Hallelujah ya da Elhamdülillah: Şükür ki müzik var

Yıllar önce yazmıştım bu yazıyı. Sabahat Akkiraz’ın Sivas davası için verilen karardan sonra “Bir şey değişmedi siz hâlâ Yezitsiniz”  dediğini okurken aklıma geldi geçenlerde. Kavvali müziğin belli bir türüne de karşılık gelen Mersiyelerin, yani Kerbela için yakılmış ağıtların sadece Şii konserlerinde söylendiğini öğrenmiştim. Her türlü acının ilacı bazen müzik. Acı çeken ruhların müziğe daha çok düşkün olduğunu düşünürüm. Mutluluğu aramanın bir yolu gibi. Jeff’in Nusret’e sorduğu gibi.


Leylak Şarabı Ağır ve Tatlı

Hak Ali Molla Ali’yi ilk dinlediğim yer, Cağaloğlu’nda çoğunlukla muhafazakâr çevrelerle iş yapan bir reklam şirketinin gerçek bir taşra seçkini olan sahibinin çalışma odasıydı. 1987 yılı civarıydı, adam benimkilerden bambaşka referanslara sahipti ve o güne kadar hiç duymadığım bir müzik dinletiyordu bana. Hz. Ali’ye bir övgü olarak yazılmış bu müzik, güçlü bir kendinden geçişe sürüklüyordu insanı ve gidilebilecek başka yerler olduğuna dair ipuçları veriyordu. Dinlemem için ödünç verdiği kaseti çoğaltmayı nedense akıl edemedim, belki de değerli bir şey keşfetmiş olduğum hissi çok güçlüydü ve bu müziğin elimin altında kalmasını sağlayarak büyüsünü bozmak, onu kolay erişilebilir hale getirmek istemiyordum. İnancın bu kadar güzel bir tezahürüne ilk kez rastlıyordum. Üzerinde herhangi bir bilginin yer almadığı kaseti geri verdikten ve reklam şirketi sahibi çocuk yüzlü, profesyonel öğrenci, elitist Müslümanla da daha seyrek görüşmeye başladıktan sonra, müzikle ilgilendiğini bildiğim herkese “şöyle şöyle bir şarkı var hiç duydunuz mu?” diye umutsuzca sordum.

Önce Paris’in bazı küçük plak şirketlerinde sonra Peter Gabriel’in Real World serisiyle birlikte Dünya Müziği o dönemki deyişle plakçılarda bir kategori oluşturmaya başladı da ben, Kavvali müziğin özellikle Pakistan’da en önemli tasavvufî müzik geleneği olduğunu ve Hamd (Allah’a şükür) , Nat-ı Şerif (Hz. Muhammed’e övgü), Menkıbe (Hz. Ali’ye ve diğer azizlere övgü) gibi türleri ve kesin kuralları olan bu müziğe getirdiği bazı esneklikler sayesinde yaygınlaşmasını sağlayan Nusret Fatih Ali Han’ın da işte benim o yıllarda dinlediğim adam olduğunu öğrenebildim. Ve o zamandan bu yana müziğinde beni etkileyenin ne olduğunu tam olarak anlatamadım kendime.

Jeff Buckley, Grace albümüyle çıkıverdi karşıma: “Lilacwine is heavy and sweet” diye buruk ve şekerli çığlıklar atıyordu büyüleniverdim. Müziğindeki doğulu etkileri bir tür Doors etkisi sanırken bir yerlerde en sevdiği şarkıcının Nusret Fatih Ali Han olduğunu okudum. Onu da Pearl Jam’in solistiyle Dead Man Walking’in –ki büyük filmdir- müzikleri için yaptıkları nefis düete bağladıysam da Interview dergisinde Jeff Buckley-Nusret Fatih söyleşisini görünce durumun ciddiyetini kavradım. Buckley, Shanachie plak şirketinden çıkan The Day, the Night, the Dawn the Dusk albümünün, geçirdiği berbat bir dönemden çıkmasına yardım ettiğini ve hatta neredeyse hayatını kurtardığını söylüyordu. Bir konserde “o benim Elvis’im” demişliği ve ondan duyduğu ilk parçayı birazcık söylemişliği bile vardı.

Ama en önemlisi babalarıyla olan ilişkilerindeki benzerlik ve ayrılıklardı. Nusret Fatih’in babası çok önemli bir Kavvali ustasıydı ve oğlunun Kavvali söylemesindense, hekimlik gibi “daha kolay” işlerle uğraşmasını istiyordu.  Nusret’in gizliden gizliye şarkı söylediğini fark ettiğinde önce kızdıysa da gerçekten yetenekli olduğunu hissederek ona destek oldu. O on altı yaşındayken öldükten on gün sonra rüyasına girdi ve şarkı söylemesini istedi; yapamam cevabını alınca oğlunun gırtlağına dokundu ve Nusret rüyasından şarkı söyleyerek uyandı (hayatın o büyülü anlarından biri). Ve babasının ölümünün kırkıncı gününde Kur’an okudu. Ve müziğe geç yaşta başlamasına rağmen Kavvali müziği dünyaya ve Jeff Buckley’e tanıtan insan oldu.

Jeff’in babası Tim Buckley, Amerika’da oldukça ünlü bir country/rock şarkıcısıydı. Babası, o on dört yaşındayken öldüğünde Jeff’in müziğe başladığından habersizdi. Oğlunun rüyasına bir pencereyi parçalayıp odasına dalarak girdi. Jeff Buckley, Grace albümünü çıkardığında müzik dünyası şaşırtıcı derinlikte bir genç yeteneği selamladı. Ve herkes ikinci albümünü heyecanla beklemeye koyuldu.

1996 yılında birlikte söyleşi yaptıktan iki yıl sonra Nusret Fatih Ali Han bir hastalık yüzünden, birkaç ay sonra da Jeff Buckley geceleyin yüzmek için –belki de biraz içkili- girdiği nehirde kaybolarak öldü. Şimdi umuyorum yukarılarda bir yerlerde halimize dudak büküp ya da belki merhametle tebessüm ederek birlikte şarkı söylüyorlar. Kendi içlerinden geçip, kendilerinden vazgeçip başka insanlara, başka yerlere gitmeyi, girmeyi, olmayı bilen insanların yapabildiği gibi kendilerinden geçiyorlar. Belki de Nusret Jeff’e öğretiyor: dünyadayken geçme fırsatını bulamadığı yollardan geçiriyor onu sesiyle sesinden tutarak. Söyleşinin bir yerinde Jeff, Nusret’e “bir önemi var mı bilemiyorum ama mutlu olduğunuzu bilmek istiyorum” diyordu; mutluluk diye bir şeyin mümkün olup olamayacağını, kısacası şarkı söylemenin onun hayatını yaşanır kılıp kılmayacağını, peşinde koşulacak bir anlam olup olmadığını bilmek istereyerek, kırık dökük bir umutla soruyordu. Nusret, “evet” diyordu “çok mutluyum”. Jeff, kendi cevabını bulamadan ya da bulduğunu sandığı için karanlık sulara daldı.

Babalarının rüyalarına giriş biçimlerini düşündüm; biri oğlunun gırtlağına dokunup el veriyordu, diğeri camını parçalayarak odasına dalıyordu. Ölümlerini düşündüm; biri yatağında biri intihar mı kaza mı ikircikte bırakarak. Her zaman yaptığım gibi basit toplumsal şemalarla düşündüm: gelenek ve modernliği, kopuş ve bağlanışı. Müziğin kutsi ile ticari arasındaki maceralı gidiş gelişlerini.

Jeff’in pek güzel söylediği bir Leonard Cohen şarkısıyla bitirelim, Kavvali’de başlangıç esasının Hamd olduğunu hatırlatarak. Hallelujah yani bir nevi Elhamdülillah

Hallelujah

Now I’ve heard there was a secret chord

That David played, and it pleased the Lord

But you don’t really care for music, do you?

It goes like this

The fourth, the fifth

The minor fall, the major lift

The baffled king composing Hallelujah

Elhamdülillah

Duydum ki gizli bir akor varmış

Davud’un çaldığı Tanrı’nın hoşlandığı

Ama müzik senin umurunda mı ya

Şöyle gider bak

Dördüncü, beşinci

Minör düşer majör kaldırır

Serseme dönen kalan kral Elhamdülillah’ı besteler

Elhamdülillah, Elhamdülillah

Advertisements
Leave a comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: