmış İstanbul burjuvazisinin, kendilerini alt sınıflardan farklı kodlarla tanımlamak için Avrupai olana; kozmopolitizmin rekabetinden korunmak içinse milli olana referans verdiği yıllardı. Seksenlerin karanlığı, kendisini “zaman olmayan zamandan” çıkmaya (Tanpınar’ı anmamak ne mümkün), dünyanın zamanıyla eşleşmeye hazırlayan, koruyan, kollayan, gerekirse birçok defalar olduğu gibi, diğer sınıfların silahlarını elinden alarak onu kayıran devletini sessizce izlediği yıllar oldu. Şimdi bir kısmı dünyayla yüzleşmeye nihayet hazır; diğerlerine düşen, tıpkı Füsun’un Avrupa yolunda giydiği elbise kadar kırmızı: Olmayan özgüveni tesis için daha çok bayrak, varolan sınırları korumak için daha çok kan.

 Nazlı Ökten
Mart 2009 Amargi
Advertisements
Previous Post
Leave a comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: