“Toplumun içinden çıkan, ama onun üzerine yerleşen ve ona giderek daha da yabancı hale gelen bu iktidar, devlettir”

Devletin/devletlerin hayatımızda işgal ettiği yer hakkında ağır sorularla kanlı cevapların dört bir yanı işgal ettiği dönemlerden geçiyoruz. Yukarıdaki başlığı alıntıladığım, Marc Abélès’in Devletin Antropolojisi‘ni 1998 yılında Kesit Yayınları’nın önerisi üzerine çevirmiştim. Çevirirken çok şey öğrendiğim, sadece devletli toplum/devletsiz toplum, toplum sözleşmesi, modern siyasi ritüeller üzerine değil, antropoloji/felsefe/siyaset bilimi ayrımları üzerine de düşünmemi sağlayan bir çalışma olmuştu. Kitabı okumuş bir twitter kullanıcısından bu baskısı tükenmiş kitabın fotokopilerinin elden ele gezdiğini öğrendikten bir kaç gün sonra, Dipnot Yayınları’ndan kitabı tekrar basmakla ilgilendiklerini belirten bir e-posta aldım.  O yıllarda çeviri sonrası fazla müdahil olamadığım için hemfikir olmadığım bazı söyleyişler taşıyan metnin üzerinde bir kez daha çalışma fırsatı doğdu. O nedenle bu yeni baskı, ilkinden bazı farklılıklar içeriyor. Aşağıda koyduğum birkaç alıntı kitabın tartıştığı meseleler hakkında bir fikir verebilir.

Abélès M., Devletin Antropolojisi, Dipnot Yayınları, 2012.

Gözden geçirilmiş yeni baskı

“Maine, Roma toplumunda evlat edinme pratiğinin öneminin altını çizer. Bu örnekte devletin doğal bir kökeni olduğu inancının akrabalık grupları arasında gerçekleştirilen dalavereleri ne ölçüde gizlediği gözlenmektedir. Burada dikkatimizi çekmesi gereken şey, çok arkaik bir dönemde aile ilişkilerini sürdürmeye ve geliştirmeye yardım eden “yasal kurguların” devreye sokulmasıdır. Her şey, sanki bireylerin birlikte yaşamak için ortak soyağacı bağları göstermeye ihtiyaçları varmış gibi cereyan etmektedir. “Yeni gelenler kendilerini, gelip eklenmiş bulundukları halklarla aynı soykütüğünden gelmiş gibi göstermek zorundaydılar” (1959, 108). Olgular ile değerler arasındaki bu düzlem farklılığından, Maine’in çıkardığı sonuç, bütün toplumların ortak bir soya dayanmaktan uzak oldukları, ama varlıklarını uyumlu bir biçimde sürdürebilmek için bu inanca ihtiyaç duyduklarıdır. Yine de arkaik gruplanmaların “bir ebeveynler birliği ilkesi ya da modeli” üzerine örgütlendikleri doğrudur. Eğer işler bir evrim geçirdi ise, bu, cemaatlerin belli bir dönemde kendi içlerine kapanmış olmaları yüzündendir. Bunlar böylece ayni kökenlerden geldiklerini ilan edemeyecek gruplarla çevrelenmiş aristokrasiler haline geldiler. Bu ayrışık gruplar arasındaki tek birleştirici özellik olarak toprak bitişikliliği ilkesi, böylece ortaya çıktı.

İşte, akrabalık ve kanbağı göndermeleriyle örgütlenmiş bir toplumdan, bugün bildiğimiz ülkesel [territorial] devlet tipine geçiş sorununu bir parça aydınlatan şey. Her türlü şıkta, Maine, ona göre, insanlığın tanıdığı iki büyük evre arasındaki geçişin kabul edilebilir bir açıklamasını sunmaya imkân verecek bir varsayım önermekte tereddüt etmez. Bu geçiş, sözleşmesiz, yani siyasal bağın varolmadığı bir doğal al önvarsayımının olmadığı bir geçiştir. Ancient Law yazarına göre, kan bağı modeli siyasal ilişkiyi biçimlendirmekte ve ona iki yönlü bir nitelik kazandırmaktadır.”

İlk baskı

” […]Weber’in, “bir toplumsal ilişki içinde, direnişlere karşı kendi iradesini galip getirme şanslarının -neye dayandıklarının pek de önemli olma-dan- tümü “şeklindeki güç tanımı, çatışmalı ilişkilerin varlığını içerir (1971, 56). Bu bağlamda iktidar ilişkisi, tahakkümle eş anlama gelir; bu da mantıksal olarak Weber’i, “bir gruplaşma, idari yönetimi nedeniyle her zaman biraz da bir tahakküm gruplaşmasıdır” saptamasına götürür (a.g.e., 56). Bu bağlamda devlet, öteki tahakküm gruplaşmaları arasında bir tür olarak görünür: idari yönetiminin, meşru şiddet tekelinin hak talebinde bulunduğu bir tahakküm grubu. Her şey, sanki kişiler, bir egemene bırakmak üzere önceden tekil güçlerinden vazgeçmişler gibi cereyan ettiğinden, birçok açıdan Hobbesçu bir kavrayış söz konusudur. Devlet bu şiddet geriplanı üzerine kurulur: farklı tarihsel şekilleriyle meşru tahakkümü somutlaştırır […]

Weber bu açıdan, Engels’in, devleti “toplumun resmî özeti” olarak nitelediği klasik metinde ifade edildiği haliyle Marksist geleneğe daha yakındır: devlet ezelden beri varolmak şöyle dursun, toplumsal çelişkiler hasım çıkarların düzensiz çarpışmasına yeterince dayanıklı bir siyasal yapının varlığını gerekli kılacak derecede arttığında, tarihsel olarak ortaya çıkar. Devlet, o toplumun önleyemediği uzlaşmaz karşıtlıklarla bölünerek kendi kendisiyle çözülmez bir çelişkiye saplandığının itirafıdır. Ama hasım tarafların, karşıt iktisadi çıkarlara sahip sınıfların birbirlerini ve toplumu yiyip bitirmemeleri için, görünürde toplumun üzerinde olan bir iktidarın çatışmayı yumuşatması ve düzeni sağlaması ihtiyacı doğar: “toplumun içinden çıkan, ama onun üzerine yerleşen ve ona giderek daha da yabancı hale gelen bu iktidar, devlettir”

Advertisements
Leave a comment

4 Comments

  1. Pek yazıyla ilgili olmayacak ama Gustave Moreau müzesini gezdim. Harika bir keşif oldu. Tavsiye için çok teşekkür ederim. Başta bu kadar sevip etkileneceğimi düşünmemiştim:-)

    Reply
  1. utanıyorum! « ozgurtamsen

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: