“Eski iyi şeylerden değil, yeni kötü şeylerden başla işe”

Murat Daltaban’ın Dot’ta sahnelediği unutulmaz Kürklü Merkür için yazılmıştı. 

Kürklü Merkür 2007 DOT

Sosyal bilimlerin kavramsallaştırmak için bin dereden su getirdiği gerçeklikleri, bazı sanat eserleri yüzümüze nasıl geldiğini anlamadığımız bir tokat gibi vuruyor. Eğlencelik olmayan sanatın bir işi de bu değil midir zaten? Gerçekliğin sınırlarını yoklamak. Walter Benjamin’in Brecht’ten alıntıladığı ünlü ilke, “Eski iyi şeylerden değil, yeni kötü şeylerden başla işe” der. İngiliz yazar Philip Ridley’in ‘Kürklü Merkür’ü çoğu başarılı distopya gibi bunu yapıyor. Edebiyat ve sinema, ‘1984’, ‘Blade Runner’, ‘Brazil’ gibi distopyalar aracılığıyla bu cehennemi dünyaların gelişini haber vermişti çoktan bize. Dizginlerinden boşalmış, kaba bir özetle işçi hareketlerinin pazarlık gücünden ve sosyal devletin sınırlayıcılıklarından ‘özgürleşmiş’ bir kapitalizmin dünyaya neler edebileceği yıllar öncesinden tanımlandı aslında.

Kapitalizmin anavatanı
Mike Davis ve Daniel B. Monk, geç kapitalizmin sınıfsal dışlama ve yalıtma ilkeleri üzerine kurduğu rüya kentlerin yarattığı cehennemleri gözler önüne serdikleri ‘Evil Paradises’ (Kötücül Cennetler) başlıklı derlemelerinin girişinde ‘zenginlerin, en derin ve en gizli arzularının kâbus bahçelerinde tanrılar gibi yürüyebilecekleri’ bir dünyanın kurulmasını anlatıyorlar. Bu kimi zaman yüksek duvarlar ardındaki sitelerde cisimleşiyor, kimi zaman Dubai gibi pervasız botokslu şehirlerde. Geç kapitalizmin yarattığı her cennet, dış duvarlarında bir cehennem oluşturuyor. Giderek yoksullaşan kitleler, hapiste değillerse, tıkıldıkları gettolarda kaderleriyle baş başa, suçtan kaleler oluşturmakla maruf hale geliyorlar. Her yıl denizlerinde binlerce mülteciyi boğup kendi ‘cennetini’ korumaya çalışan Avrupa ya da Meksika sınırını korumak için akıl almaz yollara başvuran ABD için de bizler, yani ‘öteki dünya’dan gelenler aynı konumdayız; potansiyel suçlu olmak ne demek, bir kez olsun vize almaya çalışan herkes hissetmiştir kuşkusuz. Velhasılı kelam kapitalizmin anavatanı birinci dünya, kendisini hem dışındaki üçüncü dünyadan hem içindeki dördüncü dünyadan korumak zorunda!

İstanbul’un da dahil olduğu birinci dünyanın parçası haline gelmiş kentler, çektikleri sermaye akışını korumak için giderek daha ‘güvenli’ hale gelmek zorundalar. Alt sınıflar, temizlik işlerini hallettikten sonra geldikleri yere dönseler, etrafta fazla dolaşıp nezih atmosferi bozmasalar iyi olur. Restoranlarda hiç yemedikleri yemekleri sunan servis elemanlarının koltuk altlarına, ter kokmasınlar diye botoks uygulanabilir; madem her gün duş alabilecekleri koşulları oluşturan maaşı alamıyorlar! Hayallerinizin evinin bulunduğu cennet sitenin bahçe duvarının bittiği yerde başlayan dünya meşummuş ne gam! Yerden mümkün olduğu kadar yüksek cipinizin kapısını kapatıverirsiniz olur biter. Financial Times’ın ekinin adı çok şey anlatıyor: ‘How to spend it!’ (Nasıl harcamalı?) Pervasız sermaye, doymak bilmez arzusunu harekete geçirecek daha yeni, daha yeni oyuncaklara muhtaç.

Nasıl harcasak?

‘Artıkların’ dışlanması
‘Kürklü Merkür’ün yarattığı kıyamet günü atmosferi, ayrıcalıklı sınıftan zenginlerin en korkunç fantezilerini gerçekleştiren partiler düzenleyerek, ‘dışarıda’ hayatta kalmaya çalışan bir grup insanın hikâyesiyle başlıyor. Şehir bir kum fırtınası sonucu çölleşmiş, alt sınıflar kendilerini direniş gücünden yoksun kılmak için yağdırılan uyuşturucularla, ki kelebek metaforuyla anlatılmaları işi daha da hüzünlü kılıyor, hafızalarını kaybetmişler. Hafızasız bir dil, kırık dökük küfür artıklarından ibaret bir çöplüğe dönüşmüş. Burada İngiltere’nin ABD ile birlikte Körfez Savaşı’ndan beri gömüldüğü/yarattığı cehennemi hatırlamamak mümkün değil: CBS’in yayımladığı rakamlara göre ABD’de her hafta 120 savaş gazisi intihar ediyor. Bu intihar salgını, aynı zamanda cesareti artırıp depresyonu azaltması için askerlerde denendiği söylenen hapların etkisi de olabilir mi? Birinci dünya, sadece üçüncü dünyayı öldürmüyor, kendi dördüncü dünyasını da, kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığından orduya katılmış yoksul gençlerini de gözünü kırpmadan ölüme yolluyor. Metaforların metafor olarak kalamadığı bir çağdayız.
Murat Daltaban’ın korkusuzca sahnelediği, her esaslı yönetmenin yapacağı gibi gencecik oyuncularını, ellerini ruhlarının en derinlerine sokup karıştırarak birer parça koparmaya ikna ettiği oyun, Korn’un ‘Evolution’ (Evrim) parçasıyla açılıyor ve sonlanıyordu. Neoliberal ideolojinin, ‘kötü artıkların’ dışlanması için doğal seçilim mekanizmasını kanıt gösterdiğini düşündüğümüzde, çok isabetli bir seçim. “Özür dilerim ama/İnanmıyorum benim için hâlâ umut kaldığına/kanıtlara baktığımda/bu evrim, sadece evrim”. Hepimiz biliyoruz, biz bir yerlerde sevdiklerimizle güzel zaman geçirirken, başka bir yerde birileri tecavüze uğruyor, öldürülüyor, işkence görüyor. Kötülük hükmünü sürüyor.

Nazlı Ökten

Radikal 27.12.2007

Advertisements
Leave a comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: