Yeryüzünde hiçbir tür, kadınlar kadar uzun süre ve kadınlar kadar çoğunlukla kandırılmamıştır*

“Nasıl söylemeli? Hemen kadın olduğumuzu. Onlar tarafından kadın yapılmadığımızı, onlar tarafından bu şekilde adlandırılıp kutsal ve kutsal-dışı kılınmadığımızı. Onlar bir şey yapmasa da bunun zaten olduğunu. Ve onların tarihlerinin bizim sürüldüğümüz yer olduğunu. Özel bir toprağımız olduğundan değil; ama vatanları, aileleri, yuvaları, söylemleri bizi hareket edemeyeceğimiz alanlara hapsediyor. Yaşamaya devam edemeyeceğimiz. Mülkiyetleri bizim sürgünümüz. Çitleri aşkımızın ölümü. Kelimeleri dudaklarımızın tıkacı. Bölünmelerinden, köşeli hallerinden, ayrımlarından, karşıtlıklarından çıkmak için nasıl konuşmalı: bakire/bozuk, saf/iffetsiz, masum/gözü açılmış… Bu terimlerin zincirlerinden nasıl kurtulmalı, kategorilerinden nasıl çıkmalı, isimlerinden nasıl sıyrılmalı? Onların kavramlarından nasıl canlı çıkmalı?”

Luce Irigaray, Ce sexe qui n’en est pas un

Seksenli yıllarda kadınların "duygusal eğitimlerinin" önemli bir parçasıydı beyaz dizi

 

Ucuz aşk romanları ve filmleri, kadınların kendilerinin hakim olamadığı durumlardan hoşlanma duygularını gıdıklar. Güçlü, zeki, yakışıklı bir adam gelip tüm kontrolü eline alacak ve kadınları bu ağır sorumlulukların yükünden kurtaracaktır. Kadının aslında eksik bir erkek olduğuna dair Freudcu görüş, bir erkeği elde etmenin, kadını kendisinde olmayan bir fallusa kavuşturduğunu iddia eder. Vamp kadın uzun vadede bu nedenle ürkütücüdür; her an fallusu çalıp kaçacakmış gibi bir hadım edilme korkusuyla baş başa bırakır erkeği. Kontrolün kendisinde oluşu erkeği bu yüzden rahatlatır, kendisinin olan kendisinin kalacaktır. Kadın için ise kadınlığının kanıtı gibidir bu edilgenlik. Ucuz aşk romanlarında kadın önce mutlaka mücadele eder ama sonra yenilgiyi “kadınca” bir zevkle kabul eder. Her yıl yapılan film sayısında Hollywood’u geride bırakan, Yeşilçam’ın bir dönemine de ilham veren Hint sineması da benzer bir temayı danslar aracılığıyla işleyip durur. Kadın direnir, çırpınır, savaşır ama sonunda hep kendini erkeğin kollarında bulur. Bazı aşk sahnelerinde itişiyorlar mı yoksa cilveleşiyorlar mı anlayamazsınız. En son anda  direnişten teslimiye geçen yüz ifadesindeki memnuniyet, mücadelenin ya boşuna ya aptalca olduğunu hatırlatır kadına; kimi kadınlardan kendilerini, ölen kocalarının ardından ateşe atmalarının beklendiği bir dünyanın sinema perdesinde.

Sınırlı, sonlu ama yine de olmayacak rüyalar, kısır, biçimsiz ama ulaşılamayacak rüyalar, bir söylemin, bir sistemin bayatladığı, mostralık olduğu farkedilmeden tekrar tekrar değişik kılıklarla yeniden üretilmesini sağlayan rüyalar, bizi güldürdüklerinde bile bir yerlerimizi gizlice okşayan rüyalar. Gelmeyen beyaz atlı prensin ya da beyaz atlı prens olamamanın hayal kırıklığı ve acısıyla geçirilen hayatlar. En çok da kadın hayatlar. Hep kusurlu, hep eksik hissetmek, şaka değil…

Teknolojiyle ilişkileri sorgulanır örneğin: iyi araba kullanamazlar, teknik işleri başaramazlar vb. Sadece teknolojiyle değil, kültürle ilişkileri de sallantıdadır. Kadından şair olmaz, yaratıcı olmaz vs. Evet saçmalıktır ama doğruluk payı da içerir. Yüzyılların ketlenmeleri, sınırlamaları, yasakları bir anda aşılamaz. Hayatın biyolojik işlevlerinden çıkmak kadına o kadar uzun süre yasaklanmıştır ki kendisine dönük bir sessizlik dilini besler. Kendi içinden ancak bir çocuk çıkarabilmesine izin verilmiştir. Geriye kalan içinde saklı durmak zorundadır. Cinsel arzusunu mu dışa vuruyor: histeriktir. İktidarı mı arzuladı: kifayetsiz bir muhteristir. Yapmaktan o denli korkutulmuştur ki kabuğunun dışına çıktığında zedelenmemek için örtülerinden değilse, süslerinden sahte bir kabuk oluşturmak zorundadır. Kadın yüzü tahammül edilemez, çıplak gözle bakılamaz bir şeymiş gibi örtülür, kumaşla değilse, ikinci bir ten oluşturan fondötenle; rimel kirpiğin, ruj dudağın, oje tırnağın çıplaklığını örtecektir.  Bakın oyuna devam ediyorum, kendimi paketliyorum, süslüyorum ve her pazartesi rejime başlıyorum. Pazartesi rejimleri kentli kadınların dergileri yoluyla yayılmış ortak kültürün önemli bir parçasıdır. Her pazartesi, yani çalışma haftası başlarken. Dışarıda çalışıyorsa “yapmanın” onu “olma” zorunluluklarından çıkarmadığını  hatırlatmak için, evde çalışıyorsa “olmaktan” başka işi olmadığını hatırlatmak için (çünkü evde yapılan iş, yapılmış sayılmaz, o kadar ki günlük dilde temizlik işçileri “kadın” diye anılır)

Hani bir söz vardır, herkesi bir süre, bir kişiyi sürekli kandırabilirsiniz ama herkesi her zaman kandıramazsınız diye. Yeryüzünde hiçbir tür, kadınlar kadar uzun süre ve kadınlar kadar çoğunlukla kandırılmamıştır.

Kusursuz cinayet

John Waters, Serial Mother -tahmin edilebileceği gibi seri katile bir göndermedir- kusursuz bir anne ve ev kadını olma arzusunun manyak bir katile dönüştürdüğü  bir Amerikalı kadını anlatır. Kurbanları, çöpleri yeniden kazanma kutularına atmayan komşusundan, 1 Eylül’den sonra beyaz ayakkabı giyen avukata kadar (kadın dergilerindeki Kuzey Amerikan giyim kodlarında yazın bitişiyle beyaz ayakkabı terkedilmelidir) geniş bir yelpaze oluşturan katil ev  kadınının evi, reklamlardaki kusursuz aile yuvasının bir örneği gibidir. Çiçekli perdeler, pırıl pırıl bir mutfak ve beslenmeden giyime kadar her işin ayrıntılarını üstlenmiş ama aynı zamanda bakımlı ve güzel bir anne. Kanlı sahnelerle dolu korku film türü gore düşkünü küçük oğul, annesinin bir kurbanının kanı eline bulaştığında filmlerdeki gibi kırmızı değil de kahverengiye yakın bir sıvı olduğuna şaşırır. Tenin pembe, dişlerin beyaz, kanın kırmızı, gökyüzünün mavi olduğu binlerce kez öğretilir bize oysa biz binlerce farklı tonun olduğu bir dünyada yaşarız.

Küçük çocuk bedenlerini korumaya çalışan, kadınlıktan kaçan anoreksik bedenler, yediklerini çıkarmaktan yemek borusu parçalanacak hale gelmiş bulimik bedenler sadece vizitesi pahalı psikiyatrların muayenehanelerinde zuhur etmez. Gecekonduda yaşayan genç bir kadının zayıflama ilacı almak için ablasının parasını çalarken olaya tanık olan yeğenlerini öldürdüğünü; günde üç saat hiç su içmeden jimnastik yapıp sadece bir elma yiyerek aylarca dayanan bir işçi eşinin hastanelik olduğunu öğreniverirsiniz. Güzellik arzusu kimi zaman öldürücüdür.

Oysa bu ince belli geniş omuzlu kadınlar, bu hastane torbalı-koyu renk çoraplı kağıt helva yiyen kadınlar, kırmızı kurdelalı, mavi kolyeli, pembe çoraplı küçük kadınlar. Oyun parkları, iskeleler, bebek arabaları. Ağır kalçalarını sevgiyle sürüyen kadınlar. Ne çok çeşit güzeller, bir tek güzellik dayatanlara inat. Çocuk güzeller, yaşlı güzeller, kaslı güzeller, şişman güzeller, zayıf güzeller. Ne çok güzeller. Ne çok kadın, ne çok sonbahar, ince tül, kalın kabuk, kararsız mevsim.

Nazlı Ökten

*Eski yazılardan bu küçük kolaj. 8 Mart bir yanıyla, belediyenin kadınlara çiçek dağıtacağı, telefon şirketinin kadınları bedava konuşturacağı, “bayanların” kadınlar gününün kutlanacağı bir tür anneler gününe dönüştürülüyor  belki ama neredeyse bir cinsiyetkırımının yaşandığı, şu ya da bu şekilde ataerkine direnen kadınların hergün sokaklarda, evlerde, hastanelerde öldürüldüğü bir ülkede daha çok kadın sözüne ihtiyaç var. Kaderleri bu türden trajediler içermediği için şanslı sayılan kadınlar da hergün farkında olmadan uğradıkları simgesel şiddeti, sonsuz bir suçluluk duygusuyla içselleştirmeye devam ediyorlar. Her türden suçluluk duygusu, kadınların vazgeçilmez eşlikçisi haline geliyor. Çoğu kez olduğu gibi, bireysel sandığımız acılarımızın toplumsal kökenlerini bilmeye ihtiyacımız var. Skunk Anansie’den Skin’in dediği gibi, kendi özel cehennemimizde çarmıha gerilmemek için.
Advertisements
Leave a comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: