Pierre Bourdieu gideli 11 yıl olmuş bile

Obituary, Türkçe’ye ölüm ilanı diye çevirebileceğimiz bir tür. İz bırakmış birinin ardından yazılan, onun özelliklerini, yaptıklarını, bıraktıklarını tanımlayan bir çeşit anma. Bu kelime nasıl çevrilebilir diye düşünürken vefat kelimesinin etimolojisini araştırdım: vefadan geliyordu. Bütün borçlarını ödeyen anlamında. Müteveffaya dair gibi bir şey. Birikim dergisi için yazmıştım. Bir arkadaş aracılığıyla, öldü, bizim için yazar mısın bir şeyler telefonu geldikten sonra masada düşünürken hava kararmıştı, bir tek masa lambasını açabilmiştim. Geç buldum çabuk kaybettim diye düşünerek hüzünlenmiştim. 24 Ocak’ta sene-i devriyesi nedeniyle yayınlayacaktım ama 2002’de yazıyı yazdığım ofisin bulunduğu bina 22 Ocak’ta yanınca öyle kalmış. O binanın hikayesini ileride yazmayı düşünüyorum, içimin sızısıyla birlikte bir kenara koyalım.

24. Ocak. 2002 Çarşamba gecesi Fransız sosyolog ve eylemci Pierre Bourdieu Paris’de bir hastane odasında 71 yaşında kanser yüzünden hayata veda etti. Ölümünün ardından Fransızlar ikiye bölünmüş durumdalar. Bir grup, Fransa’nın düşünsel ve muhalif hayatı için büyük bir kayıptan söz ederken başka bir grup onu bir sosyolog değil bir militan olmakla suçluyor. Bourdieu, söylenenler kadar söylenmeyenlerin de önemli olduğunu düşünenlerdendi. Sosyolog sürekli olarak biliminin sınırlarını aşmaya davet edilir diyordu, gündelik peygamberliklerden, geleceği görmenin ödüllerinden kaçınmak zor olduğu kadar, meydanı sahte bilimin tın tın eden boşluğuna  bırakan sessizlik de yanlış. İnsan, şu ya da bu biçimde daha iyi zihinsel araçlarla donanmış ise, başkalarının göremediğini görüyor, düşünemediğini düşünüyorsa çıkıp konuşması, kalemi eline alıp yazması gerekmez mi? Günter Grass, Bourdieu ile yaptıkları bir söyleşide, içine atarsa insan, ülser olur diyor. Hatta Bourdieu, Grass’dan birlikte Alman ve Fransız entelektüel geleneklerini sürdürüp “çenelerini kocaman açmayı” talep ediyor. Bilim adamının yansızlık ve mesafe adına susması, toplumsal bir ülsere mi neden oluyor yoksa? Bourdieu, herşeye rağmen kendisinden bir entelektüel olarak söz edilmesinden hoşlanmıyordu; “militan araştırmacı” kendisini tanımlama biçimiydi.Fransa’nın güneyinde bir posta memurunun oğlu olarak dünyaya gelen Bourdieu, her tür elitizmle mücadele etmek için kişisel nedenlere de sahipti. Tam da kendisini Fransa’nın küçük bir köyünden, ülkenin kalbi  sayılan Paris’in ve dünyanın en saygın bilim adamlarından biri kılan eğitim sisteminin, toplumsal yeniden üretimdeki rolüne odaklanıyordu çalışmalarının esası.

Pierre Bourdieu, bilimsel mesafeyi hayata değil, kendi yanlılığına mesafe olarak algılayan bilim adamlarındandı. Deleuze, Derrida, Foucault’nun yetiştiği kültürel iklimden, Zola’dan Sartre’a uzanan bir kuşağın son mirasçılarından biri. Henüz bıkkın ve yorgun bir alaycılığın pençesinde inancını yitirmemiş bir kuşak. 2001 yılında Pierre Carles’ın onun hakkında yaptığı filmin adı birçok şey söylüyor aslında: Sosyoloji bir Dövüş Sanatıdır (La Sociologie est un sport de combat). Hayatının son yıllarını toplumsal mücadelelerde bizzat taraf olarak geçiren, bu nedenle de ağır eleştirilere uğrayan sosyolog, Fransız kamuoyunun temel entelektüel figürlerinden biriydi. Demiryolu işçilerinin grevinde bizzat yanlarında olmaktan, belgesiz göçmenlerin sınırdışı edilmesine karşı çıkmaya, 1980’de Fransa’da cumhurbaşkanlığına adaylığını koyan komedyen Coluche’ü desteklemekten, Cezairli entelektüellerle dayanışmayı amaçlayan uluslararası bir komite kurmaya, Mc Donalds’a karşı José Bové’yle ortak hareket etmeye kadar, kamusal sahnenin her köşesinde varolan biri.

Fransızları her geçen yıl esir alan bir ölçüt, eleştirilerin ağırlığına karşı koruyordu onu: Atlantik Okyanusu’nun öte yanında, Amerika kıtasında tanınıp saygı görüyor olmak. Bu eğilim, dünyada bilgi üretimine yapılan yatırımlarda en önemli paya sahip olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, tüm ülkelerden gelen bir beyin göçünü emmekle kalmayıp, neyin meşru bilgi olduğuna dair temel ölçütlerin de ağırlıklı olarak belirlendiği yer olması itibarıyla – Türkiye gibi kendi dilinde bilim yapmanın olanaksız hale geldiği ülkelerdeki kadar baskın olmasa da-  şaşırtıcı olmasa gerek. Fransızların yurtdışına ihraç etmekle övündükleri en önemli şeylerden birinin düşünceler olduğunu gözönünde tutarsak,  Bourdieu, son yıllarda bu alanda en çok saygı gösterilenlerden biriydi. Sadece A.B.D’de değil, Kuzey Avrupa’da da sosyolojinin yeniden silkinmesinin öncüsü olarak görülen Bourdieu, yirmiyi aşkın kitabının her biriyle bu alanda silinmez izler bıraktı. Sosyolojinin üç babasının, Marx, Durkheim ve Weber’in uzlaşmaz sanılan farklılıklarını, kendi sosyolojisinde bir zenginlik haline getiren Bourdieu, özellekle de eğitim sisteminin, sınıfsal yapının yeniden üretimi üzerindeki belirleyici rolüne dair ve sosyolojinin kendi üzerine düşünmesini kışkırtan çalışmalarıyla tanındı. İnsanı, toplumsal determinizmin hapisanesine kapattığını, fazla sıkı örülmüş bu yeniden üretim ağının değişime ve özgürlüğe alan tanımadığını, karamsarlığı ve çıkışsızlığı beslediğini söyleyerek kendisini eleştirenlere şuna benzer bir şey söylüyordu: “toplumsal yeniden üretim yasası örneğinde olduğu gibi, sosyolojik çözümlemenin büyü bozucu ve hareketi kısıtlayıcı etkisinden şikayet etmek, yerçekimi kanunu bulanı, uçma hayalini kırmakla suçlamaya benzer”.

Philippe Corcuffe’e göre, Bourdieu’nün sosyoloji geleneğini yeniden canlandıran adam olarak görülmesinin en önemli nedenlerinden biri, toplum bilimleri alanında, kuramsal hedefler ile farklı araştırma araçlarının (istatistik, antropolojik görüşme, tarihsel malzeme vb.) kullanımını ve birbirinden çok farklı araştırma sahalarını (Güney Fransa’da evlenme stratejileri, Kabiliye toplumu, okullar, müzeler, zevkler, siyasal temsil, üst düzey bürokrasi, hane vs.) eserinde güçlü bir biçimde birarada bulundurmasıdır. Teorisi sahadan, sahası teoriden beslenen ve bu akışın kesilmesine izin vermeyecek bir disiplin içerisinde çalışmıştır. Her saha için yeni yöntemler icat etmek gerektiğini, onaylanmış bir kuramın bilindik bir teknikle her sahaya uygulanabileceği düşüncesinin yanlışlığını vurgulamaktan vazgeçmemiştir. Türkiye gibi ülkelerde, yurtdışında kabul gören modellerin uyarlanması sırasında çekilen sıkıntılar, bu ısrarın ne denli haklı olduğunu ortaya koymaktadır. Bir toplum ya da bırakınız toplumu bir grup için geçerli olan araştırma yöntemleri, bir başkasında zorlayıcı olabilmektedir. Ancak bundan muradımız, kaba bir kültürel görelilik değil, Bourdieu’nün vurguladığı şekliyle saha koşullarının özgünlüğüdür.  Temel eserlerinden biri olan La Distinction‘da kullandığı tekniklerden sadece birini örnek gösterelim: dilin sınıfsal belirlenimi üzerinde çalışırken emekli bir Fransızca öğretmenin 20 yılı aşkın bir süredir sakladığı sınav kağıtlarının üzerine yazdığı notları inceler ve bunları öğrencilerin sınıfsal kökeni ile karşılaştırır.

Loïc Wacquant, Bourdieu sosyolojisinin ana katkısını, maddesel ve simgesel iktidar arasındaki mesafe ve bağımlılık, çakışma ve suç ortaklığı ilişkisinin dolayımlarını ve inceliklerini her tahakküm yapısında gösterebilmesi olarak özetler. Eğitimin modern toplumdaki rolünün önemi ise, verilen her diplomanın, topluma yeni seçkinler kazandıran bir geçiş ayinini taçlandırmaktan ziyade, yeni bir tür sınıf hakimiyetinin meşruiyetine duyulan inancın toplu halde üretilip tazelendiği bir anı simgeleyen bir nesne olmasıyla açıklanabilir.

1996 yılında Atina’da, Yunan İşçi Konfederasyonu’nda yaptığı konuşmada, neo- liberalizmin hakim söyleminden örnekler verirken, Fransa’da artık “Patronlar”dan değil “ulusun taze ve canlı güçlerinden” söz edildiğini, “işten çıkarma” yerine “fazla yağları atma” denildiğini (sağlıklı bir bünye ince olmalıdır!), Alcatel’in 2000 kişiyi işten çıkarmasının “Alcatel’in cesur sosyal planı” olarak tanımlanmasını örnek verirken “Esnek” kapitalizmin söyleminin, tüm dünyayı özgürleştirecek evrensel bir mesaj olarak iletildiğini gösterir.Başını çektiği  Raison d’agir hareketinin yola çıkış  bildirisinde hakim söyleme karşı çıkan araştırmalara, çalışmalara, düşünümlere, çözümlemelere daha fazla toplumsal ve siyasal güç kazandırma ve “Akıl çemberi”nin sadece liberal think tank ler, piyasa iktisatçıları ve her tarafta karşımıza çıkan medya entelektüelleriyle sınırlanmadığını gösterme ihtiyacı vurgulanır. Altı çizilen noktalardan biri de, neo-liberal yayılmaya karşı entelektüel direnişin, gerici ve olumsuz bir tavır gibi görülebilme tehlikesine karşın, amaçlanan şeyin, farklı alanlarda bir dizi bilimsel-siyasal yönelimi besleyen yapıcı bir girişim olduğudur.  Türkiye bağlamında da düşündüğümüzde neo-liberalizmin, her yeniliği ilerlemeyle ve her karşı koyuşu tarihin ileri akışını engellemeyle bir tutan belli bir tür modernist söylemle çakıştığına ve bunun da bir biçimde milliyetçi-muhafazakarla örtüştüğüne tanık oluyoruz; buna bir de totaliter deneyimin yansımalarından yaka silkenleri ve devrim yoksa hiçbir şey yok diyenleri ekleyince, toplumsal atalet ve bir tür politika üretememe halinin neredeyse kaçınılmaz hale gelmesi şaşırtıcı değil.

Küreselleşme karşıtı tavrı, elbette ki milliyetçi bir kapanmayı değil, tam tersine toplumsal mücadele güçlerinin uluslarası bir dayanışmasını zorunlu kılmaktadır. Ulus-devleti iktisadi gücün kontrol mekanizmalarının temel kaynaklarından yoksun bırakan büyük uluslarası örgütlenmeler karşısında, örneğin aralarında Fiat, British Petroleum, Rhône Poulenc, Daimler Benz’in de bulunduğu 50 uluslarası şirketten oluşan Investment Network gibi şebekeler (ya da ağlar) karşısında, geleneksel mücadele yöntemleriyle yola devam etmenin olanaksızlığını vurgularken, siyasetin bir onarıma, bir yenilenmeye ihtiyacı olduğunu şiddetle savunuyordu. Genelde toplumsal aktörün, haydi oyuncunun diyelim, oyunun kurallarının kendisinden çok ötede bir yerlerde, ulaşılmaz bir zirvede belirlendiği hissiyatıyla hareketsiz kılınması, bugünkü dünyanın, mümkün olan dünyaların en iyisi olduğuna değilse de mümkün olan tek dünya olduğuna dair inancı da beslemektedir (ya liberalizm ya barbarlık!). Bourdieu, çok uzak ve erişilmez gözüken bu yeni güç mercilerinin, geleneksel güç mercilerine ne yöntemleri, ne eyleyenleri açısından benzediğini, sadece iktisadi değil, askeri, siyasal, bilimsel, kültürel ve teknolojik sermayeleri de ellerinde toplamaları nedeniyle özellikle medyanın sağladığı simgesel tahakküme sahip olduklarını hatırlatırken, toplumsal mücadelenin ve siyasetin neden boyut değiştirmesi gerektiğini de gözler önüne seriyordu. Avrupa’daki toplumsal hareketlerin ortak noktalarına dikkat çekiyordu: geleneksel siyasal seferberlik biçimlerini (özellikle de Sovyet tipi komünist partileri belirleyen özellikleri) reddetmeleri, ilgilenen herkesin doğrudan katılımını cesaretlendirmeleri, bu anlamda liberter geleneğe yakın durmaları, hareketin tekelleştirilmesine karşı çıkmaları, aygıtın hafifliğiyle nitelenen, ve eyleyenlere etkin özne rolünü benimseme olanağı veren öz-yönetimci örgütlenmelerden ilham almaları, onları siyasal müdahale tekelini talep eden siyasal parti modellerinden farklı kılıyordu. Toplumsal hayatın iş, sağlık, lojman gibi belirgin ve somut hedeflerine yönelik doğrudan eylem biçimlerini benimselemeleri ve temel ilke olarak dayanışmayı kabul etmeleri, ortak noktalarını çoğaltıyordu. İşte bu nedenle, ilk aşamada birleşik bir Avrupa sosyal hareketini öneriyordu: birbirinden ayrı ayrı süregiden hareketlerin, katı bir örgütlenme modeliyle değil, zaten içerdikleri esnek mücadele deneyimlerinin birleştirilip zenginleştirilmesiyle oluşturulacak uluslarası bir dayanışma. Farklı deneyimlerin, bakış açılarının ve programların çeşitliliğinin gözetileceği, tahakküm ve indirgemeden uzak durularak, bireylerin ve grupların biraraya getirileceği bir tür ağın oluşmasının, sendikaların ya da partilerin tek başlarına karşılık veremeyecekleri sorunlara küresel bir çözüm getirebileceğine inanıyordu. Hedef “birleşmeden biraraya gelmek”ti. “Solun solu” olarak tanımladığı bu hedefin, Avrupa’yı içine sıkıştığı “Blair-Jospin-Schröder” üçgeninden çıkaracağını umut ediyordu.

Bourdieu, kuşkusuz bu konularda fikir yürüten ilk kişi değildi, ancak tüm Avrupa ve A.B.D çapında böylesi bir bilimsel saygınlık düzeyini kanıtlamış olup da militan mücadelenin içinde olmak itibarıyla tekti (Bu anlamda A.B.D’de Chomsky ile paralel değerlendirilebileceği kanısındayım). Kendisinin Collège de France’daki bir dersinde genelde sosyologlar için söylediği gibi “sinir bozucuydu” (le sociologue énervant).

Bourdieu, birçokları için gerçekten sinir bozucuydu. Fransa’da saygınlığı ve büyüklüğü kanıtlanan bilim adamlarına sadece kendilerine ait bir tür makam veren ve halka açık ders yapılan Collège de France‘de ders vermesinin yanı sıra burada Avrupa Sosyoloji Merkezi’nin yöneticisi konumundaydı. Dünyanın tüm üniversitelerinde referans gösterilen 20yi aşkın kurumsal anlamda bilimsel-sosyolojik kitabı ve yönettiği ve yazılarını yayınladığı Actes De la Recherche en sciences sociales isimli derginin dışında bir de başını çektiği Raison d’agir adlı hareketin manifestoları sayılabilecek militan tavırlı kitapçıkları bastığı Liber/Raison d’agir adlı bir yayınevi kurmuştu. Antimedyatiklerin en medyatiği olmakla, bilimsel saygınlığını militan hedeflerini gerçekleştirmek için kullanmakla eleştiriliyordu. Aslında bir anlamda güç kullanmakla eleştiriliyordu.

Aslında Bourdieu’nün gerek sosyolojik gerek siyasal katkısı ile ona yönelik -sağ ve sol- eleştiriler arasında bir paralellik söz konusu. Bunu iki aşamada değerlendirebiliz: Foucault, iktidarın bireysel ve toplumsal hayatın en derin köşelerine bile sızmış olduğunu öğretti bize, ancak Foucault’nun bir tür  okumasından kaynaklanan, siyaseten doğruluğun, haklılığın bir tür güçsüzlük, eziklik haliyle tanımlandığı bakış açısıyla, Sovyet ve Çin deneyimlerinin ağızlarda bıraktığı kötü tat birleştiğinde, kendisini solda tanımlayanların önemli bir bölümünü bir tür iktidar korkusu sardı. Bourdieu, bir sosyolog olarak teorisinde iktidarı sobeledi ve bir yurttaş olarak ona karşı koyma edimini sahiplendi; bu edim sırasında güç sahibi olmaktan korkmadı. Her edimin, her eylemin bir tür şiddet içerdiği düşüncesinin beslediği atalet, nihai amaç olarak sadece devrimi tanımanın sonluluğuyla beslendiğinde toplumsal muhalefet güçlenip palazlanamıyor besbelli. Toplumsal mücadelenin tarihsel bir süreç olduğunu ve kazanımlarından herkesin, ona karşı olanların dahi yararlandığını söylemek çok mu modernist bir tavır?

Bourdieu, elbette ki bir melek değildi: kendisine yöneltilen eleştirilerin belki de en önemlileri, Fransız düşünce hayatının en önemli dergilerinden Magazine Littéraire‘in ona ayrılan sayısında (No: 369, Ekim 1998),  François de Singly’nin yönelttiği eleştirilerdi. Singly, Bourdieu’nün aslında kolektif bir girişimin özel ismi olduğunu öne sürüyordu. Bourdieu’nün en önemli eserlerini birlikte yazdığı isimlerin ikinci plana atıldığına (özellikle de son yıllara kadar ondan uzak durmuş olan Jean-Claude Passeron’un), parlak isimlerin (Luc Boltanski gibi) bir süre sonra ondan uzaklaşmasının tesadüf olmadığına, La Distinction gibi tamamen zevklerin sınıfsal üretimini inceleyen bir eserde Veblen’den söz edilmediğine, en önemli kavramlarından habitus söz konusu olduğunda Norbert Elias’a referans vermemesinin tuhaflığına dikkat çekiyordu. Esprit dergisinin, kendisini popülistlikle suçlayan editörü Olivier Mongin’le, TV5’de yayımlanan Arrêt Sur İmage programında kendisine yer veren Daniel Schneidarmann’la giriştiği polemikler, eski çalışma arkadaşlarından bazılarının kendisini bir tür sosyolojik terörizmle suçlamaları, Fransa’da entelektüel kamuoyunu uzun süre meşgul etti. Ancak Bourdieu’nün (ve birlikte çalıştığı araştırmacıların) ortaya koyduğu eserin tartışılmaz katkısı ve siyasal girişimlerinin inkar edilemez yankısı, herşeye rağmen onu sarsılması zor bir bütün kıldı.

Pierre Bourdieu, Collège de France’daki son derslerinden birini bir tür oto-sosyo-analize, kendi kendisi üzerine düşündüğü bir seansa ayırmış. Aynı okullardan geçtiği, dolayısıyla kendi kuramını haklı çıkararak da aynı bilimsel seçkinlik düzeyinde bulunduğu Derrida, Deleuze ve Foucault’yu bir tür görececiliğe düşmekle eleştirdiği seansın bitiminde ayağa kalkmış ama salondakilerin kendisine soru sormalarına fırsat bırakmadığını anlayıp yeniden yerine dönmüş. Anlaşılan, kendisine sorabileceği tüm soruları sorarak ayrıldı dünyadan. Jacques Derrida, aynı lisede, aynı üniversitede okuduğu, Leibniz ve Heidegger tartıştığı, Cezair’de karşılaştığı Bourdieu için “yeri doldurulmaz bir dostu ve bir tanığı kaybettim” diyor. Tanıklara ve dostlara hepimizin ihtiyacı var: kendimizi ve olup biteni bilmek için. Bourdieu’nün 27 Haziran 1984 tarihinde kaybettiğimiz Michel Foucault’nun ardından söyledikleri, bana kalırsa bugün harfi harfine kendisi için söylenebilecek olanlar:

“Hakikat oyunlarının iktidar oyunları olduğunu ve tam da iktidar ve ayrıcalığın, iktidarların ve ayrıcalıkların hakikatini keşfetmek için çaba göstermenin bir ilkesi olduğunu herkesten daha iyi biliyordu…

(…) Ondaki eleştirel bakış, öncelikle kendi pratiğine uygulanıyordu ve bu nedenle de ne entelektüel edimlerinin nedenlerini ve güdülerini gizemli kılmaya, ne de onları gerçekleştirmek için etkilerini kötüye kullanmaya ihtiyacı olan yeni bir entelektüel türünün en katıksız temsilcisiydi”. Ne diyelim, darısı başımıza.

Nazlı Ökten

Çenesini Kapamayı Red Etmek ya da Tüm Soruları Sormuş Olarak Ölmek Birikim Sayı: 154
Advertisements
Leave a comment

6 Comments

  1. Duygu Basaran

     /  January 29, 2013

    Bourdieu’yu sizden okumak her daim keyifli. Bazen yazilarinizin arasina gorseller koyuyorsunuz ya, Bourdieu’ye dalmis okurken en sondaki klibi de bir Bourdieu goruntusu zannedip heyecanla actim ve Super Bowl reklami cikti, neye ugradigimi sasirdim 🙂

    Reply
    • Teşekkürler Duygu, bu reklam meselesiyle nasıl başa çıkacağım bilemiyorum. Trafik biraz yoğunlaştı mı hemen reklamlar dadanıyor.

      Reply
  2. abdurrahman

     /  January 29, 2013

    Bu güzel yazı için teşekkürler hocam. Obituary’yi de “vefeyât” ile karşılayabiliriz sanıyorum. aslında vefeyât basitçe vefatlar demek malumunuz. ama cumhuriyet döneminde de devam eden bir gelenek olarak pek çok dergide hocaların, bilim insanlarının ölüm haberleri ve anma yazıları bu başlık altında verildiğinden kelimenin tam da obituary’ye karşılık gelen bir terimsel anlamı oluşmuş.

    Reply
    • Abdurrahman katkınız için teşekkürler blogun en iyi yanlarından biri bu; vefeyât uygun olurmuş evet, ama şu ikinci e’nin söyleyişinde de günümüz Türkçesi’nin söyleyişini zorlayan bir şey var. Diyeceksiniz ki hangi Türkçe o da ayrı bir tartışma.

      Reply
  3. Elinize saglik.

    Reply
  1. Paletleme Amirliği – Şubat 2013 « Emrah Göker'in İstifhanesi

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: