Bu bir Alışveriş Metaı Ben Olan*

“Exit Homopoliticus Enter Homo Consumens” diye başlıyor ileri/post/hiper ya da kendi adlandırmasıyla sıvı modernlik üzerine kafa yoran siyaset felsefecisi Zygmunt Bauman’ın bir konferansı. Siyasi insan çıkar sahneden, tüketici insan girer. Seksenlerde, 68’in mücadeleci sokak savaşçıları sahneden çıkmıştır. Kimi zaman shopping and fucking feminism olarak nitelenen olguyu da aslında böyle anlamamız mümkün. Bir siyasi militan olarak feminist çıkar sahneden, yerini bir tüketici olarak feminist (kimilerine göre de postfeminist) alır.  Anneanneler, teyzeler mücadeleyi vermiş, hakları almış, torunlara ve yeğenlere de  artık bir silah olarak kullandıkları rujlarının rengine karar vermek kalmıştır. Hızla eskimeye yüz tutan (ne de olsa tüketim toplumunun doğasında  hız var) bu yeni feminist, sutyenini yakmaz, bilakis en seksisini satın alır: açık yakasından, şeffaf bluzundan görünmesine izin verir. Patriyarkal ahlaki yargılamalar karşısında kişisel özerkliğini özellikle de bedeniyle ilgili kararlarında savunmaktır feminist tarafı. Bridget Jones’un tatlı sakarlığında, becerikli ve çekip çeviren kadın imgesine, Sex and the City’nin sıkı dostluğunda kadınlararası rekabet mitine meydan okuyan bir “bütün kızlar toplandık”, tek taşımızı kendimiz aldık feminizmidir bu.

"Kızlar" ve "Taşlar"

 

Tüketim toplumunun hazlarından vazgeçmeden de feminist olmaya devam etmek mümkün müdür? Makyaj yapmayan sutyen takmayan, saçlarının beyazlamasına aldırmayan kısacası ne ise o olmakta bir sakınca görmeyen “sıkıcı” bir kadın imgesinden, kişiliğini ve cinsiyetini bir performans haline getiren “eğlenceli” bir kadın imgesine giden yolda “ne yani bütün eğlenceyi travestilere mi bırakacağız” diye soran kadınlar. Bekarlığa veda partisinin yerini hızla almış kına gecelerinin dönüşü, gelin hamamının yerini alan gelin spası, kolları saran burma bileziklerden tektaşa geçiş,  kocası ve çocukları için saçını süpürge etmesine gerek kalmayan ama ev işlerinin bölüşülmesi için mücadele vermesine de gerek kalmayan çünkü tercihen eski Sovyetler’den eli yüzü düzgün bir göçmen ev işçisine haiz, zayıf, güzel ve zevk sahibi, ailenin sosyal sermayesini iyi idare eden ideal kadın rolünde kalabilmenin koşullarını yerine getirebilmek için mücadele eden bir kadın modeli.

Tamamlayıcı olarak güçlü bir ayakkabı ve çanta fetişizmi: yol yürümeyi amaçlamadığı belli sivri topuklar, jip ya da havuzlu villa elde taşınamayacağı için garsona senin bir yıllık maaşını elimde gezdiririm diye bağıran bir çanta.

Beckham kızı ve "bebekleri"

Bazı yorumcular SATC’nin (Sex and the city) dizi değil ama film versiyonlarındaki evlilik vurgusunu Queer kültürünün evlilik ve aile kavramlarına duyduğu açlıkla açıklıyorlar.  Eşcinseller, travestiler, translar, o zamana dek dışlandıkları evlilik ve aile kurumlarına yayılmak istemektedirler ve aslında SATC kadınları onların birer temsilidir. Bu okumada ilginç olan şey, günümüzde cinselliğe, bedene, bireyleşmeye kafa yoranların bunları sadece kadın-erkek ikiliğine sıkıştırarak açıklmanın artık mümkün olmadığını ima etmesidir. Kadını arzu nesnesi haline getirdiği için patriyarkayı suçlayan feministler de aslında artık tüketim toplumunun tüm bireylerinin, kadın erkek, kendilerini piyasada arzulanır nesneler haline getirebilmek için çaba göstermek zorunda olduklarını biliyorlar. İktidarın gücü artık baştan çıkarıcılığındadır: sadece bireyleri baştan çıkarmakla yükümlü arzu nesneleri haline getirdiği için değil, kendisi de bireyleri baştan çıkararak varkaldığı için, tıpkı fetişleştirilen alışveriş nesneleri gibi. Ayakkabılar kuşkusuz bunun en iyi örnekleri. Christian Louboutin kırmızı tabanlarıyla neredeyse bu fetişleştirmenin altına kalın bir çizgi çekti. Kan izlerini takip edin kaç leşim var göreceksiniz: ben erkek yiyen kadın. Attila İlhan’ın jilet yiyen kızını düşünmeden edemiyor insan. Erkekler kadınlar için kadınlar erkekler için erkekler erkekler için ve kadınlar kadınlar için (pedofili meselesine hiç girmeyelim) birer av. Bu çok mu korkunç? Hayır belki de eğlenceli. Ama sona erdiğinde ağızda bıraktığı tat daha çok pasa benziyor.

Christian Louboutin

Kentli, kariyer sahibi özgür pilicin maceraları satış grafiklerini yükseltirken medyadaki geç Bridget Jones karşılıkları, başkalarının hayatlarını gözlemleme arzularına cevap verirler. Bugün ne yaptım yarın kiminleyim, ne yedim ne içtim ne çıkardım nerelere gittim hepsi sizin için. Çünkü siz merak ediyorsunuz çünkü ben teşhir etmek istiyorum çünkü bu bir alışveriş. Göz önünde yaşanmayan bir hayatın sıradan olduğu bir virüs gibi etrafımızı saran bir düşünce. Facebook, Twitter vb. mecra, yaşantımızı sergileme, sahip olduklarımızı (evler, arabalar, tekneler ya da fikirler ve yetenekler) gösterme arzularımızı gıdıklıyorlar. Patlatmak, yırtmak, fark edilmek, kalabalıktan sıyrılmak istiyoruz. O kara, o kuru kalabalıktan. Hakim temsiliyle eylemsizliğin ya da şiddetin karanlığına bulanmış kitlenin içinden sıyrılıp, ışıldayan bir yıldız olmak. İşte, televizyonun başından beri farklı biçimler altında varolan ama ikibinlerde altınçağını yaşayan reality tv denilen türün kalıcı örneklerinden olan yıldız yarışmaları, yeteneği ve şansı olanlar için bu fırsatı sunar. Aynı zamanda,  yirminci yüzyılın sonuna kadar kadınsı bir durum olan, seçilme, bekleme, kendini beğendirmek üzere hazırlanma sürecini erkeklere de yayılacak şekilde genişletir. Edilgen biçimde beklemek üzere kendini beğeniye sunan kadın olduğu kadar erkektir de artık. Bazı yazarlar genç kadınların öznelliğinin, geç kapitalizmin koşulları içinde ayrıcalıklı bir yere sahip  olduğunu öne sürüyorlar[1].

Bu tarz çoğu yarışma gibi, biçimi, yapısı, kuralları oturtulup modeli çıkarıldıktan sonra dünyanın farklı yerlerine satılan ve farklı dillerde, ülkelerde tekrarlanan bu yarışmalar, eleme esasına dayalı olmakla birlikte, sürecin tümünü kurgulanmış bir şekilde izleyicilere sunarlar. Bir yapımcı, bu tarz programları mümkün kılan şeylerden birinin de dijital kayıt ve işleme teknolojileri olduğunu söylüyor. Saatlerce kaydedilen görüntülerin elenmesini mümkün kılan bu teknolojiler, aslında görüntüler arası bir yarışa da zemin hazırlıyorlar[2]. Bu yarışmalar, Türkçe’ye çok başarılı bir biçimde BBG (Biri Bizi Gözetliyor) diye çevrilen Big Brother (Orwell’a gönderme daha da ironik!) türü programlar kadar uzun kayıtlar gerektirmeseler de yarışmacıların performans öncesi çalışmaları, hazırlıkları, çalıştırıcılarıyla ilişkileri ve kendi haklarındaki değerlendirmeleri, yarışmanın bütünü içinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu anlamda, gündelik Türkçe’de ilk piyasaya çıkan markayla tanınan popstar yarışmaları, baştan yaratma yarışmalarıyla ortak bir yönü paylaşırlar. Hedef, daha iyi bir öznedir. Başlangıçtaki yetersiz, acemi, mütereddit ben, zamanla ve çalışmayla daha iyi ve olumlu bir bene dönüşecektir. Foucault’nun belirttiği anlamda öznenin içini yapılandıran bir toplumsallıktan, Freud’un belirttiği anlamda id’e buyruklarıyla yön veren superego’dan söz etmekteyiz. Dışarıdan gelen kural, içeriyi şekillendirecektir.

Kendi imgesi üzerine çalışma, aynı zamanda kendi içine doğru da bir çalışmadır. “You can do it” yapabilirsin sloganı, en sıradan olanlarımızın bile, fırsat verildiğinde bir yıldız gibi parlayabileceğini söyler. Gülben Ergen bunun en iyi örneklerinden biridir. Britney Spears’in herkes gibi bir kız olduğu vurgulanır. Sıradanlığın bir kanıtı da herkes gibi hata yapabilmektedir. Hatta kimi zaman herkesten daha fazla hata yapabilmek.  “En kötü özelliğim dürüstlüğüm” diyen Emel Sayın artık sıkıcıdır. Tökezleyen, ayağı takılan ama kalkıp devam edebilen kusurlu biridir yeni yıldız. Yıldız Tilbe böyledir. Amy Winehouse bunun en uç örneğidir belki de. İlahi yeteneği, insansı kusurlarıyla dengelenmiş bir kara melek uçup gider kimi kez insanların arasından. Bu “şehitler”, gösteri dünyasının halesini besleyecektir. Yetenek yarışmalarının ilk versiyonlarından birinde, sesini Hint esintili bir kıvraklıkla eğe büke kullanan eski bir hükümlü olan Bayhan’ın birinci gelmesini içine sindiremeyeceğini söyleyerek jüri üyeliğinden ayrılan Deniz Seki’nin daha sonra hapse düşmesi, kaderin cilvesi değilse bile pop-tarihin bir ironisidir. Gelinen son noktada bir hükümlü-star yarışması fikrinin ortaya atılması, bu düzeltilen, geliştirilen, ıslah edilen bedenler temasının uç noktası gibidir.

Neler söyleyecek?

Düzeltme, gelişme ve ıslah çabasının amilleri de jüri olarak dizilidirler kurbanımızın karşısında. Ya uzman ya kurban olarak çıkılır televizyona demişti biri. Kurbanın karşısındaki uzmanlar da, kurbanlar gibi bir dağılıma göre seçilirler. Tercihen bir adet bakılası güzel kadın, bir adet zor beğenir memnuniyetsiz adam ve duygusal iniş çıkışlarıyla heyecanı dalgalandırabilecek az netameli, cinsiyeti ya da etnik kökeni eldeki malzemeye bağlı bir üçüncü jüri üyesi. İşler yolunda giderse jüri üyeleri de zaman içinde bu rol dağılımını yeniden üretecek şekilde kendilerinden beklenen, kendilerinde sevilen şeye dönüşürler; ya da kendilerinden beklendiğini, kendilerinde sevildiğini sandıkları şeyin bir karikatürüne. Yargılanmak, değerlendirilmek, sınıflandırılmak, hizaya getirilmek -gönüllü olarak. Özel ile kamusal alan arasındaki gerilimli çizgide yeniden üretilen ben –Adorno’nun deyişiyle benliğinden boşalan ben- gündelik mahkemelerin olağan suçlusu gibi dikilir durur kimi kez başı önünde kimi kez çenesi yukarıda. Tercihen çilelerle dolu bir hayatın ödüllerle taçlandırılması umulan mutlu sonuna hazır. Bu anlamda, adayın jüriye ve izleyiciye başı sonu belli bir hayat hikayesini de sunması beklenir. Onu diğerlerinden ayıracak bir hikayeye ihtiyaç vardır. Bu hikaye onu kurtarmak ve kitlenin onayıyla kutsamak isteyenlerin oylarıyla ödüllendirilir. Geçmişte yenin içinde saklanması beklenen kırık kol, artık gösterilmeye hazırdır.

Başkalarının mahremiyetine duyulan ilgideki artış ya da kişilerin kendi mahremiyetlerini görünür kılma arzusu ile kamusal hayatın daralması arasında bir ilişki kuran çok sayıda çalışma mevcut. Bu çelişkiyi mümkün kılan en önemli olanaklardan biri de medya teknolojilerindeki büyük dönüşüm oldu. Habermas, Sennett[3] ve Berman[4] gibi  yazarlar günümüzde kamusal hayatın gerilediğini ve insanların giderek özel hayata doğru çekildiklerini gözlemlediler. Pazarlamacılar, reklamcılar, trend avcıları, bunun tüketici davranışına yansımasını “cocooning” yani koza örmek olarak nitelendiriyorlar. Geçmişte ortak hayat içinde tecrübe edilenlerin günümüzde, eviçi hayatın bir parçası haline gelmesinde en önemli etkenlerden biri, gelişen medya teknolojileri oldu. Günümüzde temsil edilen ideal hayat, bahçeli evinde çocukları ve köpekleriyle mutlu bir ev yaşantısını sürdüren yetişkinlerin görüntüsüdür. Kadınların uzun ve sağlıklı saçlarını savurduğu, erkeklerin güçlü ve sessiz arabalarıyla uzaklaştığı bu dünyayı dışarıya bağlayan ana damar, o evin içindeki dev televizyon ekranıdır. Ekranın ışığıyla aydınlanan dev bir kozada, Thomas Hardy’nin deyişiyle, “çılgın kalabalıktan uzakta”, ama bir yandan da kalabalığın ilgisinin tam ortasında. Farklı olanı stil/estetik açısından homojenleştiren, steril kılan, bir anlamda yenilir yutulur hale getiren bir biçimde.

Bu türden yarışmaların temsil ettiği, kışkırttığı, kaşıdığı, gıdıkladığı temaların en önemlilerinden biri de başımıza gelen her şeyden bireysel olarak sorumlu olduğumuzdur. Görüntü, beden ve yetenek üzerine çalışmanın ve bize “verilenleri almayı bilmenin” esas olduğu bir durumda, başarmak ya da başaramamak bize bağlıdır. Ulrick Beck’in Risk Toplumu’nda[5] esas aldığı kaderlerin bireyselleşmesi, geçmişte topluluğun ortak sorumluluğu olarak görülen alanlardan çekilen devletin bıraktığı boşluğu, bireylerin doldurması anlamına gelir. İşini kaybettin çünkü yetersizsin, sevgilini kaybettin çünkü bakımsızsın, dostlarını kaybettin çünkü özensizsin. Başına gelen her şeyden sen sorumlusun. Bireyleşmenin özgürleştirici gizilgücünün karanlık tarafında bir kendine esaret.

Bir proje olarak kendimiz: kalori hesapları, sağlık kontrolleri, alışveriş listeleri, gelir gider tabloları, kâr zarar hesapları, üstü çizilen kişiler, amaçlanan hedefler, yorgun ve tatminsiz bünyeler. Özgürleşmeyi sadece geleneksel olandan kurtulma olarak tanımladığınızda karşınıza çıkan koca boşluğu doldurmak için edinilmesi gereken nesneler ve deneyimler. Postsexopolisin doldurulması gereken yakıcı boşluğu. Alışveriş merkezlerinin tapınak olduğu bir kültün rahip ve rahibeleri tarafından vaaz edilen büyük yeni dünyanın kentlerarası ağı. Yaşam hep başka yerde ve hiç olmazsa mil toplayarak oraya ulaşmak gerek.

NAZLI ÖKTEN

Amargi, Güz, 22. sayı, 2011

*Aslında birbirini tanımayan iki kadının isteği buluştu bu yazıda. DOT’un esas kadını Özlem Daltaban’ın bir önerisi,  Amargi’nin esas kadınlarından Aksu Bora’nın isteğiyle bu yazıda buluşmuştu. Bu vesileyle ikisine de teşekkürler.


[1] Harris, A. (2004b) Future Girl. London and New York: Routledge.

[2] Dünyanın birçok yerinde kamusal alanda kayıtta bulunan kameraların da kimsenin izlemediği görüntüler kaydettikleri düşünüldüğünde bir ölü kayıt uygarlığına doğru ilerlemekte olduğumuz düşünülebilir!

[3] Richard Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü, Ayrıntı Yayınları, 2010.

[4] Marshall Berman, Katı Olan Herşey Buharlaşıyor, İletişim Yayınları, 1994.

[5] Ulrich Beck, Risk Society, Towards a New Modernity. London: Sage Publications, 1992.

Advertisements
Leave a comment

11 Comments

  1. şeniz baş

     /  January 15, 2012

    Tam olarak bu yazı ile alakalı değil ama nacizane size, “Karakter Aşınması” isimli kitabı önermek istiyorum. Ayrıntı yayınlarından çıkıyor. Elimden gelse herkese bir tane dağıtırım.

    Reply
    • Aslında düşünürseniz alakalı. Sennett’in beni en çok etkileyen çalışmalarından biridir.Özellikle beyaz yakalıların okuması gerektiği konusunda hemfikirim

      Reply
  2. Alim Arlı

     /  January 16, 2012

    Nazlı hocam yazı çok iyi olmuş eline sağlık. Aklıma gelen birkaç şeyi paylaşmak isterim.
    Yeni ekonomi koşullarının benlik teknolojileri bakımından Ally McBeal biraz ilginç gibi duruyor bu resimde. Sennett Karakter Çürümesi’nde bir bar sahibi hikayesi anlatıyordu. Yeni ekonominin insan kaynakları düzenine uymayan ve bu nedenle değersizleştirilmiş, kişiliğine ve yeteneklerine saldırılmış bir insan. Beyaz yakalıların yarattığı yeni iş kültürünün kurbanı. Ally McBeal’de feminist avukatların her akşam iş çıkışı gittikleri barda eski düzen sanki bir nebze korunuyordu. Belki de Boston ile NY farkıdır bu biraz. Bilemiyorum. Ally ile SATC iki farklı feminist tip gibi. Feminist avukatların ayrımcılık yasalarına karşı mücadeleleri gayet eğlenceliydi. Ancak ilişkilerin plastikleşmesi, mutsuz-sadık kal(a)mayan ebeveynlerin çocuklarına bıraktıkları psikolojik miras, evlilik ötesi bir düzlemde kadın-erkek ilişkilerinin aldığı biçim açısından sanki daha fazla bölünmüş benliklere hitap ediyordu. Ally’nin bir tür şirret feminist gibi resmedilmesi, dengesizlikleri, bunların etiketlenme biçimleri senin gayet iyi anlattığın makbul feministin yer tutuşunu da kolaylaştırıyor gibi. Ally’nin bu “şirretliği” nedeniyle Billy tarafından terkedilmesi, Billy’nin başka bir sarışın ama daha az feminist bir avukat olan Georgia ile evlenmesi, sonradan iş ortamındaki yıkıcı rekabet nedeniyle Billy’nin mizojiniye savrulması ve etrafında eskort kızlarla gezmeye başlaması, sonra Billy’nin ölümü ve saçma rekabetin dağılması. İlginç olan Georgia ile Ally’nin babası arasındaki yakınlaşmanın karakterlerde yarattığı şoktu. Feminist Ally’nin bunu kabul edilemez bulması bana ilginç gelmişti. Bütün bunları SATC’nin bir bölümünde (birkaç bölümünü izledim gerçi) sırf fantezi için trenle NY’dan Kaliforniyaya giderken karakterlerin öteki Amerika ile karşılaşma anındaki duygusal şokları (trendeki erkeklerin mazbut-sadık Amerikan erkekleri çıkmaları) ile karşılaştırınca postmetropoliten feminizmin anlamı daha da farklılaşıyor. Neyse uzatmayayım. Yazının bende çağrıştırdıkları. Tekrar eline sağlık.

    Reply
    • Alim hocam aslında uzatsan ne iyi olur. Bir yazı malzemesi hazırmış gibi göründü bana blogda. Nüans konusunda çok haklısın. Benim belli bir açıdan biraz toptancı kaçan genellememin amacı, yeni kapitalizmin ya da kapitalizmin bu evresinin beslediği öznellik biçimlerinin kadınlık durumuyla kurduğu ilişkileri düşünme fırsatı yaratmasıydı. Sen bir adım ileri götürdün, ne güzel.

      Reply
  3. Alim Arlı

     /  January 17, 2012

    Aslında yazdıklarım konuyla daha dolaylı bir ilişki içinde. Senin yazdıklarının kendi iç tutarlılığı var ve genellemeleri de yine kendi iç mantığıyla uyumlu. Bence orada bir sorun yok. Ben biraz konunun etrafından dolaştım. Şimdi de konuyu başka yerlere bağlayayım. Parçalar halinde yazacağım, şimdiden kusura bakma. Umarım kördüğüm olmaz. 🙂 Çünkü bunu çok sık yapıyorum.
    *McBeal örneğinin vermemin nedeni beyaz yakalı gruplar içindeki farklılıklar. SATC ile Ally metropol dünyasının özgür, tüketimin ve modanın özne-nesnesi kadının farklılaşan hikayesi. Gossip Girl ise altın yakalıların züppe çocuklarının fantastik dünyası. Birbirlerine zulmeden gençler dönüp birbirlerine şefkat ediyorlar dizide. Sado-mazoşizm mi bilemiyorum. Burhan Altıntop’un Makbule’ye dediği gibi “Sen ne anlarsın Beyaz Türklerin karmaşık ilişkilerinden.” Tektaş, süper topuk ayakkabı, Coach-Hermes çanta, giysi fetişizimi kadınlar içinse, erkekler için İphone, spor arabalar, saç modelleri, David Beckham bakımı, bilgisayar oyunları, Barcelona, Manchester United.
    *Yeni küresel metropol kültürünü Lewis Mumford’un megopoliten dünyada özgürlüğün yok olacağı kehanetinin doğrulanması olarak görüyorum. Var olmak için tüketerek veya reklam panosuna dönerek kendini bulma, benliğini kurma arayışı. Benliğin geliştirilmesi değil günümüz kültürünün derdi, benliğin uygun bir “konsepte” devri. Birçok açıdan trajik de bir durum. Sadece Kötülüğün Sıradanlaşması değil kötülüğün bile isteye talebi. Bütün o postmodern sinema, estetize şiddet dalgası, Tarantinoizm. Değişim o kadar hızlı ki, Thelma ve Louise’den SATC’ye 10 senede geldik.
    * Kamusal-özel alan tartışması bakımından yeni teknopoliten dünyada özelin buharlaşması ve Facebook, Twitter, LinkedIn, Gtalk, Skype gibi ağlar yoluyla özel olanın iletişim teknolojilerinin egemenliğine ve dolayısıyla bir tür yarı kamusallığa dönüşmesi benlik sunumlarımızın içeriğini, biçimini etkiliyor. Senin de dediğin gibi ağlarda olunmadığında yokluğa mahkûm olmuşluk psikolojisinden kurtulmak için herkes yeni iletişim ve benlik stratejileri üretmeye çalışıyor. Derrida’nın sorusundaki gibi: Bir adımız olmadığını düşünelim. Ne kadar da dehşet verici bir durum. O halde herkes bir isme sahip olmalı ve o ismin performansını icra etmeli. Bütün bir yeni teknoloji bunu mümkün kılmak için çalışıyor. Castells’in dediği gibi ağ ile benlik arasındaki kutuplaşma temel sorun burada. Ancak yeni bir alternatif özne çıkacaksa, yine bütün bu ağlarda çıkacak. O anlamda iyimserim.
    *Ağlarda kendini gerçekleştirmenin, benlik temsili yaratmanın bir kısmı kendi doğallığı içinde gelişiyor, performatif anlamda. Diğer kısmında doğrudan piyasanın tehdidi altındayız. Eğlence sektörü ve bu alanın aktörleri kurgu, tasarım, planlama yoluyla süregiden bir savaş alanına çevirdiler benlik üzerinde mücadeleyi. 1 trilyon doları aşan bir sektör bu. Ayrıca tarihte olmadığı kadar az sayıda medya tekeli elinde toplanmış, muazzam düzeylere erişmiş haber filtreleme tekniklerine paralel, her kesime uygun programlarla çoğulculuk içinde kaosu ve sıradanlığı da dayatan bir dünya. Örneğin kriz adım adım gelir. Olur biter, ancak sabahtan akşama ekonomi haberi yapan kanallar nedense bununla ilgili bir haber bile yapamaz, bir öngürüde bulunamaz. Neden, çünkü piyasaya kötümserlik yayamazlarmış. Kriz gelir ve öylece öğreniriz. Hayatımızın neredeyse yarıdan fazlasını kontrol eden ekonomik dünya üzerindeki toplumsal kontrol tamamen dağılmıştır. Peki bütün o ekonomi haberleri, bilmem hangi şirketin danışmanı ekonomi profesörlerinin görüşleri neydi? Hani herşey iyi gidiyordu. Burada galiba hegemonya teorisinin daha ilişkiselci ve sofistike versiyonlarına ihtiyaç var. Çünkü aktörü, stratejisi, alt alanı ve dinamiği çok olan bir oyun kurulmuş.
    *Bu TV tekelleri sınıfsal tabakalaşmanın ve habituslerin gayet farkında bir biçimde reality showlar, eğlence programları dizayn ediyor. Ön planda halkın içinden çıkmış Acun gibi gençler vardır. Bu sen de başarabilirsin mesajı. Ancak işin ekonomik boyutlarına bakınca bu tamamen bir taşeronluk ilişkisi.
    *Ne olup bittiğini kavrayacak entelektüel-kültürel sermayeden yoksun grup ve toplulukların erkeklerine ya 24-Kurtlar Vadisi veya Lost-Ezel; kadınlarına ise ya SATC veya Desperate Housewives. Genç yetişkinlere ve ergenlere Gossip Girl-Chuck. Entelektüellere haber-tartışma, belgesel kanal ve programları. Altın yakalı burjuvaziye HTKulüp. Onların bu programların hiçbirine ihtiyacı yok çünkü haber olan bizzat şahsen kendileri. STK’ları, Üniversiteleri, bilmem neleri onlar için zaten düşünüyor, çalışıyorlar.
    *Bütün bir kabalığı ile hangi zenginin o hafta hangi çanta veya ayakkabıyı giydiği ya da kim kiminle nerede haberleri HTKulüp’te. Cemiyet haberleri: Karetta karettaları korumak için Tema vakfının toplantısında zengin kokoşlar bir araya geldi. İyi hoş geldi. George Carlin’in dediği gibi Betty Ford’un görevi içmek, sarhoş olmak ve sonunda hortumla yıkanmaktı. Barbara Bush’un görevi ise çocukları okutmak. Çocukları eğitin ve oğlunuz George Walker Bush gibi olsun. Kadın George Walker ile o kadar başarılı olmuş ki, bu model herkese örnek olabilir. Türk burjuva kokoşlarının görevi ise Hermes çantaları kollarına takıp karetta karettaları ve sokak çocuklarını kurtarmak. There are no problems, only solutions!
    *Bu medya düzeni içinde hem eğlence ihtiyacımız karşılanıyor hem de bütün komplo teorilerimiz cevabını buluyor. Başkalarının mahremiyeti sürekli gözetim altında çünkü Iphone’lardan atılan dedikodu mesajıyla bütün kızlar ve oğlanlar aynı anda topluluğun hikayesinin bir parçası halinde. Benlik talebinden ziyade topluluk aidiyeti içinde sorumluluğun reddi. İletişime verilen ilginç bir işlev ve anlam.
    *Örneğin Beyaz Yakalılar dizisindeki gibi polis hırsızlıkları çözemeyince, en iyi hırsızı hapisten çıkarıp elektronik kelepçeyle polis yapar ve ağın çalışma sistemini bilen adam herkesi eliyle koymuş gibi bulur. Rahattır adam çünkü oyunun kuralı budur. Kriminal piyasa varsa güvenlik piyasası da vardır. Alandan alana geçiş sürecinde hiçbir sorun yoktur. Çünkü taraflar arasında farklar silikleşmiştir. Önemli olan çıkarın ve hazların maksimizasyonudur.
    *20. yüzyılın başında istihbarat örgütleri büyük duvarlarla toplumdan izole edilerek, mutlak gizlilik kurallarına bağlanarak ve dış dünyayla iletişimi keserek iktidarını kuruyordu. O günün iletişim aracı telgraf ve radyo ve sonradan tek kanallı televizyon idi. Şimdiki dünyada açık istihbarat, twitter ve facebook’ta arkadaş kılığında takip, şeffaf kayıt sistemi moda. Denetim toplumu değil kast ettiğim, denetime ihtiyacın ortadan kalkması. Çünkü her şey zaten kayıt altında. Her şey iç içe geçince 24 dizisinin “konsept danışmanları” iç istihbarat görevlileri, Kurtlar Vadisi’nin konjonktöre göre polis veya jandarma istihbarat. Mesaj açık, iyi bak ve düşmanını tanı!
    *Böylece Goebbles’den bir adım öteye geçiyoruz. Tekseslilik zaten hoş değil. Rüküş. Çeşitlilik oyunu ise herkesin kabulü. Üstelik heyacanlı. Propaganda ve dezenformasyon bu şekilde demokratikleştiriliyor. Herkes kendi dezenformasyonunu yapıyor. Mesiyanik ideallerimiz için haklı savaş veriyoruz diyor Bush, Walzer hemen kaleme sarılıp kitabını yazıyor. Gazeteleri söylemeye bile gerek yok.
    Nazlı hocam bir yazını okuyunca bu kadar şey geldi aklıma. Senin yazılarını daha çok okusam iyi olacak. Tekrar ellerine sağlık.

    Reply
  4. Alim Arlı

     /  January 17, 2012

    “Matmazel Çanta”‘nın sunduğu “Bugün Ne Giysem” diye bir program gördüm az önce Show’da. Jüri kılıklı üç tane “ikoncan” altı beyaz topluklu ile dalga geçiyorlardı. Şunu giy, bunu çıkart, böyle giyin, şöyle giyinme. Bütün bu programlar – diziler üzerine bir görsel antropoloji kitabı yapmak lazım hocam. Beden, temsil, özel, kamusal, moda, kimlik. Bir sürü konu var. Doğru düzgün yayın yok maalesef. Yapılsa ne güzel olurdu.

    Reply
  5. “Mesiyanik ideallerimiz için haklı savaş veriyoruz diyor Bush, Walzer hemen kaleme sarılıp kitabını yazıyor” St. Augustin’den Akinalı Tomas’a haklı savaş kuramı çok yol aldı kuşkusuz. Daldan dala sıçrıyoruz ama olsun sohbet ediyoruz say, bazı tarihçiler Cihad konusundaki önemli eserlerin Haçlı Seferleri ve Moğol istilaları sırasında yazıldığını söylüyor. Mesele “biz buralıları” oluşturan “dışarıdaki ötekileri” saptamak elbet. Büyük bölünme, biz ve ötekiler: bu, çok şey söyleyen ama hiçbir şey açıklamayan bir ikilik. Alan teorisini biraz da bu ikici perspektiften çıkmaya yardım ettiği için seviyorum.
    “Kriminal piyasa varsa güvenlik piyasası da vardır. Alandan alana geçiş sürecinde hiçbir sorun yoktur” diyorsun ya aslında alan aynı, failler farklı. Hırsızlar olmasa alarmlar nasıl satılacak:)
    Çok teşekkür ederim akıl çoğaltması için. Blog işini sevdim ben böyle olacaksa. Bu meseleler hakkında bu kadar düşündüğünü bilmiyordum. En kısa zamanda alimarli.blogspot.com dahilinde bu konuda bir yazı görmek isteriz.

    Reply
  6. Alim Arlı

     /  January 17, 2012

    Doğru alan aynı. Güvenlik alanı. Alt alanlar demek lazımdı belki. Bloguma birşeyler yazarım belki ama biraz zaman geçsin. Çünkü Hrant Dink davası canımı çok sıktı. Bir süre yazmayayım ben iyisi. Dinlenmem lazım galiba. Ben teşekkür ederim. Blogunu ilgiyle takip ediyorum. Kolaylıklar.

    Reply
  7. Elinize aklınıza sağlık. Çeşitli eksenlerde ele alınan konuları bir bütün olarak ve çok derli toplu izah edebilmişsiniz yazınızda.

    Bende nacizane yüksek lisans tezim sonrası yazdığım makaleyi önereyim size.

    http://www.edebiyatdergisi.hacettepe.edu.tr/2008251Ceydaduruturk.pdf

    Umarım birgün tezim de elinize geçer, göz atmak istersiniz.

    Başarılar..

    Reply
  1. Bu bir Alışveriş Metaı Ben Olan* | Haber Fabrikası

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: