Mafia. Omerta. Amen. Sopranoların Sessizliği

 

Gary

Tony

« Nowadays, everybody’s gotta go to shrinks, and counsellors, and go on Sally, Jessy, Raphael and talk about their problems. Whatever happened to Gary Cooper, the strong, silent type. » Tony  Soprano   Bazen uzun süre bir şeyi görmezlikten gelirim. Herkes gördükten sonra, geç keşfederim ve geç bağlanırım. Bir kez daha öyle oldu. Süfli bir mevzu, bir dizi : The Sopranos. Bir dost, hem de lafını sözünü son derece ciddiye aldığım bir dost söyleyip dururdu müthiş diye ; mafya dizisi ne kadar müthiş olabilir ki diyordum herhalde kendi kendime. Sonra mafya dizisi içinde erkeklik meselesinin psikolojisiyle ilgileniyor sandım. Hani avla, vur öldür erkekliğinin ölüşünün krizi falan. Psikolog, canavar anne figürleri de var içinde. Ama giderek gücün çıplak şiddetle temsil edildiği yerde konuşulamayanın, susmanın, susturmanın alanının ne denli önemli olduğunu farkettim. Mafia, omerta, sessizlik yasası. Terapiste gitmenin bu dünyada tabu olmasının en büyük nedeni tüm sırları yani suçları içinde saklayan bir atayı temsil etmesi gereken « baba »nın bir kadına, üstelik anne olmayan bir kadına konuşuyor, anlatıyor olması. « Hem de bir kadına » içini döken bir godfather ancak postmodern bir baba olabilirdi. İngilizcede mafya babası anlamına gelen godfather, aynı zamanda vaftiz babası demek. Ancak bileşik kelimenin  Tanrıbaba oluşu manidar. Hadi belki ucuzundan bir psikanaliz/siyaset sıçraması yapalım ve mafya babasını devletin bir metaforu olarak okuyalım. Kurucu şiddetin suçunun metaforu. Sessizlik yeminiyle yuttuğu suçların büyüklüğüyle şişmiş bir baba. Suçu itiraf etme, özür dileme meselesini daha önce ele almaya çalışmıştım. Devletin bir yüzü bu elbette, Weber’in tanımıyla meşru şiddetin tekelini elinde bulunduran : Devlet Baba. Bir de Devlet Ana  var : Kol kanat geren, bakan, besleyen, toplumun ortaklığının biriktiği yer olarak devlet. Bourdieu’nün devletin sağ eli ve sol eli dediği şeyin cinsiyet metaforlarına yansıması. Türkçe açısından basit bir ikilik tabii, çünkü devlet babadan da  koruyup  kollaması beklenir. Spekülasyonu bırakıp sessizlik yasasına dönelim. Suçtan kaynaklanan bir sırrın –öyle olmayanı var mıdır ?-  sürekliliği, mafyanın temsil ettiği, vur-kır-al dünyasının yağmacı koşullarında mümkün. The Sopranos’da bize ima edilen, aslında bir yandan artık o kaybetmekten korkacak bir şeyleri olmayan ilk İtalyan göçmenlerin yerini, Amerikan toplumuna kök saldıkça kaybedecek şeyleri çoğalan torunlarının almasıyla İtalyan Mafyası’nın zayıflaması. Rus mafyası, totaliter rejimin korku nedir, şiddet nedir, kelimelere dökülmemişse de iliklerine işlemiş çocuklarının, o yeni göçmenlerinin dünyası, İtalyanlarınkini tehdit etmektedir belli ki. Oysa ki ne kadar acımasız da olsalar Casa Soprano, bir  ailedir. Eğrisi, doğrusu, geleneği, izanı vardır, yerleşmiştir. Bir anlamda her toplum iki yüzlüdür : şiddetin ve suçun yükünü taşıyacak kara koyunlar her yerde mevcuttur.  Bazı toplumların karanlık ikinci yüzü, aydınlığa nazaran genişledikçe tehlike çanları çalar. Suçun örgütlendiği bu karanlık dünyanın uğultusuyla, aydınlık dünyanın neşeli cıvıltısı arasındaki çizgi son derece iri gözeneklidir. Somut anlamıyla sınır çizgilerinin bir toplumun içinden kanlı bir yara gibi geçen sembolik sınırlara karşılık gelebileceğini Uludere daha yeni hatırlattı. Sessizliğe mahkum etmek ve sessizliğe mahkum olmak, çıplak şiddetin tek nihai kural olduğu dünyayı işaret eder. Modern dünyanın karmaşık ilişkiler sisteminin, çok parçalı yapısının (hadi alakasız bir sosyolojik not düşelim : Bourdieu’nün alan teorisi bu karmaşıklığı anlayabilmek açısından çok işlevseldir) iktidarı ise sürekli konuşmaya teşvik eden, aleniyeti, şeffaflığı, samimiyeti, mahremiyeti vazeden (bu anlamda bireyi iliklerine kadar gözetim altında tutmayı başaran) bir ağla temsil edilir. Bu iki dünya da aynı dünyada yaşar ama Mary Douglas’ın adını koyduğu saf/kirlenmiş, temiz/kirli  ayrımı gibi sembolik düzende birbirlerine değmemeleri gerekir. Sopranolar’da bu iki dünya birbirine değer, kesişir. Patlamayı yaratan da budur. Sopranolar’ın bir kültürel ürün olarak gücü de bu sanırım: Sembolik düzende birbirine değmemesi gereken iki dünyayı kesiştirmek. Ve elbette, çocuk katili anne figürü, o en eski korku. Bize bakması, büyütmesi, beslemesi beklenenin bizden nefret edebileceğinden duyduğumuz o kadim korku. Canavar anne, korkunç cadı, evlatlarını boğazlayan. Evlatlarını yiyen devrimler, çocuklarını bozuk para gibi harcayan toplumlar, katırıyla insanını birbirinden ayırt etmeyen, edemeyen kalemler. İnsan olmak zor zanaat : Birbirimizden korunmak için yine birbirimize ihtiyacımız var.

Advertisements
Leave a comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: