Çocukluk bir gelecek kurma arzusuna sahip bir toplumun en yoğun mesai harcadığı kategori olmalıysa eğer, bizimkisi toplu intihar olsa gerek

Pozantı bir çoğunuzla aynı sebepten kafamın içinde yankılanıp duruyor. Cezaevinin önüne binlerce kişi gidip kapısında yatmadık ya, gerisi boş. Çoğunuz gibi ben de, alçaklıklar tarihine yeni bir kayıt olarak tıkıyorum zihnimin bir yerlerine ve gündelik hayatıma devam ediyorum. Gaziantep Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, 2009 yılında Adalet Bakanlığı izniyle Pozantı’da çocuk tutuklularla görüşüp  bir rapor hazırlamış, Bakanlığa da sunmuş. Oda sisteminin eleştirildiği raporda, altıdan fazla çocuğun bir arada kaldığı cezaevlerinde cinsel istismar ve tecavüzün kaçınılmaz olduğu sonucu ortaya konulmuş, ancak Bakanlık, bu çalışmayı dikkate almamış. Bazı kelimeler kendi uyuşturucularıyla giriyorlar insan zihnine. Bazı şeyleri okurken böyle hissediyorum. Fare üfleye üfleye ısırır der ya eskiler. Çocukluk, kendisine bir gelecek hayal edebilme gücüne ve arzusuna sahip bir toplumun en yoğun mesai harcadığı kategori olmalıysa eğer, bizimkisi intihar halinde bir toplum olsa gerek. Ya da farelerin uykusunda üfleye üfleye, uyuştura uyuştura kemirdikleri bir insan topluluğu.

Aşağıda bir kısmını alıntıladığım yazıyı 2001 yılında Çocuk ve Sanat isimli bir derleme için yazmıştım. Yıllarca dalgasını geçtiğimiz, duygu sömürüsü amaçlı kullanıldıkları için aşağıladığımız çocuk şarkıcılara başka bir gözle bakmaya çalışmıştım. Bu sömürüye müsait duygulanımlara yer ve yol açan şey neydi diye.

Çaresizliğin Şarkısı

Küçük Emrah’ın internette üzerinde en çok oynanan resimlerinden biri

Türkiye’nin son elli-altmış yılının en belirleyici toplumsal dinamiklerinden biri olan kentleşme ve göç fenomenleri, çocukların konumları ve durumları konusundaki düşünce kategorilerimizi de derinden etkiledi. 1950’lerin sonunda ortaya çıkan çocuk yıldız Ayşecik tiplemesinde simgeleşen büyümüş de küçülmüşler, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren arabesk müzikte yükselmeye başladılarsa bu tesadüf değildir.

1981 yılına dönüp Küçük Emrah’la başlayalım işe: 1971 yılında Diyarbakır’da doğan, onlarca albüm, bir o kadar sinema filmi ve televizyon dizisi yaparken arada da büyüyen Emrah amatör kasetler ve videolarla tanınmaya başladığında daha ortaokuldadır. Yaralı albümüyle ulusal düzeyde üne kavuştuktan sonra 1986-87 yılında yayınladığı albümlerle satış rekorları kıran Emrah’ı Küçük Ceylan takip eder. Filmlerinde ablaları iğfal edilen, hasta annelerine ameliyat parası bulmaya çalışan, üvey babalarından dayak yiyip sokağa atılan bu küçük insanların cılız gırtlakları, arabeskin en ağdalı nağmelerini ağırlar. Acı çekmenin yaşı, cinsiyeti yoktur; sınıfı vardır.

Ezilenlerin en çok ezilenleri, en güçsüz olanlarıdır kuşkusuz çocuklar. Göç, artık sadece ekmek parası için, daha iyi koşullarda yaşamak için değil, zorunludur. Kimi zaman şiddetten kaçmak için, kimi zaman evinden sürüldüğü, başını sokacak bir dam bulmak zorunda olduğu için. Karadenizli göçmenlerini Temel fıkralarına sıkıştırıp rahatlamış kentsoylular, çoğunluğu Kürt olan yeni  göçmenlerini kendi sözlüklerinden devşirdikleri kıro gibi sözcüklerle ağırlamaya başlar. Büyük kentlerin giderek çoğalan sokak çocuklarıyla tanışması başlamıştır. Küçük şarkıcılar furyası, “ahlaka mugayir” dergileri poşete sokmasıyla ünlenen Muzır Neşriyat Yasası ve atari salonlarının mahalle aralarında boy göstermesiyle eş zamanlıdır. Ferhan Şensoy, “Muzır Müzikal”de sahneye kırmızı kadifeden bir yastık üzerinde en küçük şarkıcıyı spermatozoit olarak çıkardığında, -pek yakında kundaklanacak olan- Şan Tiyatrosu’ndaki seyirciler gülmekten kırılır. Muzır Neşriyat Yasası bir masumiyeti koruma iddiasındadır; çocukların okuldan kaçıp gittiği atari salonları polis baskınlarına sahne olmaktadır. Çocukların büyük kentlerde en korunmasız kaldığı dönemlerde, kimsenin aklına polisiye önlemlerden fazlası gelmez. Unkapanı Plakçılar Çarşısı, anne-babalarının elinden tutup getirdikleri yanık sesli çocuklarla doludur, bir yerlerden yırtmanın mümkün olduğuna dair inanç tamdır. He-man ve Voltran çocukların tek koruyucusudur.

Bir yanda çocuk işçilerin, dilencilerin, seyyar satıcıların ve  şarkıcıların sayısı artarken öte yanda sinemalarda çocuk filmleri oynamaya başlamakta, çocuk giysileri ve oyuncak sektörü gelişmektedir. Tıpkı büyükler gibi, çocukların da bir kısmı giderek daha fazla şeye sahip olurken diğer bir kısmı giderek daha azla yetinmek zorundadır. Arabesk popa doğru evrilirken yeni bir çocuk şarkıcı dalgası patlayacaktır. Küçük İbo ve Küçük Onur doksanların ikinci yarısında ortaya çıktıklarında Beyoğlu’nun selpak satan çocukları tüm bir toplumsal duyarlılık tarifinin merkezine oturmuştur! Ya gözyaşınızı silersiniz ya da pisliğinizi. Toplumsal adaletsizliğin tepki değil atalet yarattığı toplumsal-siyasal yapıda gözyaşları hemen herkesin tek silahı oluvermiştir. Giderek daha çok insan ağlıyordur televizyonlarda, konserlerde, arabeskin en koyu döneminin kenar mahallelerle sınırlı gözyaşları yaygınlaşmış, toplumun “yaraları” irin akıtmaya başlamıştır.

Sorarlar adama, neden geldin İstanbul’a?

Esas İbo imparator olmuştur ve Küçük İbo gibileri için endişelenmeye başlamıştır. Hülya Avşar Küçük İbo’yu programına çağırıp kucağına oturttuğunda Devlet Bakanı tepki gösterince, ikinci programda kara tahta başında bir öğretmen olarak karşılar küçük misafirini. Akdeniz ikliminin bitki örtüsünü ve fotosentezi bilemeyen Küçük İbo’nun önce ellerine sonra da poposuna vurur. Ne de olsa bu büyümüş de küçülmüşler artık herkesin sinirine dokunmaya başlamıştır. Reha Muhtar Küçük İbo’yu sorguya çeker:

–       İbo sen İstanbul’a niçin geldin?

–       Kaset yapmak için gelmişem

–       Yani sen şimdi küçük yaşta kaset yapıp şarkıcı mı olmak istedin?

–       Evet abi…

–       Peki İstanbul’a bunun için mi geldin?

–       …

Sorular bu minvalde uzar gider.

Çocukluğun sınırlarını zorlayanlardan biri de Küçük Onur’dur. Şöhret olduktan hemen sonra gece kulüplerinde masa tutup “ablalarıyla” aşkı öğrenen sonunda Asayiş Şube Müdürü’nün gözüne ilişir ve onu kabul eden gece kulüpleri mühürlenir. Onur 1982 yılında doğmuştur: 12 Eylül anayasasının %91 oyla kabul edildiği, Kenan Evren’in askeri giysilerini çıkarıp takım elbiselerini giydiği yılda. Onun da televizyon dizisi olur, büyüdükçe değişen sesi ilgiyle takip edilir, ara sıra haddi bildirilir, ara sıra başı okşanır.

Acıların Çocuğu Küçük Emrah’ın bir filmiydi; hemen oracıkta ağlamaya her an hazırmış gibi bükülen kaşları, bu ismin en kalıcı amblemi oldu. Emrah pop-arabeske doğru yavaşça geçerek çaresiz küçük çocuk olmaktan çıkıp genç kızların sevgilisi oldu. Kendisinden olduğu iddia edilen -ve DNA testiyle kanıtlanan- bir çocuğu yıllarca inkâr eden Emrah, önce lösemili çocukların hamisi oldu. Sonunda çocuğa soyadını vermeyi kabul etti ama kendi soyadını değiştirip annesinin soyadını aldı. Bu yetmezmiş gibi bir de klonu oldu. Emral adında kendisine tıpatıp benzeyen, onun gibi giyinen, dans eden biri onun “sahiciliğine” göz dikti. Emrah’ın bu tuhaf macerası, onu taklit, kimlik, nesep, soy gibi kavramların ortasında bıraktı. Ne de olsa birbirine benzeyen binlerce “Acıların Çocuğu”ndan biriydi ve herkes yırtmak istiyordu.

16 yaşında bir Almanya turnesinde halasının oğluna kaçan Küçük Ceylan, dokuz ay sonra Melodi adını verdiği bir kız çocuğu doğurarak “en küçük yaşta anne olan şarkıcı” unvanını kazandı. Ceylan 1997’de bir hayranı tarafından kasığından bıçaklandı. Hayran, ifadesinde “Ben Ceylan’ın hayranıyım. Bunu söyleyince benimle alay etti,  ben de bıçakladım” dedi. Ceylan, kaldırıldığı hastanede kendisiyle ilgilenen doktorun, kasığına dikiş atarken tacizde bulunduğunu iddia etti ve hastanede “namusum” diye bağırmaya başladı. Bir yakını onun için “bizim kız belaları seviyor” dedi. Sevmez mi?

Belaları ve acıları bir mıknatıs gibi kendilerine çeken bu insanlar büyüdüler, büyüyorlar. Hayır demeyi bilmeyen, çaresizliğini kaderi sayan bir kültürün en çaresiz yerinden söylediler şarkılarını, söylüyorlar çocukluğun içinden. Büyüseler fark eder mi?

Küçük Onur’un şarkısıyla bitirelim:

Bana yaptığını sana yapsaydım

Benim gibi sen de içer ağlardın

Dayanılmaz acılara esir olsaydın

Sokaklarda dolaşırdın ölüm arardın.

Advertisements
Leave a comment

2 Comments

  1. Çocuk dahi Mozart ve Michale Jackson’ ın hikayelerini, çocukluklarını da incelemenizi tavsiye ederim.Daha geniş bir perspektif sağlayacağına eminim.

    Reply
    • Sanırım ve de anlamında konuşur gibi kullandığım ve dahi ifadesi kafanızı karışırdı. Yazının bütününden böyle bir anlam çıkarmak zor ama yine de değiştirdim. Saray için ya da devasa bir müzik endüstrisi için müzik üretebilmiş çocuklarla, Unkapanı’na çaresizce yığılmış kalabalık arasında böyle bir karşılaştırma ne kadar yerinde olur bilemem tabii.

      Reply

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: