“Özgürlük, yaşamaya, başka bir yere gitmiştir, karnaval onu arar” ya da Zeki Müren’in hikayesi.

2002 yılında Biyografya kitap dizisinin Zeki Müren sayısı için yazmıştım. Blog için sadece video ve fotografları ekledim.

TEK KİŞİLİK KARNAVAL

 

“Oğlan oğlan boynuma dolan, kolum sana yastık, saçlarım yorgan…” Dedesi Hacı Mehmet Efendi’nin, bebek Zeki Müren’in göbeği kesildikten sonra  kulağına  söylediği  ilk ninni buymuş. “Dedem ezan okurken tüm Bursa sokağa çıkıp dinlerdi” demiş, sesini nereden aldığını göstermek istercesine. Bursa’nın en iyi giyinen erkeği olduğunu söylediği babasının kucağında, yemek masasında Selahattin Pınar’ın şarkısını söylerlermiş birlikte “Yalnız benim ol, el yüzüne bakma sakın sen… Kıskan beni, göğsünde uyut, yan ateşimden…” Ahşap evlerinin bahçesindeki, sardunya saksılarıyla çevrili havuza düşen bez bebeği Tomris’in su geçişini tıkayan şişmiş halini unutmamış. Kokuları da unutmamış; ne Mora’dan muhacir, hep beyazlar giyip saçını topuz yaptığı için Temiz Hayriye diye anılan babaannesinin gramafonunun içindeki makina yağı kokusunu, ne Bursa’ya gelen çadır tiyatrosunun şarkıcılarının sürdüğü esansın, yaptıkları makyajın, hatta sahne arkasındaki tuvaletten yayılan kokuyu. İstanbul’a ilk gelişinde burnuna gelen kokuyu, Bursa’daki çadır tiyatrosunun kokusuyla karşılaştırır ve İstanbul’un kokusu ağır basar. Ne de olsa, çadır tiyatrosu için “bu güzellikler nereye gidiyor acaba anne?” diye sorduğunda, “kimbilir oğlum? Ama herhalde en sonunda yine İstanbul’a dönerler…” cevabını alacaktır. Ve içine atılan tüm “bu güzelliklerin tohumları, tüm ülkenin en karışık duygularının en ilginç tezahürlerini doğuracaktır. Zeki Müren’in bir yıldız olarak doğuşu, büyük bir kitlenin avuçlarının arasından kayıp gittiğini gördüğü bir estetiğin, bir anlam dünyasının sonbaharının buruk tadını doldurur ağızlara. Zamanın yavaş aktığı, kahvenin mangala sürüldüğü, mehtaba çıkılan, bülbül dinlemeye gidilen, ölümlülüğün tadını sakince çıkarmayı bilmeye fırsatı olmuş kalender bir dünyanın son temsilcisi, aslında daha ziyade, sonunun temsilcisi gibi müstehzi gülümser. Geleneğin kendisini değil, modernliğin onu ittiği yenilenme, hayatta kalma, uyum sağlama, yeni bir estetik dünya kurma çabasını temsil eder adeta.

Zeki Müren, ölümünden yıllar sonra da Türkiye’de toplumsal normlar konusundaki ikiyüzlülük iddialarının, özel/kamusal alan ayrımının gerekleri tartışmasının merkezinde olabilmektedir. Onda hoşgörülen neden başkasında tiksinti uyandırıyordu? O, tek kişilik bir karnaval mıydı? Gören ve görülen, izleyen ve sahneleyen, eğlenen ve eğlendiren arasındaki sınırların ihlal edildiği karnaval durumunu yaratmamış bir toplumun[1] seyirlik arzularının nesnesi olmayı göze alıp, kendisine saygı duyulmasını sağlamayı becerdiği için mi bir asker cesaretiyle ödüllendirildi ve Paşa olarak anıldı? Onun kadar soru işareti üreten bir ‘nesne’ söz konusuyken, derli toplu bir çözümlemeye girişmek öylesine zor ki, bu yazı, yeni sorular sormaktan başka bir iddia içermemektedir.

Zeki Müren hakkında en çok bilinen, en çok inkâr edilen, en umursanmayan ve en istihza yaratan sorulardan biri ‘cinsel tercih’idir.[2] (Bugünün en önemli yıldızı sayılan Tarkan’ın aynı sorulara ve sorunlara muhatap olması tesadüf sayılamaz). Her seferinde aynı tutarlılıkla, kadınlardan yana cevapladığı bu soru, dönemin toplumsal-cinsel normlarına saygısının, hatta daha ziyade itaatinin bir kanıtı gibi, halka, hâlâ değişmeyen bir şeylerin olduğunun bir güvencesini verir. Herşeyin sahnede kalan bir oyun olduğunu telaşsız, ikna etmeye çalışmadan tekrarlar. Yine de bir açık kapı bırakır. Ayfer Tunç, onunla ilgili bir yazısında “bol bol spekülasyonlar yapılabilecek bir belirsizlik ortamının varlığından hoşlanmış olabileceğini” söyler.[3] Yazıda değindiği bir başka ilginç ayrıntı, hayatında hiç bıyık bırakmamış olan Zeki Müren’in sadece Katibim filminde takma bıyıkla görülmesi ve bu bıyığı ona, rol arkadaşı Belgin Doruk’un kocasının İtalya’dan getirtmiş olmasıdır. Hayal perdesindeki sevgilinin gerçek erkeğinden ödünç bir bıyık…

Anısına açılan bir internet sitesindeki[4] küçük atışma, belirsizliğin süregelmesi açısından bir örnek oluşturabilir.

“Büyük sanatçıydın…kaldı ki hemşehrin olarak seninle gurur duyduk her zaman. Lakin birde ibne olmasaydın o zaman ruhun şad olsun derdim… Bizi Bursalılar olarak bu utanca maruz bıraktığın için ve biliyorum ki Allah da senden bunun hesabını soruyordur zaten” diyen birine verilen cevaplardan biri şöyledir: “[..J kimse onunla uğraşmaya kalkmasın uğraşanlarla biz uğraşırız ona homo demeyin sizi homo yaparız “. Saldırının ve savunmanın biçimleri hakkında fazla söze gerek yok gibi görünüyor.

Sosyal  bilimlerin  görece  yeni  açılan  alanlarından  biri olan ve Queer Studies olarak bilinen çalışmalar, cinselliği sahnelemeyle tanımlar: bir öz söz konusu değildir. Tekil ve sabit varoluş yoktur. Queer (tuhaf, acaip) terimi, farklı cinsel  seçimlerin  patolojiden  uzak  değerlendirildiğine  işaret eder. Bu terimin içine, kadınlar, erkekler, travestiler, transseksüeller, cinsiyetten cinsiyete geçenler, kısacası sınırları geçen ve geçmeyen herkes dahil edilebilirse de mesele sınırların nasıl çizildiğidir;  ister cinsel kimlik, ister cinsel davranış olarak ele alınsın, insan varoluşunun cinsel boyutlarına dair (bunu ayrı bir boyut saymak bile tek başına bir sınırlamadır) kategorilerin, sınıflandırmaların sorgulanmasını içeren bu çerçevede, Batı toplumlarında eşcinselliğin bir toplumsal hareket olarak varlığını 1960’lara dayandırılır.[5] O döneme dek bir eşcinsellik tarihinin varolmayışı, amaçlar ve stratejiler açısından bir boşluk oluşturmaktadır. 1970’ler, gay ve lezbiyenlerin kimlik inşa etme süreçlerinin başlangıcıdır. Zeki Müren herkesi ağzı açık bırakan sahne kostümleri ve makyajıyla aynı dönemde yeni bir çıkış yakalamamış mıydı? Ama belirsizlik hep baştacı oldu. Sahneye mini etekle çıktığı gün, gladyatörlerden, o en savaşçı erkeklerden ilham aldığını söyleyecekti.

Gladyatör ve Kelebek

Türkiye’de müzik ve eğlence endüstrisinde erkek eşcinsellerin özel bir ağırlığı olduğu, çekinmeden yapılabilecek bir saptama. Kamusal hayat içinde erkeklerin varlığı her zaman ağır bastığından, erkek eşcinsellerin daha görünür olması doğal karşılanabilir. Yakın zamanda bir tartışmada bu eğilimin, sahnelerde ve (onların örnek olması beklenen) gençlerde yayılmasından Zeki Müren’i sorumlu tutan bir sanatçının, Ozdemir Erdoğan’ın başlattığı bir tartışmanın sonucunda ağır basan kanı, sanatsal değerlerimizi ‘harcamamak’ amacıyla bazı meselelerin görmezden gelinmesi gerektiği, sahnenin ‘başka’ bir mekân olduğu yönünde oldu.

Sahne (ister fiziksel anlamda, ister gösteri dünyasına işaret eden anlamıyla), gerçekten de Türkiye’de ‘başka’ bir mekân. Ahlaki normların, sahne sanatları söz konusu olduğunda farklı uygulanması, elbette sanatsal alanın gelişimiyle ilgili olarak anlaşılabilir. Ancak Türkiye örneğinde özellikle bireysel yaşantılara dair bir hoşgörü-hoşgörüsüzlük kutuplaşmasına işaret ettiğinden ilginç bir örnek oluşturmaktadır. Bu anlamda, karnaval yeriyle kısa bir paralellik kurmayı deneyeceğim. Ancak bunu yaparken, Bakhtin’den mülhem bir karnaval söyleminin açımlamasına girişmekten ziyade, genelde bir ‘ihlal’, alt-üst oluş, tersine çevrilme yeri olarak karnavalı kastedeceğim. Bir antropolog, Richard Parker, Brezilyalılar’ın karnaval için şöyle dediğini aktarır: “Özgürlük, yaşamaya, başka bir yere gitmiştir, karnaval onu arar”. Parker’a[6] göre karnaval, ırkların ve kültürlerin karıştığı Brezilya’da yeni olasılıklar icat eder, gündelik hayatın sınırlamalarını ihlal eder; insanlar böylece zorlayıcı bir gündelik hayatın yükünü üzerlerinden atabilirler. Elbette bir kanıtlama iddiasıyla değil, ama bir paralellik kurma arzusuyla ben de 30 yaşında bir muhasebecinin 25 Eylül 2000 tarihinde, Zeki Müren için hazırlanmış bir internet sitesine[7] yazdıklarını alıntılamak isterim:

“Rahmetli Zeki Müren sorunlarla, felaketlerle dolu dünyamızda bir renk cümbüşü, kararan dünyayı aydınlatan bir ışık huzmesi, derin derin kokladığımız bir bahar çiçeğiydi”. Yine aynı sitede, kendisini eşcinsel olarak tanımlayan bir başka hayranı,

“Ben lisedeyken bir ara [o] çok çok hastalanınca salonun baş köşesinde yer alan dedemin kocaman resmini çıkarıp onun posterini koymuştum tabloya da annem anlayış gösterirken babam homurdanmıştı…Hatta Allah’a yalvarmıştım ömrümden beş yıl alıp onun ömrüne eklesin diye. Ne çocukmuşum. Bazı şeyler gibi onun da ölümsüz olduğunu sonradan keşfedecektim ” diyor.[8]

Karnaval, toplumsal düzenin belli bir süreliğine de olsa alt-üst olduğu, Bourdieu’nün[9] başka bir bağlamda uysal bir başkaldırı olarak tanımladığı ‘hınç’ (ressentiment) duygusunun, bastırılmış tutkunun, katılan herkes tarafından dışavurulduğu yer ve zamandır. Benzer toplumsal mekanizmalar, her toplumda farklı derecelerde işler. Türkiye’de, son dönemde kimileri tarafından ahlaki yozlaşma, kimileri tarafından, zaten varolanın açığa vurulması olarak değerlendirilen, magazin olgusunun, bir tür toplumsal katarsis işlevi gördüğü öne sürülebilir. Bu katarsisin nesnesinin cinsel kimliğindeki soru işaretleri, hıncın açığa çıkarılması, tutkunun olduğu denli, nefretin de ‘ötekileştirilen’ üzerinden geçirilmesine olanak tanır. Türkiye’deki eğlence kültüründe kolayca gözlemlenebilecek bir eğilim olan, katılmak yerine seyretmek ve kimi zaman da seyrettiği karşısında alay ve aşağılamayla karışık bir etkilenme yaşamak, Zeki Müren’in birçok taklitçisinin maruz kaldığı durumlar oluşturmuştur.

Modernliğin belirli bir zamanını temsil eden küresel eğilimlerin yanısıra, Türkiye’nin özgül koşullarının ortaya çıkardığı, kamusal alanda ifade olanaklarının azlığı, gelir dağılımındaki adaletsizlikler nedeniyle beklentilerin düşüklüğü, geleneksel topluma ait zihinsel yapıların devamlılığı, hayatlarını, ‘kendilerinin yerine yaşayanları’ izleyerek geçiren bir kitlenin hızla büyümesine neden olmuştur. Varolan seyirlik kültürle bütünleşen bu eğilimin köklerinin, kimileri tarafından Zeki Müren’e dayandırılması, ‘fark’ın bireysel ifadesini en çarpıcı ve kitlesel biçimde sunan ilk sanatçı olması açısından tesadüfi değildir. Müren’in Cumhuriyet döneminin ortak kültür mirasının simge isimlerinden biri haline gelmesini sağlayan en önemli etkenlerden biri de sadece sahneyi değil, radyo, sinema gibi dönemin tüm iletişim araçlarını çarpıcı bir biçimde kullanmayı bilmesi olmuştur. Özel hayat ve kamusal varoluş arasındaki sınırlarda çizdiği, sürekli müphem ancak söylemi itibarıyla geleneklere saygılı imge, kendisini kaybolmadan aramak isteyen, kendi olmaya cesaret etmeyi arzulayan, birey olmanın sahnesine yavaş yavaş itilen yurttaşların ‘sanat güneşi’ haline gelmiştir. Tek kişilik karnavalıyla, daha önce yüzleşilmemiş tutkuların ve duygu durumlarının karanlığına ışık tutan…. Seyreden ve seyredilenin sınırlarının tanımlı olduğu seyirlik güvenlikten çıkmaya ürkenler için bir arzu ve nefret nesnesi.

Müziğe, yeteneğinin başlıca yönelimlerinden birine olan ilgisini besleyen radyosundan dinlediği şarkıların sözlerini kağıda aktarırken, özellikle meyan denilen üçüncü bölümlerini anlayamadığı için, kendi söylediklerinin tane tane ve anlaşılır olması gerektiğini aklından geçiren çocuk, ileride hayranlarından  “dane dane evladım benim”,  “sizde şarkıları anlayabildik” diye mektuplar alacaktır. Bir geleneği, eğlence kültürünün içinde herkes için erişilebilir kılması, kimileri tarafından onu yozlaştırdığı iddiasıyla eleştirilmesine neden olsa da, geniş kitleler tarafından minnetle kucaklanmıştır.

Farklılığını tazmin etmek istercesine ailesine, devletine, halkına bağlılığının altını çizer sürekli olarak. Filmlerinde çoğu kez çapkın erkektir ama ‘kadın ruhunun inceliklerinden’ anlayan cinsinden. Özellikle Bahçevan filmindeki rolü, her eve girip çıkan, her kadının gönlünü eğleyen ama hiçbirine zarar vermeyen genç adam tipi, kadınların arzusuna yer açan, esnek bir erkektir. Aşağılanmadan, utanmadan, korkmadan arzulama olasılığını gören kadınların peşinden gitmesi şaşırtıcı mı? Ötekinin olasılıklarını dışlamadan orada olan…Kadınlık ve erkeklik, modernlik ve gelenek kategorilerinin sınırları arasında gidip gelen Zeki Müren, kişinin cinsiyetini bile seçebildiği bir bireyleşme sürecinin gelenekle bağını koparmamış temsilcisidir; henüz anne-toplumun sıcak kucağından inmemiş erkekler için şaşırtıcı, ‘kadınsı’ sayılan bir duygusal dili iletebildiğini gören kadınlar için hayranlık uyandırıcıdır.

Müren ve Loren

Müren, katıldığı bir televizyon programında Türkiye’deki birçok insan gibi nazardan çok korktuğunu, başına gelen kimi olayları (kırılan eşyalar, üzerine düşen ışıklar vb.), bakışlarıyla bir atı çatlatan Nazargâh Mehmet Efendi’nin hikayesini anlatırken aslında geleneksel toplumda ‘görünür’ olmanın ağırlığını anlatır.[10] Geleneksel toplumlarda nazar, kalabalıktan ayrışmanın, tek başına görünür olmanın yarattığı korkuyu temsil eder; bakışın nesneleştirici gücü herkesin taşıyabileceği bir ağırlık değildir. Kitle ‘önünde’ olmak, aynı zamanda bir kaygı kaynağıdır. Türkiye’deki sahne sanatçılarının neredeyse hepsinin nazara karşı kendi önlemleri olduğu bilinir. Kalabalık önünde yaşayan bu insanların, toplumsal normlarla kurduğu hassas dengeler, sessiz anlaşmalar, her an bozulma tehlikesi altındadır.

Kuşkusuz, Zeki Müren’in pop yıldızlarına gösterilen hayranlıkla benzer biçimde taltif edildiğini düşünmek mümkün (elbette bu yıldızların günümüzün anlam dünyasındaki rollerini ihmal etmeden), ancak bu denli tekil ve biricik bir varoluşu kurgulayabilmiş bir sanatçının, bu tanımlamadan daha fazlasına ihtiyacı olduğu da kesin. El sanatlarında kullanılan motifler, bir topluluğun hafızasına kazıdıklarının işareti gibidir. ‘Zeki Müren Kirpiği’ motifi, kimselere benzemeyen bu adamın, Türkiye’nin toplumsal hafızasında işgal ettiği yeri anlamanın neden önemli olduğunu gösterebilir bize.

Hayatını anlattığı bir yazı dizisini “Çok yorgun uykusuz bir ömür tükettim” diyerek bitiriyor. Yerinden çıkmış bir estetiği, bedeninde ve yeteneğinde somutlaşan güçle yeniden, başka türlü kurgulama çabasından, tek kişilik karnavalından yorgun düşüp eski bir sürgün yerine, Bodrum’a sığınması şaşırtıcı mı? Marlon Brando gibi, Elisabeth Taylor gibi, Elvis Presley gibi herşeyi içine alacakmışçasına büyümesi şaşırtıcı mı? Bunca insanın arzusunu yutan bir beden kendisini neyle doldurabilir ki?

Nazlı Ökten

Biyografya 3: Zeki Müren, Bağlam yayınları, 2002.


[1]Yaratamamış değil. Bu konudaki hassasiyetim, Türkiye’deki toplumsal ve siyasal çözümlemelerin sürekli olarak, başka bir yere göre yoklukla, eksiklikle tanımlanmasından duyduğum rahatsızlıktan kaynaklanıyor.

[2] Onun döneminde kullanılmayan cinsel tercih deyimi, Türkçe için, cinsel devrimin farkındalığının ardından gelir. Farklı cinselliklerin sapkınlık değil, seçim içerdiğini hatırlatır.

[3] 3. Ayfer Tunç, “Mesut Bahtiyar’dan Şarkılar Dinlediniz”, Ömür Diyorlar Buna, http://www.altkitap.com/kitap.asp?kitapid=18

[4] www.zekimuren.com (20 Eylül-5 Ekim 2002)

[5] David F. Greenberg, “Transformations of Homosexuality-Based Classifications”, s.191, in Roger Lancaster ed., The Gender/Sexuality Reader, New York, Routledge

[6] Richard Parker, Bodies, Pleasures and Passions Sexual Culture in Contemporary

Brazil, Beacon, Boston, 1991, s.138

[9] Pierre Bourdieu, Sanatın Kuralları, Çev. Necmettin Kamil Sevil, YKY, Istanbul,

s.49

[10] TRT’de yayınlanan “Batmayan Güneş Zeki Müren” belgeseline anlattıklarından alıntılanan bu bölümler, İsviçre’de yaşayan Türkler’in hazırladığı bir internet sayfasından alınmıştır. http://www.turkswiss.ch/zekimuren.htm (2 Ekim 2002)


Advertisements
Leave a comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: