Assange ya da modern dünyanın dayanılmaz açıklığı

Julian Assange’ın gizemli bir kahramandan , medyatik bir örümcek ağının ortasında sıkışıp kalmış, tecavüzcü bir böceğe dönüştürülmesi için bir yıldan az zaman yetti. Assange’ın geçtiğimiz günlerde yayınlanan İzinsiz Otobiyografisi’ni okurken, günlerdir yıkanmadığını yazan gazetecilere içerleyip, cevap yetiştirecek kadar naif biriyle karşılaşmak tuhaf bir duyguydu.

Popüler bir İngiliz gazetesinde ona yakıştırılan lakaplardan bir tanesi, siberalemin Scarlet Pimpernel’i. Pimpernel, bir oyun kahramanı, Zorro gibi gizemli kahramanlar dizisini başlattığı düşünülen bir figür. 1792 yılında idama mahkum edilen Fransız aristokratlarını kurtarmak için, 20 İngiliz aristokratının kurduğu gizli bir örgütün lideri. Biyografisinde en çok andığı yazar ismi ise Alexander Soljenitsin. Babamın polisiyelerinin yanındaki nadir kitaplardan biri olan Gulag Takımadaları, çocukluğumun dehşet anılarında önemli bir yer kaplar. Sovyet muhaliflerinin çeşitli suçlularla birlikte gönderildikleri bu kamplarda olup bitenler, o yaşımda bir baskı rejiminin ne anlama geldiğinden çok insan denen varlığın kötülükte sınır tanımayacağı konusunda zihnimin sınırlarını genişletiyordu. 12 Eylül rejimini onaylayan bir çevrenin içinde, bir şeylerin ters gittiği hissi üzerimde, kulaklarım yavaş yavaş işkence çığlıklarından haberdar olmaya başlarken Gulag Takımadaları zihnimde yankılanıyordu. Totaliter ve otoriter rejimler arasında her ne fark var ise, 12 Eylül hapisanelerinde olup bitenler konusunda duyulmaya, yazılıp çizilmeye başlayan şeyler arasında pek de fark yoktu. Diyarbakır Cezaevi aslında daha o zamandan cehennemin diğer adlarından biri olarak duyulmaya başlamıştı. Olup bitenleri neredeyse tamamen okumuş olmama rağmen yıllar sonra 5 No’lu Cezaevi belgeselini izlerken, salondan kaçıp gitme arzusu beni kemiklerimin içine dek titretti. Avustralya’nın barışçı atmosferinde büyüyen çocukla Türkiye’nin baskıcı atmosferinde yaşayan çocuk, Gulag Takımadaları denen insan yapımı cehennemde buluşmuştu demek.

Assange'ın George Orwell'dan yaptığı alıntıyı içeren bir duvar resmi

Otobiyografisine bakılacak olursa, kaçıp saklanmak, annesinin yolunun kesiştiği yanlış bir adam yüzünden Julian’ın çocukluğunun ana temalarından biri olup çıkmış. Bir anlamda kötülüğün karanlık yüzüyle erkenden tanışmış. 15 yaşını geçtikten sonra bir gün karşısına çıkan bu adama defolup gitmesini söyleyecek cesareti topladığında, belki de kötülükle yüzleşmeye ilk adımını atmış. Bilgisayarın ilk zamanlarında, programcılığın uluslararası bültenlerle, klasik postayla başlayan uluslararası ağının, internetin başlangıcıyla birlikte karşılaşmaların giderek daha çoğaldığı bir buluşma mekanına dönüşmesi, hikayesinin en can alıcı noktasını oluşturuyor. Farklı ülkelerden korsanlarla (hacker yerine kullanıyorum) Pentagon’un sanal koridorlarında sabaha kadar süren gezintilerde karşılaşmalarını anlattığı bölümler, gerçekten de en sıradan okuyucunun bile gözünde Hollywood sahnelerinin canlanmasına yetiyor. Bu karanlık koridorları dünyanın ışığına maruz bırakma fikri, daha o zamanlardan gelişmiş. Karanlık ve aydınlık: kadim mücadelenin bugün nasıl tezahür ettiğine bakmak lazım.

Foucault, Hapisanenin Doğuşu’nun giriş kısmını çarpıcı bir sahneyle yapar :  Voltaire’in Histoire du Parlement de Paris’sinde naklettiği Damiens’in işkencesi. Krala suikast düzenleme suçuyla yargılanan Damiens’in bedeni, kerpetenlerle didiklenir, kızgın yağlarla dağlanır, uzuvları parçalanır. Hemen ardından başka bir belgeye geçer. Bu olayın üzerinden henüz seksen yıl geçmiştir. Léon Faucher’nin yazdığı, Paris’in Genç Mahpusları için kurallar manzumesinde, zamansal açıdan dikkatle planlanmış bir disiplin ve düzen dünyası tasvir edilir. Foucault, bu sorudan yola çıkacaktır : daha bir yüzyıl geçmeden ne olmuştur ki, cezalandırma evreni bunca değişmiştir. Cezalandırma şekilleri neden « yumuşamıştır »? Rusya’da 1769, Prusya’da 1780, Avusturya’da 1788 tarihli kanunlar, ceza hukukunda yeni bir dönemin başlangıcını işaret edecektir. Buradan başlayan sorgulama, Foucault’yu Panopticon’u model alan bir iktidar çözümlemesine götürecek, ve üretimde insan gücünün değerini, sadece hapisanedeki değil, fabrikadaki, okuldaki, kışladaki insan topluluklarının yaşamsal işlevlerinin düzenlenmesini esas alan, cezalandırmayı pahalı ve gözetleyip kontrol etmeyi daha kârlı bulan, yeni bir iktidar biçiminin doğuşunu gözler önüne serecektir. Deliliğin Tarihi’nden bu yana izleği aynıdır : iktidar önce kapatacak, sonra gözlemleyip deneyecek, bu gözlem ve deneyden ürettiği bilgiyi insan topluluklarının kontrol edilmesi amacıyla kullanacaktır. Bu yeni iktidar, zindanın karanlığıyla değil, bir gözlem kulesinin aydınlığıyla tanımlanır.

Panoptikonu model alan bir hapisane binası

Aslında bugün, bu aydınlanmanın siyasi aşamalarından birini yaşadığımız söylenebilir. 1980’lerin ikinci yarısında Sovyetler Birliği’nde, en önemli sloganlardan biri Glasnost, yani açıklık, şeffaflıktı. Bir anlamda bugünün ancien régime’i olarak sunulan şey de rüşvetin, nepotizmin, denetlenememiş zaafların karanlık dünyası. Bugünün gerçeği ise eski bir siyasetçi sınıfının tasfiyesidir. Sermaye nehrinin akışı da taşımak istemiyor kitleler üzerindeki etkisini yitirmiş  bu köhne siyasetçilerin döküntüsünü. Ukrayna’nın Turuncu Devrimi tamamlandı ve on yıl bile geçmeden Tunus’un Yasemin Devrimi patladı. Artık kartlar açık oynanmak zorunda. Ama kimin için ve nereye kadar? Amerikan yetkilileri, istedikleri kadar Assange’ı teröristlerle bir tutsunlar, imparatorluğun son günlerini yaşadıklarını biliyorlar. Amerikan Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 15 Şubat 2011’de internet özgürlüğünün Amerikan dış politikası için öneminden bahsederken aynı gün Twitter, Wikileaks üyelerinin bilgilerini vermeye zorlanıyordu. Artık mesele açıklığın manipülasyonunda.

Assange, kişisel mahremiyetin ihlaliyle ilgili yeni belgeleri açıklarken, iletişim teknolojileri aracılığıyla her birimizin cep telefonları, e-mail adresleri aracılığıyla bireysel olarak takip edilip kayıtlarımızın tutulabildiği, özel şirketlerin bu bilgiyi alınıp satılır hale getirebildiği bugün yaşadığımız dönemi siberalemin askerileşmesi olark tarif etti. Kullandığı kelimenin biraz daha kibar bir çevirisini yapacak olursam : hepimiz hapı yuttuk.

Nazlı Ökten

Advertisements
Leave a comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: