Habemus Papam: Kürtaj, neden şimdi?

Vatikan’da seçimler sonuçlandıktan sonra yeni Papa’yı ilan etmek kullanılan söyleyiş kalıbı bu: Habemus Papam. Anlamı, bir Papamız var. Papa’nın erkekliğini tescil eden ‘Duo testis bene benedata!’ yani ‘İki adet testisi var, uygundur!’ dan önceki aşama. Hatırlarsınız yakın zamanda İtalyan yönetmen Nanni Moretti Habemus Papam isimli çok tatlı bir film çekti. Müthiş Michel Piccoli’nin, iktidarı istemeyen depresyondaki gönülsüz Papa rolünü oynadığı film, küçük, gürültüsüz ve umursamaz bir üslupla gizliden meydan okuyordu Vatikan’a. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın her kürtajın bir Uludere olduğu yönündeki açıklamaları, bana Katolik Kilisesi’nin kürtaj konusundaki yaklaşımını çağrıştırdı.

1991 yılında Papa II. Jean Paul Polonya’ya yaptığı ziyaret sırasında havaalanında yaptığı konuşmada kürtajla, Nazilerin Yahudi soykırımını karşılaştırarak şöyle diyordu: “İnsan acımasızlığının kurbanlarının mezarlarına yüzyılımızda yeni mezarlar ekleniyor: doğmadan öldürülen çocukların mezarları”

Dünyada 1800lere kadar kürtajı yasaklayan kanunlar ortada yok. Foucault’nun biyo-iktidar teorisiyle açıkladığı büyük dönüşümün bir parçası olarak, insan bedeninin ve yaşamının üzerinde giderek güçlenen devlet müdahalelerinden sadece biri kürtaj. Sadece olumsuz anlamıyla, baskı ya da kontrol amaçlı değil, yaşamı uzatan, koşulları iyileştiren gelişmeler açısından da. Zaten Foucault’nun biyo-iktidar kavramı, iktidarın sadece baskı ve zorun olumsuz veçheleriyle değil, yaşatan, koruyan kollayan olumlu veçhelerle de donanıp incelmesini, “yumuşamasını” tanımlar. Bu devletten sivil topluma, ikili bir karşıtlıkla tanımlanmış tek yönlü bir gidiş değildir. Sadece devletin nüfus politikaları anlamında değil, hayırseverlerin de kötü koşullarda ve çok yüksek ölüm oranlarıyla gerçekleştirilen müdahaleleri de engellemek açısından dahil olduğu hareketler, toplumda da kürtajın olumsuz tariflerini çoğaltıyordu. Bazı feministler, bu süreci, erkek doktorların, hamilelik ve doğum üzerindeki kontrolü kadın ebelerden, “kocakarılardan” aldıkları süreç olarak değerlendiriyorlar. Özellikle 19. Yüzyılda güçlenen kadın hakları hareketlerine karşı bir tepki olarak da görülen süreç, 1. Dünya Savaşı sonrası Avrupa nüfusundaki ciddi azalmayla yeni bir ivme kazanıyordu.

Fransa’da 1920 yılında kürtajı yasaklayan kanun, on yıla kadar hapis cezası içerdiği gibi, bu konuda halka açık yerlerde konuşmayı bile yasaklıyordu. 1942’de Nazi işbirlikçisi Pétain rejimi, kürtajı “Devlete karşı işlenen suçlar” kapsamında değerlendiriyordu. Hatta 1943 yılında, kürtaj yapmakla suçlanan bir kadın, giyotinle idam edilmişti.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1800lerde kürtajı yasaklayan düzenlemeler, göçmen nüfusların yüksek doğum oranı nedeniyle “Anglo-Sakson” nüfusu geride bırakmasına duyulan korkuya bağlanıyordu. Kürtajın tekrar yasal olacağı 1973 yılına kadar binlerce kadın yasadışı ve sağlıksız koşullarda kürtaj olduğu için hayatını kaybetti ya da sakatlandı. Halen kürtaj konusundaki konumlanma Amerikan siyasetindeki temel ayrımlardan birini oluşturuyor.

Yeşim Arat, Türkiye’de kadın hareketini dünyadaki benzerlerinden ayıran özellikleri tartıştığı bir makalesinde, daha sonra başka araştırmacıların da paylaşacağı bir önermeyi esas alır. Buna göre, Batı’daki benzerleri kürtaj hakkı etrafında örgütlenen bir mücadeleyle şekillenirken Türkiye’deki kadın hareketi, şiddete karşı mücadele etrafında bir araya gelmiştir. Gerçekten de kürtaj, görünürde üzerinde mücadeleye gerek kalmadan edinilmiş haklardan biri gibi durur Türkiye’de. Peki şimdi bu gayret niye?

Kadın bedeninin kontrolü, kuşkusuz, sadece geleneksel toplumların değil, nüfus politikalarının önemi göz önünde tutulduğunda modern toplumsal yapıların da temel meselelerinden biri. Başbakanın önce çocuk sayısıyla dile getirdiği, şimdi kürtaja uzanan ifadelerinde görülen bu kontrol arzusu, biz buralı kadınlar açısından bir işaret oluşturmalı. Esas mücadele şimdi başlıyor. Avrupa ülkelerinin verdiği yüksek çocuk yardımlarını göze alamayacak olan devletimiz, belli ki yeni yollarla çıkacak önümüze.

Nijeryalı İgbolar, “Ora na azu nwa” (İngilizce çevirisinden- “It takes a village to raise a child”) “bir çocuk yetiştirmek için bir köy lazımdır” dermiş. Bir çocuğu büyütmenin topluluk için önemini anlatmanın yanı sıra, bir çocuğu tek başına büyütmenin nasıl zor olduğunu anlatmak için de. Günümüz dünyasında tıbbın bir kolu, çocukların bakımında annenin biyolojik rolünü giderek çoğaltan bir yaklaşımla kadını eve geri sokmak isteyen eğilimlere koltuk çıkar. Anne en iyi durumda yakın çevresindeki diğer kadınları, anneleri, kız kardeşleri, paralı yardımcıları örgütleyerek paylaşabilir, tek bir insan için çok ağır olan bu sorumluluğu. Çünkü insan yavrusu çok uzun süre yardıma, bakıma ve sürekli dikkate muhtaçtır. Haydi kadının bedeni üzerindeki bireysel hakları geçtiniz diyelim; Her mahallesinde ücretsiz bir kreşi, eşit, ücretsiz ve etkili bir eğitim ağı, kısacası doğan çocuklarına sunacak eşit fırsatları olmayan, onları tecavüz edilmekten, hapsedilmekten koruyamayan bir toplumun, kadınlarını istemedikleri çocukları doğurmaya zorlaması, olsa olsa bir distopyadır.

Bir tohum içinize düştüğünde, onu sevgiyle, sevinçle büyütmek dünyanın en büyük hazlarından biridir: tabii eğer istiyorsanız, eğer hazırsanız. Biyo-teknolojilerin tüm gelişimine ve bir gün bir erkeği de bebek taşır hale getirebilecek olmalarına rağmen yaşadığımız evrende bebekleri hâlâ biz kadınlar dünyaya getiriyoruz. Ne zaman istersek, ne zaman hazır hissedersek o zaman doğuracağız sayın yetkililer; eğer istersek, eğer hazır hissedersek.

Advertisements
Leave a comment

6 Comments

  1. Konunun Türkiye basınında ele alınışıyla ilgili kapsamlı bir yazı için
    http://istifhanem.com/2012/05/26/rahimvedevlet/

    Reply
  2. “Biyo-teknolojilerin … bir erkeği de bebek taşır hale getirebilmesine rağmen yaşadığımız evrende bebekleri hâlâ biz kadınlar dünyaya getiriyoruz.” Bunun doğru olduğundan emin değilim, kaynak var mı?

    Reply
    • sisternokten

       /  May 30, 2012

      Merhaba, haklısınız, basında hamile kalan erkek adıyla çıkan kişi, ameliyatla erkek olmuş ve üreme organları yerinde olan bir erkek. Yapay rahim çalışmaları ise sürüyor.
      http://www.popsci.com/scitech/article/2005-08/artificial-wombs
      İfadeyi değiştirmek gerek. Uyarı için teşekkürler.

      Reply
      • Popular Science makalesine azıcık bir göz attım ama yapay rahim çalışmaları mümkünse sürmesin, türlü çeşit distopyadan başka bişey getirmiyor insanın aklına.

  3. Konunun nüfus politikaları açısından anlamını verilerle ele alan diğer bir yazı: http://halkinhikmeti.wordpress.com/2012/06/07/bebek-katili-devlet-ama-dusundugunuz-sekilde-degil/

    Reply
  1. Paletleme Amirliği, 29 Mayıs 2012 « Emrah Göker'in İstifhanesi

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: