The Newsroom ya da Haberlerin Masumiyeti

Adamımız adeta Cumhuriyetçi kılığında bir Demokrat

Belki de büyük beklentilerle oturduğum için ekranın karşısına, The Newsroom’un ilk bölümünün başından, sakız çiğnemişim de şekeri bitmiş, nereye atacağımı şaşırmışım hissiyle kalktım. HBO nam Amerikan kanalının, yorgun bir günün sonunda beni aptal yerine koymayan üstelik de kimi zaman televizyonu sanata yaklaştıran (The Sopranos gibi) işlerinden birini bekliyordum. Dediğim gibi hem kendimi akıllı hissedecek hem de zaman öldürdüğümü düşünmeden eğlenebilecektim. Kayıp Amerikan ruhunu restore etme iddiasındaki bu senaryonun ve hatta kastın, kimi yerde bir Mavi Ay esprisiyle yapımcı ve sunucu arasındaki bir sonuca varmayacak ve bir sonuca varmayacağı için de hep arzuları gıdıklayacak (bkz. objet petit a) ilişkisini, donanma eskisi alkolik ama ahlaklı kanal yöneticisini, edepli duygulara hitap eden bol yaylı müziği (bu bende hep işe yarar, yaylılar yükseldi mi otomatik olarak hislenirim) bir nevi iyi çalışılmış kitsch gibi seyretmeye başladım.

Örneğin altıncı bölüm olgun, eğitimli, sağduyulu batılı yetişkinlerin aşkı konusunda didaktik bir yol göstermeydi adeta: kadının adama St. Valentin hediyesi, Mısır’da kaçırılan haber kaynağının fidyesine katkıda bulunmak üzere sıraya girmiş habercilerdi. Herhalde bu düzeydeki insanlar birbirlerine çiçekti çikolataydı yüzüktü saatti hediye edecek değillerdi. Kimi zaman yanlış anlaşılsa da merhametli ve adil babaya hakkını teslim etmeyi bilen çocuklar, bir kadının verebileceği en büyük hediye değil midir! Sık sık ekrana elimdekileri fırlatma hissi veren klişelerin dönüp dönüp gelmeye başlaması, ekranla kurduğum “love to hate” ilişkisi açısından bana zevk bile veriyordu.

Usame Bin Ladin’in yakalandığı bölüm ise televizyonculuk tarihine gerçek bir kitsch örneği olarak geçebilecek kadar müdanasızdı. Düşmanın öldürülmesiyle mesele halloluyor, polis zenciyi kovalamayı bırakıyor, sihirli cümle kutsal bir armağanmışçasına kulaktan kulağa fısıldanıyor, bütün o kuşkucu, sorgulayıcı, alaycı adamların ve kadınların yerini sonsuz bir tatmin duygusuyla kucaklaşan bir güruh alıyordu. Birleşik Devletler’in neyin karşısında birleşmesi gerektiğini gösterdiği parmağı gözümüze sokan bölümü izlediğim gün, CNN,  A.B.D’nin Libya Büyükelçisi’nin,  Müslümanların Masumiyeti adında bir filmde Hz. Muhammed’in küçük düşürülmesi nedeniyle öldürüldüğünü anlatıyordu. Hemen arkasından yayınlanan haberlerde, prodüktörün oyuncuları kandırdığını, bilse böyle bir filmde asla oynamayacağını söyleyen bir kadıncağız göz yaşları içindeydi. Yeni bir Şeytan Ayetleri vakası demeye dilim varmıyor. İnsanın Müslümanlara asıl hakaret, internette gördüklerim doğruysa değil B sınıfı film, skeç olarak bile kimsenin yayınlamayacağı, bluebox görüntülerin, kötü oyunculuğun, dokununca elde kalan dekorların beş dakikadan fazla seyretmeyi imkansız kıldığı, müsamere denirse müsamereye ayıp edilecek bir “şeyi” ciddiye aldıklarını söylemek olurdu; nerede Hıristiyanlar’ı ayağa kaldıran görkemli Günaha Son Çağrı, nerede bu paçavra diyesi geliyor ama neyse İslami elitizm bana düşmez.

Clinton ve Obama’nın açıklamaları, Dışişleri Bakanlığı’nın girişinde görev başında ölmüş olanlar gibi adının mermere kazınacağını, dünyanın daha fazla Chris Stevens’a (yani özgürlük savaçılarına) ihtiyacı olduğunu  söylerken, Libyalılar’ın da Stevens’ın yanında savaştıklarını, onu koruduklarını, hastaneye götürdüklerini ekleseler de, kızgın kalabalıklar, kendilerine verilen rolde bu “şey” karşısında gösterdikleri tepkiyle “özgürlük düşmanı” rolünü bir kez daha başarıyla dolduruyorlardı. Hatırlatalım, burada derdimiz, olguların haber olarak nasıl kurgulandığı, “gerçeğin” ne şekilde paketlenip sunulduğu. Yani Ortadoğu’daki dönüşümleri değil, bu dönüşümlerin ne şekilde temsil edildiğini anlamaya çalışıyoruz. Sadece Amerikan ya da Avrupa kamuoyunda değil, bizde de Arap Baharı’nın özgürlük peşindeki gerçek yurttaşlarının yerini, çabucak ağzı köpüklü bir kalabalık imgesi alıveriyor. Belki ileride mikro yöntemlerle “aşağıdan tarih” çalışanlar, önümüze sunulan bu klişeler ziyafetini çaresizce izlesek de yutmadığımızı yazarlar. Haberler üzerimize yağarken süzgecimizi hazırlamayı unutmayalım.

Advertisements
Leave a comment

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: