Yazar yürür şehir ölür: “Ne talihsiz bir şehirdir ki İstanbul, bilgelikle değil tamahkârlıkla eskiyor”

 

Bloga başladığımda, “kaydadeğer öteki” [significant other için keyfi bir çeviri] neden bloga adımı vermeyip her yazıyı ayrıca imzaladığımı sorduğunda, bilmem diye cevap vermiştim. Artık nedenini biliyorum. Cenk Koray, Halit Kıvanç, Orhan Boran zamanlarında telesafir diye bir laf icat etmişlerdi, televizyonu olan komşulara misafirliğe giden televizyonsuz komşular için. Ortaya blogsafir gibi saçma bir laf atmak istememekle birlikte, ev sahipliğinden ziyadesiyle hoşnut olduğumu belirtmeliyim.  Ayfer’i bir blog açana kadar taciz etmeyi bir okuru ve dostu olarak vazife addediyorum.

Günlük gürüyüşlerinden birinde azıcık değiştirdiği güzergâhı ve instagramın kayıt altına alma marifetinin onu şehrin yokolan yüzüyle çarpıcı bir biçimde karşılaştırdığından dem vururken, ısrar ettim: bu fotograflara bir tür resim altı yaz, bloga koyalım diye. İyi ki de etmişim, daha da fazlasını yapmış, şahane bir yazı yazmış; yine o sonsuzca açılan kocaman gözleriyle bakmış, bu sefer şehrin yok olmaktaki yüzüne. 

Bu kağşamış ahşap binanın önündeki metal perdede “bilgi teknolojileri” başlıklı bir ilan var. Bilgi teknolojileri. Bilgi ve teknoloji. Bu iki sözcük nasıl da çağını anlatıyor. Ne var ki bilginin de teknolojinin de bu binaya bir hayrı yok.

Ne talihsiz bir şehirdir ki İstanbul, bilgelikle değil tamahkârlıkla eskiyor

AYFER TUNÇ

Yıllar önce isimsiz bir şairle Karaköy’den vapura biniyorduk. Seyyar iskeleler yere sürtünüyor, zemin tahtaları gıcırdıyor, çımacılar “Ayaklar! Ayaklar!” diye bağırıyor, vapurun hantal gövdesi iskele boyunca asılmış traktör lastiklerine vuruyor, rüzgar uğulduyor, küçük dalgalar çırpınıyor, tepemizde sayısız martı ciyaklıyordu.

İskelenin hemen ardında devasa bir şehir akıyordu. Şehirde otobüsler cayırdıyor, taksiler korna çalıyor, minibüsler fren yapıyor, egzozlar patlıyor, gemiler düdük çalıyor, seyyar satıcılar haykırıyor, dilenciler yalvarıyor, balıkçılar bağırıyor, yorgun, yoksul ve mutsuz İstanbullular itişiyor, kakışıyor, kavga ediyordu.

Şehrin sesleri öyle yoğundu ki, şair arkadaşım küçük defterini çıkarıp bir dize yazdı.

Bir kent ki eskir çığlık çığlığa.

Dizenin kendisi bir yana, gülünç bulmuştum akla gelen bir dizeyi gömlek cebinde tutulan küçük bir deftere yazmayı. Hala gülünç bulurum. Şiirin kendisinden çok şair olmaya değer verdiğini gösteren fazlaca afili bir hareket, çok şekerli, fazla romantik. Gerçek şair bunu yapmaz, bulduğu dizeyi aklında tutar zaten, çoktan sindirmiştir. Ama şehrin gürültüsü kulaklarımda öyle uğuldamıştı ki o gün, otuz yıl geçti aradan, o dizeyi hiç unutmadım.

Ahşap zamana dayanmıyor, önce kararıyor, sonra çürüyor, pul pul dökülüyor. Tuğla da dayanmıyor, ufalanıyor, tozlaşıp uçuşuyor. Gene de bir şeyler kalıyor geride, zamana inat duruyor. Ama bir gün üstüne bir balyoz iniyor. Balyoz mu? Ne ilkel! Bir iş makinesinin tırnakları geliyor, duvarı söküyor, yıkıyor.

 

İstanbul tarihi boyunca olduğu gibi, o gün de dökülüyordu, çığlık çığlığa eskiyordu. Karaköy derbeder ve mahzundu. Tarlabaşı henüz yıkılmamış, bulvar açılmamıştı. Otobüsle Tarlabaşı’nın daracık caddesinden geçerken, eski binaların ikinci katlarındaki kuaförlerde saçlarını yaptıran, yorgun konsomatrislerle göz göze gelmek mümkündü. Taksim’de Ayyıldız Apartmanı, Osmanbey’de Tunç Kafeterya yerli yerindeydi. Üsküdar altüst olmamıştı. Bahariye ve İstiklal Caddeleri karakter sahibiydi. Serkldoryan binası Demirören AVM değildi İstanbul henüz yoksuldu, AVM’ler tarafından işgal edilmemişti.

Ahşap kuklaları, üflesen yıkılacak tiyatro dekorlarını hatırlatan, içeride yaşanan hayat yerine gökyüzünü gösteren pencerelerin alınlıklarından birini kopartmayı, tek duvar kalmış bu binanın bir anına bile tanık olmadığım hayatının hatırası olarak götürüp saklamayı nasıl da isterdim.

Sade ve ağırbaşlı mimarisiyle (eski) Divan Oteli “fakir ama gururlu” çağlardan kalmış gibiydi. Bir gün gelip de yerine dalgalı siperliğiyle kendini Tunus’ta zanneden “zengin ama görgüsüz” bir binanın yapılacağını, açgözlülüğünün sınır tanımayarak havalandırma tesisatıdır, şudur budur diyerek otelin arkasındaki mütevazı parka yayılacağını, bu yayılmayı gizlemek için önüne bodur çamlar ve bodur çamlar kadar ruhsuz durmak zorunda olan güvenlik görevlileri dikileceğini tahmin etmek mümkün değildi. Maçka Oteli de yerindeydi, Yeşilçam’ın simgelerinden Tarabya Oteli de. Zaten Boğaz da başkaydı, erguvan ağaçları numunelik değildi, doğal bitki örtüsüydü.

Şan Tiyatrosu yakılmıştı. Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nun yanmasının üstünden çok zaman geçmişse de, yerine TRT’nin çirkinlikte ve derme çatmalıkta eşi benzeri olmayan o acayip binası yapılmamıştı. Emek Sineması, Saray Sineması, Konak Sineması duruyordu. Cep telefonunun henüz icat edilmediği o yıllarda, bugün yıkılması halinde ortaya çıkacak olan araziye dair düşlerle vahşi inşaat yapıcılarının ağızlarını sulandıran AKM’nin önü, sevgililerin Avrupa yakasındaki buluşma noktasıydı.

Haydarpaşa Garı’na Haydarpaşa-Gebze banliyö trenleri işler, Anadolu’dan ekspresler gelirdi, Meram Ekspresi, Toros Ekspresi.. Gar Lokantası’nın Ayhan Işık bıyıklı, kravatlı müdavimleri vardı. Gelecekte otel olduğunda o harikulade binanın yanına bile yaklaşamayacağını şimdiden tahmin edebildiğimiz Anadolulular gardan çıktıklarında gördükleri manzaranın görkemi karşısında sarsılırlardı. Fakir ama gururlu, kirli ama görkemli İstanbul, ilk kez gelenleri biraz da korkuturdu. Haydarpaşa’nın merdivenleri ne şarkılara ne film repliklerine konu oldu. “Seni yenicem İstanbul!”

Anısı ıssızlıktır/ acısı bilincidir diyor Edip Cansever “Mendilimde Kan Sesleri” adlı şiirinde. Pencere perdesi çekilsin, içerideki hayat isterse dışarıya baksın diye vardır, gökyüzüyle dolsun diye değil. Evler de ölürken acı çeker.

Haliç donmuş zamanı, kimyalı, ağır kokulu, koyu renkli, pis köpüklü suyuyla kendi çöplüğünde debeleniyordu. Tamam, çok acıklıydı hali. Kabul, Unkapanı Köprüsü’nden geçerken lağım kokusundan bayılmamak için arabaların camlarını kapatırdınız, işe yaramazdı gerçi. Ama yine de o Haliç geçmiş çağlara uzanan bir tarihsel ve kültürel zenginliği çöplüğün içinde elmaslar gibi saklayabiliyordu. Gün geldi çöplüğüyle birlikte Haliç’in elmasları da yok oldu, kelimenin tam anlamıyla mücevher değerindeki tarihi yapılar, aman hatırlanmasın da birileri tekere çomak sokmasın diye unutturulan o canım yapılar moloza dönüşüp şehrin uzak noktalarındaki çöplüklere atıldı. Kısacası İstanbul o yıllarda kirli, yorgun ve öfkeliydi. Hoyratlıktan, sevgisizlikten ve yoksulluktan yıkılıyordu.

İstanbul’un yıkım öyküleri benzersizdir. Mesela vaktiyle Karaköy Meydanı’nda bulunan, II Abdülhamit döneminde saray mimarı Raimondo D’Aronco tarafından yapılan, 1959 yıkımında sökülüp Kınalıada’ya nakledilmek ve orada tekrar inşa edilmek üzere gemiye yüklenen, ama geminin batmasıyla yok olan Ahşap Cami’nin yaygın olarak bilinen yok oluş hikayesi bence dünya çapındadır. (Yeri gelmişken: İstanbul’da 1950’den bu yana büyük çoğunluğu cami olmak üzere, üç yüzden fazla birinci derecede tarihi eserin yok olduğu kayıtlara geçmiştir.)

Önce pencereler örülür, içerisi karartılır, karanlık işlerin yuvası olsun diye belki. Sonra

Şehirler eskir, eskidikçe de değerlenir. Ama bu eskiyişte zamana bilgece bir meydan okuma, gururunu ve gücünü tarihinden, kendi değerlerinden alma yeteneği bulunmalıdır. Ancak bu yeteneğe sahip şehirler dünyanın geri kalanına tepeden bakabilir. Şehrinin bilgece eskime yeteneği yoksa bir zamanlar var olan tarihini ve güzelliğini kendi yazdığın (çoğunu da uydurduğun) kitaplardan okursun. İstersen yok olup giden şehrinin arkasından ağıt niteliğinde yazılar yazıp ağlayabilirsin, (şu anda benim yaptığım gibi). Arsa açacağım, bina dikeceğim, zengin olacağım diye gözü dönmeyenlerdensen, bir avuç şehirseverden biriysen, senin gibilerle bir araya gelip devlet duvarlarını yumruklayarak sızlanabilirsin. Kana kana acı çekebilirsin.

Zenginlik de iyidir öte yandan. Kim şehrinin yoksul ve zavallı olmasını, kendi ürettiği pisliğin içinde boğulmasını ister ki. Ama değere dönüşen zenginlik iyidir. Zenginlik açgözlüyse, doymak bilmiyorsa, tamahkarlıkla besleniyorsa kendini var eden değerleri yer bitirir.

İstanbul bitiyor. Çok yakında siluetine bile tecavüz edilmiş, belki daha zengin ama kesinlikle çakma bir İstanbul’un ruhu çalınmış/satılmış sakinleri olacağız. Hakiki İstanbul’u ancak kitaplardan görebileceğiz. Onun için, hazır tamamen bitmemişken İstanbul hakkında daha çok kitap yazılsın lütfen, coffeetable book tarzında, büyük boy, renkli, resimli, parası mühim değil.


Bence kendi ölümünü bekleyen bu lamba direği, son günlerini yaşayan İstanbullu bir binaya saygı duruşunda bulunuyor ya da gel birlikte ölelim diye yalvarıyor.

Advertisements
Leave a comment

2 Comments

  1. Simla Sunay

     /  February 13, 2012

    “Bir kent ki eskir çığlık çığlığa.” dizesi keşke doğru olsaydı. İstanbul eskiyemiyor bile. Eskimesine izin verilmiyor. Öyle ya onarımlar bir şeyin eskimesine engel değildir. Yaşamaya devam etmektir eskimek. Bir ara İstanbul’u Venedik yapacağız dediler biz de kızdık ne münasebet İstanbul coğrafyasıyla, topoğrafyasıyla da değerli bir şehir, kaç tür bitki, ağaç, hayvan var dedik, erguvanları gösterdik. Öyle ya Venedik’teki balkondan sarkan çiçeklere benzemez bizim erguvanlar. Sonra Broadway yapacağız İstanbul’u dediler. Yine kızdık, yahu ne gerek var İstanbul 3000 yıllık şehir, operaları tiyatroları kapattıklarında bunun olmayacağını anladık. Ne var ki asıl hedeflerinin İstanbul’u Dubai yapmak olduğunu göremedik. Ne coğrafyası ne de tarihi yokmuşçasına şehrin üzerine abandılar. Annem hep yok artık kızım Haydarpaşa’ya dokunamazlar derdi. Bir binanın en değerli halinin otel olduğunu zanneden cahil-mimar üstelik-yöneticilerin elinde bir kentin, gözler önünde linç edilişini izliyoruz. Hangi köşe için yürüyelim şaşırdık. 3. köprü için mi, Emek Sineması için mi?
    Sokak adlarını değiştirerek tarihi nasıl yok ettiklerini saymıyorum bile…

    “Bir şehirde on yıl boyunca aynı bankta oturmamışsanız, hangi manzara sizin için bir anlam ifade eder? Zihninize çektiğiniz fotoğrafları tazelemek istediğiniz gün geldiğinde ilk nereye gideceksiniz?” diye not düşmüştüm İstanbul üzerine bir yazıda. 4 yıl olmuş. Hala o bankın peşindeyim ve annem söyledi Kuleli Askeri Lisesi otel oluyormuş kızım, dedi.
    http://v3.arkitera.com/k225-istanbulu-istanbul-yapmak.html

    Bu yazı için Ayfer Tunç’a bin kez teşekkürler…

    Reply
  1. Korkmayan mimar olur mu? | Simla Sunay

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: