Sosyoloji Neden Sinir Bozar?

[1]

Başbakan, Gezi parkı temsilcileriyle yaptığı toplantıda « aşırı bir sendikacı » olarak andığı DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu’nun olayın mimari proje olmaktan çıkıp sosyolojik bir olay olduğunu söylemesi üzerine çileden çıkmış, bir siyasetçi olarak sosyolojiyi de çok iyi bildiğini ifade etmiş. Başbakanı toplantıyı terk edecek kadar kızdıracak şeyi, basit bir megalomani atağına bağlayıp rahatlamadan önce ne olduğunu düşünsek mi ?

Doksanlı yıllarda İslamcı hareketi (bir çok başka adlandırması var kuşkusuz ve çok çeşitli ama o dönemde bu şekilde toparlandığı için böyle analım) analiz edenler arasında bunu A.B.D’nin Afgan direnişini de destekleyerek Ortadoğu’da Sovyetler’e karşı oluşturduğu Yeşil Kuşak projesine bağlayan siyasal analizler vardı.  Türkiye toplumunun kendi dinamiklerinden kaynaklanan veçhelerini inceleyenlerse sosyologlar olmuştu. Bu hareket konusundaki ilk genel değerlendirme, Ayet ve Slogan (1990) ile benim bildiğim kadarıyla Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji mezunu olan gazeteci Ruşen Çakır’dan gelmişti. Yine aynı bölümün öğretim üyelerinden sosyolog Nilüfer Göle’nin Modern Mahrem’inin (1991) çıkışından sonra nasıl hedef alındığını, İslamcıları meşrulaştırmakla suçlandığını, tehlikeli addedildiğini biliyoruz. İslamcılığı bir toplumsal hareket olarak tanımlamak bile Cumhuriyet’e bir tür ihanet olarak değerlendiriliyordu. 2. Cumhuriyet tartışmalarının büyük bir bölümü de bu eksende cereyan etti. Sosyologlar bu minvalde, İslamcı hareketlerin toplumsal zeminini anlamaya çalıştıklarından hedef tahtasında oldular. Gezi direnişinin içinde de yeni bir toplumsal hareketliliğin çekirdeğinin gözlemlenebilmesi, tümünü doğrudan ve toptan 1. Cumhuriyet  kalıntılarının direnişine havale ederek kestirmeden ve ihtiyaç olduğu üzere acil bir etiketlendirmeye kalkışanlar için gerçekten sinir bozucu.

Polis şiddetinin boyutlarını akıldışı bir baskıcılığın sonucu olarak ya da doğrudan polisin örgütlenme ve çalışma, motive edilme şekillerindeki milliyetçi-muhafazakâr, « raison d’Etat »ya karşı duran herkesi vatan haini olarak görüp ezmeye kodlu bir kurum kültürüne değil de bir yönetişim stratejisine bağlı olarak düşünmeye çalışırsak (ki bu ikisi kimi durumlarda örtüşebilir ) ne görebiliriz? Milyonlarca dolarlık bir projenin işleyiş çarklarını tıkayan yılanın başını küçükken ezmeye , kitle desteği alamayacak « marjinal » bir grubu, Amerikalı muhafazakârların deyişiyle « tree-huggers », ağaç sevicilerin gözlerini korkutup tez elden saf dışı bırakmayı hedefleyen, daha sonra şiddetin dozunu artırarak ortalama kentli duyarlılığının zaten yerlerde süründüğü varsayılan İstanbul’da insanların evlerinde kalıp olayları izlemeyi tercih etmelerini sağlamak ve bir yandan bu koşullarda sadece « kaybedecek bir şeyi olmayanlar » sokakta kalıp şiddet sarmalına dolanacakları için, kemik bir seçmen kitlesine, bakın işte sizin değerlerinizi savunuyoruz bu yozlaşmış bozguncu ittifakına karşı demenin bir yolu olacaktı[2], olmadı. Belki de barış sürecinin kendisinden aldığını varsaydığı oyları geri çağırıyordu[3]. O kadar çok komplo teorisi ve spekülasyon seferber edildi ki artık ne söyleseniz, nihayetinde dahil olduğunuz varsayılan cephenin en uç yanıyla bir tutulmanıza kadar gidiyor işler. Bir de tabii benzetmeler; onlara kısa vadeli çözümlemelerde ihtiyaç duyuyoruz çünkü, “olay”ın biricikliği henüz tanımlanamamışken, aşina bir alemde yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Benim için de ilk tepki böyle oldu. Altmışlı yılların sonunda, California’da Berkeley kampüsünün kıyısındaki bir arazinin hikayesi ve bir de Fransız banliyölerindeki ayaklanmalar. Tarihsel olarak çok ayrı noktalarda duruyorlar ama birlikte Gezi’de yan yana gelen hareketlilikler de öyle. Pokerdeki beş benzemez gibi: kaybetmeye mahkum gibi görünüyor, bak işte biz demiştik demeye herkes hazır, ama ne demişler, galip sayılır bu yolda mağlup.

Altmışlı yılların toplumsal bereketi malum. Batı toplumları için 68’de simgeleşen ancak altmışlı yılların bütününe yayılan mücadeleler sonucu gerçekleşmiş kültürel dönüşümü verili bir hâl olarak kabul edenler açısından bu karşı-kültür hareketlerinin boyutunu incelemekte fayda var. Çünkü  hak ve özgürlükler konusundaki mücadelelerin tarihsel boyutunu göz ardı etmek, Türkiye’de çoğulcu bir demokrasi imkanının ufkunu, sönmüş Avrupa Birliği yıldızlarıyla  sınırlıyor. 1969 yılında California’da Berkeley kampüsü yakınlarındaki otopark yapılması planlanan bir araziyi  işgal ederek People’s Park’a  (Halkın Parkı) dönüştüren Berkeley öğrencilerine ateş açılması sonucu bir kişi ölmüş, bir kişi de gözünü kaybetmişti. Bu olaylardan bir süre önce seçim kampanyasına hazırlanan California valisi  Ronald Reagan, Berkeley kampüsü için «komünizm sempatizanları ve cinsi sapıklar için bir cennet» tanımlamasını kullanıyordu. Birkaç ay sonra dört beş kişilik kalabalıklara bile müdahale eder hale gelen polis, Vietnam’da denenmiş biber gazıyla kitle kontrolü yöntemlerine  Amerikan topraklarında ilk kez başvuruyordu. Berkeley in the Sixties belgeselinde bu olay hakkında konuşan görgü tanıkları, kampüse yaklaşan  helikopteri gördüklerinde gözlerine inanamadıklarını, atılan biber gazının rüzgarla tüm şehre yayıldığını, okullardaki çocukları bile etkilediğini söylüyorlar. Haber bültenlerinde şu cümle kuruluyor: “the world is watching us”.

People's Park'ın 39. yılını kutlama etkinliklerinin afişi

People’s Park’ın 39. yılını kutlama etkinliklerinin afişi

Fransa’nın sabık başbakanı Nicolas Sarkozy, 2005 yılında Fransa’yı alt üst eden ayaklanmalar sırasında, « racaille » sözcüğünü kullanınca ortalık birbirine girmişti. Çapulcuya çok yakın bir kelime, ayak takımı gibi bir şey. O dönemin siyasi yorumcuları 2007 seçimleri yaklaşırken bu olayı demirden bir yumrukla çözemezse şansının azalacağını, o nedenle sertleştiğini söylüyorlardı. Bizdeki çevik kuvvete karşılık gelen CRS’ler tehlikeli addedilen mahalleleri kuşatıyor, jandarma güçleri devreye sokuluyordu. İçişleri Bakanı Clichy-sous-bois’ya giderek olaylar sırasında ölen iki gencin ailesini ziyaret ettiği sırada Clichy Camii’ne  gaz bombası atılıyor ve aileler görüşmeden çekiliyordu. Savcıların bir kısmı olayları uyuşturucu kaçakçılarının ve İslamcı köktencilerin « koordineli » çabalarının sonucu olarak nitelendiriyordu. Aynı anda BBC olayları, Fransızların, göçmen gruplar arasında etkisini artıran İslami dalgaya tahammülsüzlüklerinin bir sonucu olarak değerlendiriyordu. Ulusal kanallar, yakılan arabalar konusundaki haberlerde bir otosansüre gittiler. Başbakan Erdoğan o ayaklanmaların Fransa’daki başörtüsü yasağından kaynaklandığını söyleyince Fransız Başbakanından « hiç ilgisi yok » gibi bir cevap aldı. İran Fransa’yı azınlıklarına saygılı olmaya ve insan haklarını korumaya davet etti. Sonunda işler sıkıyönetim ilanına kadar gitti.

lemond-karikatur

Fransa demişken Le Monde’da çıkan sevimsiz karikatürle devam etmek isterim. Plantu s ‘est planté, Plantu çuvalladı gibi bir kelime oyunu yapmaktan da kendimi alamayarak . Klasik ikili kutupların hazır şablonunu  dayayıp çizmiş. Bir yanda çirkin resmedilmiş İslamcılar diğer yanda Atatürk resmi altında toplanmış laikler. Gezi’yi barış sürecine karşı bir komplo gibi okuyanların bakış açısı da aynı karikatürün ters yüz edilmiş hali gibi. Hegemonyasını kaybetmiş beyaz Türkler’in saldırısı altında savunulması gereken demokrasi gücü AKP. « Başka türlü bir şey » isteyenler bu karikatüre sığmıyorlar. Söylem kırıcılık kapasiteleriyle herkesin ağzını açık bırakan Mustafa Keser’in askerleri mesela. Şehir hakkının kentsel dönüşüm adı altında gasp edilmesine direnen alternatif gruplar, yurttaşlık haklarına saygı dışında, devletin « şiddetin tekelini elinde bulundurma » meşruiyetini zedeleyen, toplumsal sözleşmeye zarar veren (en ilkel haliyle güvenliğim karşılığında vergim) sınır aşımı dışında iktidarla meselesi olmayanlar, bir ağacın altında oturup bedava bir nefes almak isteyenler, hemcinsini sevdiği için dövülmek, aşağılanmak, kapatılmak istemeyenler ve daha niceleri. Kimilerinin ulusolcular için bir Truva Atı olarak korktuğu, kimilerinin burjuva bebelerinin eylemi olarak küçümsediği Gezi’nin çoğulluğu onu yaşayanların anlatacaklarıyla zaman içinde keşfedebileceğimiz, şimdilik bir ipucu şeklinde kalan bir ümit.

Direnişin ilk resimleri internette yayılmaya başladığında yayılan,  polislere kitap okuyan insanların resimleri beni de rahatsız etmişti. Küstah bir tavırdı benim ilk gördüğüm, «kıroyum ama para bende»nin zıt kutbunda, «savunmasızım ama kültür bende» diyen, polisleri aşağılayan bir tavır. Sonra gitar ortaya çıktı ve piyano ve yoga. Kültür sermayesi yüksek bir kesimin savunma silahlarıydı aslında bunlar.  Başka bir düzlemde gecekondusunu yıkımdan bayrakla korumaya çalışanlar gibi, bedenlerini en meşru simge saydıkları bayrakla savunanlar gibi. İtiraz sözünü  komik ve «zeki» (orantısız zeka meselesi başlı başına bir yazı konusudur) bir biçimde kurmaya fırsatı olamamışların duvarları donattığı küfürler  gibi[4]. “Kahrolsun bağzı şeyler” gibi. Şiddet çok geniş bir yelpaze ve sınırları sadece çıplak güç kullanımıyla, iktisadi zorla değil, toplumsal/siyasal müzakerelerin, münazaraların sonuçlarıyla çiziliyor. İyiliğin ve kötülüğün tanımları gibi.

Şiddet demişken, polis şiddeti ve buna direnme biçimleri dışındaki en büyük tartışmaya da bakalım: özellikle baş örtülü kadınlara yapıldığı söylenen saldırılar. Kabataş’ta başörtülü bir kadına saldırı iddiasını şahit olmadıkları halde kestirmeden yalanlayanlar oldu. Olay tam bir açıklığa kavuşmuş değil, ama olması bu kadar imkansız mıydı? Bu ülkede her türlü yanlışlığın kaynağı olarak  kadın bedenini işaret eden, kadınları fazla çıplak ya da gereksizce örtülü ya da örtülü ama cazibeli olmakla suçlayan, binlerce kadının dövüldüğü onlarcasının öldürüldüğü bir ülkede yaşamıyor muyuz biz ? Kötülükleri hep «ötekilerin» üzerine atıp kendi kendimizi kutsamak dışında ne yapmış oluyoruz? Kendi haklılığımızın sesinden emin olmak güzel ama kendimize hayranlığın büyüsüyle diğerlerini aşağılamak Başbakan’da kibir adıyla yargıladığımız şey değil mi? Gezi arazisi, el konulmuş bir Ermeni mezarlığı değil mi? Gezi’nin içi ve dışı bile iyilik ve kötülük mekanları olarak yaftalanmadı mı?

Fiziksel şiddet geri çekildiğinde (öyle umarak yazıyoruz), birbirini el yordamıyla tanıyan bir kitle kalır mı acaba, Gezi parkının içinin kimi zaman insana pes dedirten, ama ortaklaşa yaşamın gücü sayesinde mutlaka gerçekçi yanları da olan cennetvari tasvirleri gibi. Bu daha başlangıç mücadeleye devam diyenlerin bir kısmının hedefi hükümeti düşürmek belki ama başka bir kısmı da nihai bir zafer hedefi koymadan, iktidarı hükümetten, devletten ibaret sanmadan, toplumsal kazanımları mümkün kılan şeyin sürekli bir mücadele hali olduğunu vurguluyorlar. Belki daha azlar ama artık «sosyolojik olarak» varlar, oradalar, birbirlerini buldular. Muhtemelen kısa vadede sesleri büyük sloganların arasında duyulmayacak, muhtemelen es geçilecekler, ama artık oradalar.

Nazlı Ökten

PS: Gezi’yi yaşayanlar anlatmaya başladılar bile. Aşağıdaki bağlantı sizi bunlardan birine götürecek

Anne kusura bakma artık uslu değilim direniyorum.


[1] Başlığı atarken sosyoloğu sinir bozucu kişi olarak tanımlayan Bourdieu’ye de bir selam verelim.

[2] Mesela Erdoğan sevgisiyle ünlü bir tanıdığım (ailesindeki diğer kadınlar gibi o da başörtülü değildir), televizyondaki görüntülere bakıp, “hıh, salınamadınız tabii oralarda istediğiniz gibi, adam efendi yine sabretti size” diyordu. Tencere tava seslerine sinirleniyor “yakışıyor mu hiç şimdi size koca koca insanlar” diye isyan ediyordu.

[3] Abla ne olacak bu işler böyle diye endişelenen bir taksi şöförünü sakinleştirmeye çalıştığımda bana aynadan kederle baktı : abla ben MHPliyim, biz devletimize bir şey olmasın diye düşünürüz dedi. Benden bir yaş büyüktü ama çok daha yaşlı görünüyordu. Kendisi Uludere’de, oğlu Şırnak’ta askerlik yapmıştı. Biz Karadenizliyiz diye gönderiyorlar biliyor musun dedi. Bir an sessizlikten sonra ekledi: biz MHP olarak karşı çıktık ama iyi oldu galiba bu süreç işi, Mayıs oldu oralarda kan dökülmedi, sahiden bitti galiba. İstatistikler kalabalıkları sınıflandırır ama insanları açıklayamaz, bir kez daha şahitlik ettim. Köşe yazarlarının vazgeçilmez kamuoyu yoklama araçlarından biri olan taksici anekdotuna da blog yazarı olarak başvurmuş oldum o da aramızda kalsın.

[4] Feminist kolektifin duvarlardaki küfürlere müdahalesini sevinçle karşılayanlardan olduğumu belirtmeliyim. Bir erkeğe hakaret etmek için bile kadınları hedef alan küfürler, nasıl kadın düşmanı bir ortamda yaşadığımızı bana bir kez daha hatırlattı.

Advertisements
Leave a comment

12 Comments

  1. abdurrahman

     /  June 17, 2013

    hocam, şu süreçte okuduğum onca yazı arasında bir iddiayı dayatmak, bir pozisyonu tahkim etmek derdinde olmayan, birlikte düşünebildiğim nadir yazılardan biri oldu. müteşekkirim. bu dönem epey m. mann okudum. malumunuz, kendisinin “interstitial networks” dediği ve özellikle toplumsal değişimi açıklamada oldukça önemsediği bir kavram var. hakim toplumsal iktidar ağlarıyla yer yer örtüşebilse de genel olarak onlardan ayrışan, toplumsal alanlarda çok belirgin olarak göz önünde olmayan ama bir yandan da alttan alta palazlanan ve kritik anlarda, özellikle de hakim iktidar ağlarının boş bıraktığı, etkili olamadığı ara alanlarda belirerek, etki ederek toplumsal iktidar ilişkilerini dönüştüren ara/çatlaksal (mot-a-mot tercümesi çok saçma oldu 🙂 iktidar ağları. ben de olayları biraz bunun üzerinden düşünüyordum, son paragrafta anlattığınız da çok denk düştü. evet, artık hakim iktidar ağlarında (bu salt ak partiyle alakalı bir şey değil, kemalist kuruluştan, hatta belki itc’den, belki de ii. mahmut’tan gelerek oluşan hakim iktidar ağlarının konfigürasyonuyla alakalı bir şey) bir çatlak oluştu, ve bu çatlaktan bir şeyler türeyecek, yeni bir toplumsal iktidar ağ(lar)ı tedricen oluşacak. ve bütün iktidar ağlarının konfigürasyonunu da dönüştürecek. gibi. neyse, çok uzattım 🙂 ama mann’in teorik çerçevesi meseleye biraz da makro perspektiften bakarak verimli okumalar yapmaya imkan sunabilir belki gibi geliyor bana. paylaşayım dedim.
    sosyolojik jargonu bir kenara bırakırsak, şöyle de diyebiliriz. bu olaylar karşısında hepimiz “hayret” ettik, şaşırdık. topluca böyle bir hal yaşadık gibi geliyor bana. sahip olduğumuz sembolik, ideolojik, kültürel, bilimsel sermayeleri derhal seferber edemedik olay’ı açıklamak için, mevcut yatkınlıklarımız otomatik olarak çalışmadı. hepimiz bir duraksadık. erdoğan bile. sonra pek çoğumuz habitus’larını tekrar aynen tahkim etti belki. ama önemli bir kısmımız da etmedi. ve ne olursa olsun, o toplu hayret, o toplumsal duraksama bir şeyleri değiştirdi, bir şeyleri tetikledi galiba. bakalım. mevlam görelim neyler. izleyip göreceğiz. eyleyip göreceğiz.

    tekrar teşekkürler.

    Reply
  2. Katkınız için çok teşekkürler. Ne güzel demişsiniz, birlikte düşünmek… Böyle bir ortamda cümle kurmak zor, gözlerini, hayatlarını kaybedenler, geride kalanlar, sözümüzü havada asılı bırakıyor ama bir şeylerin daha iyi olabileceğine inancımızı sürdürüp konuşmaya devam etmek önemli. Mann bu meseleyi düşünmek için doğru adres gibi görünüyor. İnstertitial için dokulararası mı desek acaba, tıptan ödünç alınmış bir terime benziyor çünkü. Dileyelim sizin deyişinizle o toplu duraksamadan uzun vadede sağlam bir şeyler yeşersin.

    Reply
  3. abdurrahman

     /  June 18, 2013

    dokulararası güzelmiş hocam. teşekkürler.

    Reply
  4. Biz birbirimize de kitap okuduk Gezi’de. Bir arkadaşım bana şiir okudu. Bu bizim yaşam biçimimizdi, o arkadaşım bizim balkonumuz da da bana şiir okur, çay içeriz. Hiç sanmıyorum ki polisi aşağılamak olsun ona kitap okumak, olsa olsa sen de bizdensin demek, çiçek vermek gibi bir eylemdir. Yazınızdaki polise kitap okumanın onların entelektüel kimliğini aşağı görmekle ilgili kısmı aşırı yorum olarak görüyorum, üzgünüm. Evet başka yerden bakıyorsunuz bütün yazınızda, 360 derece dönüyorsunuz aramızda, ne güzel, ama yazarken siz de kutuplaştırmışsınız. Ne de olsa yazmak da bir şeyleri kaçınılmaksızın aşağılar. Ne kadar duyarlı olursa olsun her yazı böyledir. O çocuk yazmamış, kitap okumuş. Sanırım yazmaktan daha duyarlı davranmış. Atölyede çocukların en çok çizmek istedikleri sahneydi. Kendileri seçtiler ve çizdiler. Bir genç, polislere kitap okuyor. Bir genç, polisi evinin balkonda oturup çay içen bir arkadaşı gibi görüyor ve okuyor.

    Reply
  5. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. “Benim ilk gördüğüm” derken kitabı kendine okumak değil, polise okuyarak onun da cehaletinden kurtulup yanlış insana doğrulttuğu silahını indireceği gibi naif bir tepkiden söz ediyorum. Kendi nesneleştirici bakışımı paylaştım ama bu bir itiraftan çok bir suçlama gibi okundu sanırım tarafınızdan.

    Reply
  6. Simla Sunay

     /  June 18, 2013

    Ve ayrıca Amerika’daki örneğin yansıtılması üzerine;

    Uğur Tanyeli bir mimarlık tarihçisidir. Gezi’den önce Taksim projesi tartışmalarında sürekli bu dayatmalar her devirde yapıldı, İnönü ‘de yaptı, hepsi yaptı dedi durdu ve sürekli emsaller verdi. Emsalleri verdikçe bir meşrulaştırma yaptığını önemsemeden ya da bugünün sorumluları yanına sürekli tarihteki “sert baba”ları koyarak bizi de geçmişteki insanlara dönüştürme çabasının ne kadar aşikar olduğunu düşünmeden. Oysa geçmişi estetize etmemek gerektiğini de vurguluyordu bir yandan. Geçmiş Erdoğanlarla dolu olabilir. Ama biz aynı insanlar değiliz. Dünya’daki eylem benzerlikleri de benim için bu nedenle emsalden öteye gidemiyor. Eğer bu bir çağ hesaplaşması demek içinse yine de fark etmez. Burası Amerika değil. Buradaki durum daha vahim, burada ülkeyi evi zanneden, Gezi’yi de kendi bahçesi sayan bir adamla yüz yüzeyiz. Gezi biriciktir. Hem doğayı hem doğru mimarlığı savunan dünyadaki tek eylemdir. Aydınlar onu anlamakta ve yorumlamakta aceleci davranıyorlar bence.

    Ben teşekkür ederim.

    Reply
  7. Bir de bu vesileyle Amerika’dan verdiğim örneğin polis şiddetini meşrulaştırdığını iddia eden bir facebook yorumuna cevap vermek isterim. Bu ülkelere çoğulcu demokrasinin gökten inmediğini, boyutları ve bağlamı aynı olmasa da toplumsal mücadeleler sonucu elde edildiğini ve her zaman da istisna adı altında tehdit edilebileceğini vurgulamaktı amacım.

    Reply
  8. Merhaba,
    Açık radyoda hayalet gemi kayıtlarını dinlemeye başladım ve sesinizi okumayı özlediğimi fark ettim, umarım iyisinizdir, sevgilerimle.

    Reply
  1. Duran Adam yahut Gezi olaylarının düşündürdükleri : Egoist okur
  2. Sosyoloji Neden Sinir Bozar? – Nazlı Ökten | Everywhere Taksim
  3. Gezi için hem direnelim, hem okuyalım… : Egoist okur

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: