Yara hep oradaydı: Kadınların bitmeyen feryadı

6 yıl önce, RTÜK öğleden sonra kuşağındaki (şu anda evlilik programlarının işgal ettiği kuşak) kadınların sorunlarıyla ilgili programların kaldırılmasını istemişti. Cumhuriyet Gazetesi’nin eki benden bir yazı istediğinde çıkmıştı aşağıdaki deneme. Bugün yayınlanan, karakolda şiddete maruz kalan kadının görüntüleri “yara”ya bir kez daha tuz bastı.

Jean Dubuffet, Bousquet Yatakta, 1947

Joë Bousquet (1897-1950) I. Dünya Savaşı’nda yaralandığında 20 yaşındaydı. Bu olay, onu hayatının sonuna kadar felçli bırakacaktı; kendisini şiire adadı. Bu yara, bu olay Bousquet’nin tüm sayfalarına kuşkusuz dadanacaktı ama o, olayı bir şeye, bir zamana, bir insana ait saymadı. Bousquet’den farklı biçimlerde de olsa sık sık alıntılanan ünlü bir cümle var: “Yaram benden önce de vardı, ben sadece ona can vermek için varım”. Kadınlara ayrılan akşamüstü kuşağının Marko Paşa programlarında feryat figan eden kadınların yaraları, onlar doğmadan önce vardı, maalesef onların çocuklarında da olacak. Bu programların yayından kaldırılması derin bir nefes almayla karşılanıyor çoğumuz tarafından. Oh be, şükür nihayet bitti. Öyle mi? Sorunu çözmektense, kamusal dilin ahlaki ve estetik ortaklıklarını sorgulayıp dönüştürmektense, sorunun kaynağı olarak gördüğü yeri kesip atan zihniyeti biz nereden tanıyoruz?

Bir meseleyi gerçek anlamda düşünmek, onu iliklerinize kadar hissetmek anlamına geldiğinden, soylu düşünceler çoğu kez bayağılığın uzağında durmayı tercih eder gibidirler. Kirli olanı inkâr etmek öldürücüdür oysa. Bu programlar, ev içiyle özdeş ve ona hapis kadınların, annelerin, kızkardeşlerin, karıların, kaçılıp uzaklaşılması, sıyrılıp özgürleşilmesi gereken dünyaları, kötü bir ruhu çağırır gibi çağırıp arındırmak istediğimiz zihinlerimizi çamura bular. Bu dünyanın çamurundan kurtulmak öyle kolay mı?

Hafta sonları bir görev gibi koşulan Hollywood filmlerimn estetize ve sterilize dünyasını kurmak öyle kolay mı sokaklarda? Kadının Sesi türü, kadınların sorunlarına ağırlık verdiği söylenen, aslında kadını aile içiyle tanımlayıp ailenin çözülme sürecinde yaşadığı anomi hallerinden bir gösteri çıkaran bu programlar, neden televizyondaki diğer “bayağılıklardan” daha fazla dokundu kanımıza? Neden oldukları cinayetler mi cevap? O halde erkek arkadaşları, biraz kısa bir eteği, açılmış bir başörtüyü, kaçak bir sinema seansını, çalışma arzusunu da ortadan kaldırmak gerekecek. Bunların çok daha azı için bile dayak yiyor, işkence görüyor, eziliyor kadınlar dünyanın çok yerinde ve Türkiye’de.

Bugün, yaşadığımız modernlik öncesi diye tanımlanan geleneksel biçimlerle, modernlik sonrası olarak adlandırılan normatif gönderme taşımayan biçimlerin tuhaf bir kaynaşması olduğu için rahatsız edici. Üzerinde tartışılmış ortak bir kamusal normun yokluğu (hiç kurulamamış da olsa, kurulan yok olmuş da olsa) tartışmayı sürekli iki kutup arasında çekiştiriyor.

Bir yanda geleneksel ahlakın kol kırılır yen içinde kalır mantığı, diğer yanda küresel iletişimin sınır tanımayan çerçevesizliği. Aile kurumu, şiddeti hep sakladı, örttü, meşrulaştırdı: Şimdi küreselleşirken yayılmadık, sömürgeleştirmedik yer, alan bırakmayan piyasanın dağıttığı kurumlardan biri de odur ve kadınlarla çocukların bu çözülmeyle özgürleşmeleri hayal edilirken bu özgürleşmenin toplumsal çerçevesinin oluşmadığı yerlerde sadece kaderlerine terk edilmiş durumdadırlar.

Evet kadınlarla çocuklar aynı cümlede, evet, aynı kaderde; çünkü çoğu kez adamlar çekip gittiğinde onların geçim yükünü de kadınlara bırakarak gidiyorlar. Çocuklarını terk etmek hâlâ bir anne için daha utanç verici, bir baba için olduğundan, ama elbette o da oluyor.  ŞİDDETİN DİLİ… Kepaze, bayağı, iğrenç, rezil… Evet, aile kurumu, artık barındırdığı çirkinliklerin tümünü hapsedemez hale gelip dışarı taşırınca tüm bu sıfatları hak eden bir olaylar dizisiyle karşı karşıya kalıyoruz. Emeğinin üzerinde hak sahibi olmayan, kendine sahip çıkma hakkı olmayan, hak arayacak yeri olmayan sadece kadınlar değil, erkekler de. Ama en ezilmiş erkeğin bile ezebileceği bir kadın, en ezilmiş kadının bile ezebileceği bir çocuk vardır bir yerlerde.

Adorno, Minima Moralia: Sakatlanmış Yaşamlardan Yansımalar adını taşıyan aforizmalar şaheserinde tahakkümün, üzerine kurulu olduğu şiddeti tahakküm altındakilere havale ettiğini söyler. Yen içinde  kalmayı reddeden kırık kolun etten fırlamış görüntüsü, midemizi bulandırıyor haklısınız. Ama yara orada, yüzyıllardır. Bu şiddetin dili, programda teşhir edilen kurbanlar kadar, bu programların görsel dilindedir de kuşkusuz. Sunucumuz olabilecek en sağlam estetik teçhizatla donanmıştır. Katılanların durumu onun için çok üzücü, çok yıkıcıdır. Olup bitenlere inanamamaktadır. Telefonlar, sesini duyurmak isteyen kadınlar tarafından kitlenirken, deterjan, şampuan, kozmetik, bebek bezi reklamları kanalın gelirlerini çoğalttıkça çoğaltıcaktır. Ama artık yetmiştir, parsayı topladık, tezgâhı kapatıyoruz, kadının sesini kısın, zaten başımıza ağrılar girmişti. Ne olursa olsun susturulan kadının sesidir.

Gidecek yeri olmayan, hak arayacak merci olmayan, örgütlenecek bilinci olmayan yurttaşlar, ayak altında dolanıp ortalığı kirletmesinler artık. Mahkemesinden, polisinden, hastanesinden, sosyal yardım kurumundan çare bulamayan, arayamayan bir toplumun yurttaşları, kadınları, sahip oldukları bu ender görünürlük biçimini de kaybedebilirler, ne çıkar. Türkiye’de olup bitenler karşısıda örgütsüzlükten, gerçek bir hak arayışının, muhalefet kültürünün yokluğundan, olup biteni değiştirme, iyiye götürme inancının eksikliğinden şikâyet etmek için “biz böyleyiz işte, adam olmayız” diyoruz… Acaba diyorum ben mi yanlış hatırlıyorum, siyasi inançları nedeniyle, okudukları kitap, gazete, yazdıkları yazı, söyledikleri söz nedeniyle yıllarca hapsedilmiş, işkence görmüş olanların hikâyelerini, haberlerini görerek, dinleyerek büyümüş, susturulmuş, tehdit edilmiş, kafasına kafasına vurulmuş bir kuşaktan gelmiyor muyum? Sorgulayan, düşünen, hayal eden, itiraz eden bir kuşak gözümün önünde budanmadı mı? Bir toplum olarak bir arada yaşamanın koşullarından biri olan siyasetin, en kirli, en ilişilmez şey haline getirildiği ilk dönemde mesele ideolojik olarak tanımlanırdı, ama şimdi artık anahtar kelimeler rüşvet, yozlaşma. Türkiye’de bu süreçler siyasi “zor”la yaşandı, Batılı toplumlarda daha incelikli yollarla, ama sonuçta siyaset öldü ve yerine konacak bir şeyi bırakın, cesedini kaldıracak cemaat bile bulunamıyor. Gözleri aydın olsun!

Biçim ve içerikleri gözden geçirilmek yerine yayından kaldırılan programlara gelince: bazı Kafkas halklarının eski âdetlerine göre kadınlar, iki kabile arasında savaşı engellemek isterlerse karşı olduklarını göstermek için elbiselerini yırtıp göğüslerini açarlarmış. Bunu kadınların yıkıma uğrama tehlikesi altındaki bir toplumu koruma refleksine benzetebiliriz. Türkiye’de kadınların çığlıkları herkesi rahatsız ettiğinde, konuşan kadını öldüren adamı değil, kadını susturmak hepimize daha kolay geldi herhalde.

 

Nazlı Ökten

Cumhuriyet Dergi 29 MAYIS 2005 / SAYI 1001

Advertisements
Leave a comment

4 Comments

  1. Her çocuğun bile ezebileceği bir böcek vardır bir yerlerde…

    Reply
  2. Jean Dubuffet’yi çok severim. Pera’da sergilenirken gidemediğime hala yanarım.

    Reply

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: