Melezleştirebildiklerimizden misiniz?

Hintli hip-hop grubu Villanz

Kültürel melezleşmeden sözedeceğiz, Nisan 2000’de Türkiye’de bir bira reklamından başlayalım: etnik sedaların yükselişiyle kendi müziklerinde hafifçe Türk ezgilerine kaymaya başlamış genç bir rock grubu, bir çatıda şarkı söylüyor: “Herkesin geçtiği yoldan geçme” bu çağrıya kulak verenlerse sokaktaki diğerlerine değilse bile birbirine benzeyen gençler. Güneşin altında herşey söylenmiş olduğundan bu sahne de Beatles, Apple ofislerinin çatısında Get Back’i çaldığında yaşanmıştır; ondan yirmi yıl sonra da Gurinder Chandra’nın I’m British But… isimli filminde Londra’nın Southall semtinde bir çatıda Bhangra tarzında müzik yapan bir grup, Hindistan’ın Pencab eyaletinden uzağa düşmelerinin acısını yansıtan bir şarkı seslendirirken diğer Asyalı-Britanyalı gençler aşağıda dans etmişlerdir. Maalesef gidilecek yollar sınırlıdır; dünya üzerinde birkaç temel hikaye vardır ve döndürüp dolaştırıp onları anlatırız. Herkesin geçtiği yoldan biz de geçeriz, maksat kendi araçlarımızı seçmek.

Batılılaşma, Üçüncü Dünya, kültür emperyalizmi çoğumuzun tanıdık olduğu, kafamızda hızlı çağrışımlar yaratan kavramlar. Herşeyin “orijinal”inin Batıdan kaynaklandığı bir dünya hepimize tanıdık bir dünya. Ne yapsak öykünmüş, ne etsek taklit etmiş sayılırız; “otantik” bir varoluş bulmak amacıyla kalkıp gelmiş olanları da hayal kırıklığına uğratırız: “Aa burada da mı Macdonalds!”. Ne yani, ayda mıyız? Macdonalds olmayan şehire şehir mi denir!

Paris’teki Hint mahallesi küçüktür. Bir Hint restoranı ararken tüm müşterilerin Hintli olduğu küçük ve mütevazı yeri görünce özgün bir keşif yapacağınızı sanırsınız. Fazla turistik dekor içermeyen, kendi halinde bir yer, işte Fransızlar için değil, Paris’teki gerçek Hintliler için bir yer! Masanıza oturup içi peynirli mis gibi Hint ekmeklerinden ısırır ısırmaz La Vache qui Rit tadını hissedince boyunuzun ölçüsünü alırsınız. Otantik bir tat arıyorsanız bedelini ödemek zorundasınız! Otantik olmak artık iyi kurgulanıp sunulması gereken bir durum. Hint Okyanusu’na tatile gidip teknede Tarkan dinleyebilir; Ricky Martin’in aynı şarkıyı iki ayrı ülkeden iki ayrı kadınla ama aynı yorumla söylediğini ve aynı klibi çektiğini görebilirsiniz; bir Alman işçisi olarak Türkiye’ye tatile gelip neredeyse tek kelime Türkçe konuşulduğunu duymadan geri dönebilirsiniz.

Diaspora, sürgündeki halkların adıdır. Bugün Hint diasporası dünyadaki en büyük yerinden koparılmış insan topluluklarından biridir. İngilizler Hindistan’ı sömürgeleştirdikten sonra Hint halkını 19. yüzyılda dünyanın dört bir yanındaki işleri için kullanmışlardır: Fiji’den Malezya’ya kadar uzanan bir coğrafyada Hintlileri savaştırmış ve çalıştırmışlardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere ve Hollanda’yı yeniden inşa edenlerin çoğunluğu Hintli işçilerdi; petrol gelirlerine yaslanan Ortadoğu ülkelerinin çoğunda hala onlar çalışırlar. Türkiye’den Singapur’a giderken yarıyarıya boş olan uçağın Birleşik Arap Emirliklerinde aktarma yaparken Güney Asyalılarla dolduğunu görürsünüz. Hintlilerin tüm dünyaya yayılması öyle bir düzeydedir ki, Hong Kong Hintlilerinden sözedebildiğiniz gibi Güney California Pencablılarından da sözedebilirisiniz rahatça. Kuzey Amerika ve İngiltere’de bisiklete binerken kask takma zorunluluğuna kültürel nedenlerle karşı çıkılma olasılığını düşünün bir. Sihler, dinsel inançları nedeniyle başlarından çıkarmak istemedikleri türbanlarının üzerine kask takamadıklarından bu konuda kendilerine ayrıcalık getirilmesini talep ettiler.

Dünyanın her yanına yayılmış bu insanların kültürleri de onlarla birlikte seyahat edip karıştı. Müziklerin vizeye ihtiyacı yoktu belki ama, kendi mahallelerinde Hindistan’dan gelme kasetleri satan küçük dükkanlardan, dünya müziği diskleri için ayrı bölümlere sahip olan dev müzik marketlere geçmek için küreselleşmeyi beklemek gerekti. Sitar, Beatles’ın, müziğine çoktan girmişti, Jim Morrison’un sesi doğunun ezgilerine çoktan karışmıştı ama “fusion” ilk kez müzisyenleri eşit partnerler olarak karşı karşıya getiriyordu. Hippie hareketinin Batı uygarlığına alternatif arayışı, çevrenin merkeze taşınmasıyla, yani sömürgelikten çoktan çıkmış olan ülkelerden insanları bazen ekonomik bazen siyasal zorunluluklar yüzünden Batı metropollerine taşıması, kendi kültürlerini buradaki kültürlerle karıştırmaları ve anayurtlarının kültürlerini de böylece etkilemeleri melezleşmenin yaygınlaşmasını sağladı.

Güney Asya müziği buna en iyi örneklerden biri. Nusret Fatih Ali Han’ın Jan Garbarek’le buluşması, caza yeni yollar açarken, İngiltere’de doğup büyümüş Hintli ve Pakistanlılar, drum&base üzerine geleneksel melodilerini döşemekte tereddüt etmediler. Dijital elektronik teknolojisinin, Hint klasik müziğinin akustik ezgileriyle buluştuğu bu türle, gece kulüplerinde dans edildiği gibi konser salonlarında oturuldu da. Talvin Singh gibi, İstanbul’da da Babylon’da Konser veren Nithin Sawney de bu müzisyenlerin en iyi örneklerinden. Günümüzün ruhunu en iyi yansıtan müzik türlerinden olduğuna inandığım bu karışımlar, yüzlerce kültürel göndermeyi de beraberlerinde taşıyorlar. Stoned Asia adlı derleme bir albümde Ahmet Bont isimli parçada, Benim Adım Bont Ahmet Bont, diyor James Bond’un o ünlü kendini tanıtma biçimini hatırlatarak. Aklıma yeniden keşfettiğimiz Türk filmleri geliyor: bir tür kendimizle barışma, “the original” olmasak da kendimizi sevmenin mümkün olduğunu görme. Her kimsek ve nasılsak onun “the original” olduğunu, tüm bu karışımlarımız ve ikilemlerimizin bizi biz kıldığını görme. Burhan Öçal’ın müziğini düşünüyorum. Sahnede dünyanın her yanından müzisyenlerle kurduğu inanılmaz iletişim, darbukasıyla kontrbası konuşturması, bu melezleşmeyi ifade edecek yazı ya da sözü oluşturmanın ne denli uzun ve zahmetli olduğunu hatırlatarak üzüyor beni.

O eski filmlerle dalga geçilen Arabesk adlı filmde Müjde Ar ve Şener Şen’in Hint filmlerinin Türk filmlerini nasıl etkilediğini gösteren bir şarkı sahneleri vardır. Bollywood’un dünyanın birçok yerine ihraç ettiği bu müzikli filmler, genelde kadın ve erkek arasında önce bir reddediş, neredeyse itiş kakış, sonra da mutlu bir buluşma sahneleriyle süslenir. Kadın ve erkek: birbirini çeken iki zıtlık. Merkez ve çevre, metropol ve taşra şimdi böyle: birbirlerini önce ittiler şimdi birbirlerinin içine geçiyorlar. Biri diğerinin ırzına geçti, diğeri dönüp onu içinden fethetti. Şimdi ırza geçme dışında bir ilişki biçimi arıyoruz hep birlikte.

Nazlı Ökten

Altzine’in eski sayılarından

Advertisements
Leave a comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: