Ayfer Tunç’tan Angelopoulos’a Veda

Angelopoulos’un ölümü, tanıdığım iki esaslı kadın için herkesten farklı bir hüzün getirdi. Bunlardan biri, yakın zamanda İstanbul Psikanaliz Derneği’nin davetlisi olarak onu İstanbul’da ağırlamaya hazırlanan Ayça Gürdal, diğeri ise son aylarda tüm filmlerini yeni baştan izleyen, Ayfer Tunç. Ondan Angelopoulos için bir yazı yazmasını istediğimde beni kırmadı, bloga misafir oldu. Yazıyı gönderirken “bir tür zırlama yazısı oldu”  diye dalgasını geçti ama her zaman yaptığı gibi, en sade, en çıplak yerinden meselenin kalbini avuçlarına aldı.  

“Ey Selim!”

Ayfer Tunç

 

Bir yazarı okumaya değer bulmuşsam, ulaşabildiğim bütün kitaplarını okuyorum. Yazmış olduğu her harfi okuduğum, yazacaklarını hasretle beklediğim yazarlarım var. Sinemada da bu türden bir seyirciyim. Festivallere gitmiyorum, rastgele film seyretmiyorum, vizyon filmlerine itibar etmek içimden gelmiyor. Ama bir yönetmeni seyretmeye değer bulmuşsam çektiği her kareyi seyredebilmek istiyorum.

Çok geç tanışmış olsam da Angelopoulos benim için böyle bir yönetmendi. 90’lı yıllardı sanırım, Ulysses’in Bakışı vizyona girdiğinde, ne olduğunu bilmediğim bir şey beni filme çekti. Nadiren yaptığım bir şeyi yaptım, sinemaya gittim ve iliklerime kadar sarsılmış bir halde çıktım. Bu şahane filmin pek çok sahnesi günlerce gözümün önünden gitmedi. Hele yakınlarını/yurdunu aramak için yollara düşen yaşlı kadının sınırda arabadan indiği ve geniş bir meydanın ortasında ufacık kaldığı sahne günlerce içimi yaktı.

O tarihte Ulysses’in Bakışı’nın pek de beğeniyle karşılanmadığını gayet iyi hatırlıyorum, en azından benim çevremde. Hatta beğenilerine (nedense) güvendiğim birkaç kişi sıkıntıdan patladıklarını, sinemanın sinema olalı böyle eziyet görmediğini söylediler. Hayretler içinde kaldım. Sırf o sahne, o yurtsuz kalmış yaşlı kadının çaresizliği bile benim için bu filmi başyapıt düzeyine yükseltmişti. Filmin tek bir saniyesi bile bana uzun gelmemişti.

Aradan yıllar geçti, sinemayla bir türlü istediğim ilişkiyi kuramadım. Nihayet DVD seyretme şansına sahip olduğumuz, istediğimiz filmi istediğimiz zaman seyredebileceğimiz bir çağ geldi. Sevdiğim bir yönetmenin ulaşabildiğim her karesini seyretme zevkini ilk Ingmar Bergman’la tattım. Bergman’ın yirmiden fazla filmini birkaç ay içinde seyrettim. Aralıklı olarak seyredilmesi halinde alınması mümkün olmayan bir lezzetti bu. Araya başka film koymadan seyredildiğinde olağanüstü bir sanatsal dünya beliriyor, bir filmde net olmayan temalar veya göndermeler berraklaşıyor, her bir film daha da anlaşılır hale geliyor, lezzeti bir kat daha artıyordu.

Ulysses’in Bakışı içimde kalmıştı ya, hatırlamaya doyamamıştım, bu nedenle ikinci yönetmenim Angelopoulos oldu. Önce Ulysses’in Bakışı’nı ikinci kez izledim, hatırladığım yaşlı kadın sahnesinin hafızamdaki gibi olmadığını, yıllar içinde sahneyi değiştirmiş olduğumu farkettim, daha iyi veya daha kötü değildi, sadece farklıydı, ama özü aynıydı, aynı acı, çaresizlik ve yurt nedir, hayat nedir, insan nedir soruları.

Ardından Sonsuzluk ve Bir Gün’ü izledim. Bu kez beni başka bir yerden çok fena yakaladı. Film seyrederken kolay kolay ağlamadığım halde, “Ey Selim!” sahnesinde gözyaşlarımdan filmi göremez oldum. Ölümcül hasta olduğunu öğrenen ve hastaneye yatmadan önceki son gününü yedi-sekiz yaşlarında, kimsesiz, Arnavut göçmeni bir çocukla geçiren Alexander’ın hikayesiydi. Ey Selim! diye adlandırdığım sahnede Arnavut çocuk ve birkaç arkadaşı kendileriyle aynı kadere sahip ama onlardan daha talihsiz olarak öldürülmüş arkadaşlarına simgesel bir cenaze töreni yapıyorlardı. Bir kaba inşaatın orta yerinde yanan bir ateşin çevresine dizilmişlerdi ve film boyunca içimi yakan Arnavut çocuk “Ey Selim!” diye başlayan bir ağıt yakıyordu arkadaşının ardından. Hala içim burkuluyor, her hatırladığımda dünyaya, çöken insanlığa, burnumuzun dibinde veya gözlerimizin önünde her an yaşanan bu modern çağ vahşetine lanet ediyorum.

Sonra Kitara’ya Yolculuk, Arıcı, Puslu Manzaralar, Leyleğin Geciken Adımı, Ağlayan Çayır ve Zamanın Tozu’nu izledim. Pek çok filminde bir kadının adının Eleni, bir adamın adının Spyros olduğunu farkettim. Her birinin hikayesi farklıydı belki ama hepsinin temeldeki acısı aynıydı ve bu acıyla ta ciğerden ve özlemle Ellleniii! deyişleri kalp sızlatıyordu.

Hemen her filminde bir nehrin iki yakası oluşunu Balkanlı oluşuna da, kavuşamamayı bir insanlık durumu olarak işlemesine de, bizi ayıran nehirlere de yordum. Her filminde gönderme yaptığı mitolojiyi bilerek değil, sezgiyle sevdim.

Zamanın Tozu’nda filmin bir yerinden bir gelin çıkmayışına, (yoksa çıkıyor muydu?) bir düğün sahnesi olmayışına şaşırdım. Angelopoulos’un hemen her filminde hayatı, başlangıcı, mutluluğu ve aşkı imleyen bir düğün sahnesi vardır. Her filminde bir gidiş acısı, gidemeyenin acısı, gidişin kaçınılmazlığının acısı vardır. Her filminde insanlık onuru en büyük değerdir. Her filminde yurtsuzluğun, politik veya değil bir çeşit sürgün olmanın ve vahşetle dolu bir tarihin acısı damla damla bir özsu olarak sızar. Angelopoulos’u çağının büyük yönetmenlerinden biri yapan, bu derin insanlık acısını, içimizdeki sıvı altına dönüştürmesidir. Katlanamayacağımız için görmezden gelmek istediğimiz acı onda sanatın acımasız ama hazla donanmış diline dönüşür, artık görmekten kaçamayız. Biliriz, acı orada, yakınımızda bir yerdedir ve gerisi vicdanımıza kalmıştır.

Zamanın Tozu’nu birkaç hafta önce ikinci kez seyretmiştim, beni blogunda konuk eden Nazlı’yla birlikte. Filmin afişinde ayrıca hayat bulan üç kanatlı melek hakkında, Angelopoulos’un içimize işleyen melankolisi ve mitolojisi hakkında uzun uzun konuşmuştuk.

Son filmi Öteki Deniz’i çekerken bu dünyadan göçmesinde, yarattığı aleme yakışan bir trajedi buluyorum, böyle düşündüğüm için kendime kızıyorum.

İlk filmlerinden biri olan 1936’nın Günleri elimin altında, ama seyretmeye elim gitmiyor. Onu da seyredersem bitecek diye korkuyorum.

Advertisements
Leave a comment

4 Comments

  1. a.adnan azar

     /  January 29, 2012

    Her yazdığı metin gibi, bu yazısı da muhteşem Ayfer Tunç’un. Sevdiğim bir yönetmenin ardından, sevdiğim bir yazar güzelleme yapmış; eline sağlık!

    Reply
  2. ali

     /  January 29, 2012

    yazı için teşekkürler.Bir Angelopoulos filminin hiç bitmemesini diliyorsanız size yaklaşık dört saat süren “O Thiasos” (Kumpanya) filmini öneririm.Birçok yönden Bertolucci’nin epik filmi Novecento’ya benzer.

    Reply
  3. Ayfer Tunç’un her yazısını okuduğumda hayata bakışıma yeni anlamlar ekleniyor.
    Harika bir yazı…

    Reply
  1. Sözünü Sakınmadan-Ayfer Tunç (21 Şubat 2012,İstanbul Modern) « konserve ruhlar

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: