Sosyoloji Neden Sinir Bozar?

[1]

Başbakan, Gezi parkı temsilcileriyle yaptığı toplantıda « aşırı bir sendikacı » olarak andığı DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu’nun olayın mimari proje olmaktan çıkıp sosyolojik bir olay olduğunu söylemesi üzerine çileden çıkmış, bir siyasetçi olarak sosyolojiyi de çok iyi bildiğini ifade etmiş. Başbakanı toplantıyı terk edecek kadar kızdıracak şeyi, basit bir megalomani atağına bağlayıp rahatlamadan önce ne olduğunu düşünsek mi ?

Doksanlı yıllarda İslamcı hareketi (bir çok başka adlandırması var kuşkusuz ve çok çeşitli ama o dönemde bu şekilde toparlandığı için böyle analım) analiz edenler arasında bunu A.B.D’nin Afgan direnişini de destekleyerek Ortadoğu’da Sovyetler’e karşı oluşturduğu Yeşil Kuşak projesine bağlayan siyasal analizler vardı.  Türkiye toplumunun kendi dinamiklerinden kaynaklanan veçhelerini inceleyenlerse sosyologlar olmuştu. Bu hareket konusundaki ilk genel değerlendirme, Ayet ve Slogan (1990) ile benim bildiğim kadarıyla Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji mezunu olan gazeteci Ruşen Çakır’dan gelmişti. Yine aynı bölümün öğretim üyelerinden sosyolog Nilüfer Göle’nin Modern Mahrem’inin (1991) çıkışından sonra nasıl hedef alındığını, İslamcıları meşrulaştırmakla suçlandığını, tehlikeli addedildiğini biliyoruz. İslamcılığı bir toplumsal hareket olarak tanımlamak bile Cumhuriyet’e bir tür ihanet olarak değerlendiriliyordu. 2. Cumhuriyet tartışmalarının büyük bir bölümü de bu eksende cereyan etti. Sosyologlar bu minvalde, İslamcı hareketlerin toplumsal zeminini anlamaya çalıştıklarından hedef tahtasında oldular. Gezi direnişinin içinde de yeni bir toplumsal hareketliliğin çekirdeğinin gözlemlenebilmesi, tümünü doğrudan ve toptan 1. Cumhuriyet  kalıntılarının direnişine havale ederek kestirmeden ve ihtiyaç olduğu üzere acil bir etiketlendirmeye kalkışanlar için gerçekten sinir bozucu.

Polis şiddetinin boyutlarını akıldışı bir baskıcılığın sonucu olarak ya da doğrudan polisin örgütlenme ve çalışma, motive edilme şekillerindeki milliyetçi-muhafazakâr, « raison d’Etat »ya karşı duran herkesi vatan haini olarak görüp ezmeye kodlu bir kurum kültürüne değil de bir yönetişim stratejisine bağlı olarak düşünmeye çalışırsak (ki bu ikisi kimi durumlarda örtüşebilir ) ne görebiliriz? Milyonlarca dolarlık bir projenin işleyiş çarklarını tıkayan yılanın başını küçükken ezmeye , kitle desteği alamayacak « marjinal » bir grubu, Amerikalı muhafazakârların deyişiyle « tree-huggers », ağaç sevicilerin gözlerini korkutup tez elden saf dışı bırakmayı hedefleyen, daha sonra şiddetin dozunu artırarak ortalama kentli duyarlılığının zaten yerlerde süründüğü varsayılan İstanbul’da insanların evlerinde kalıp olayları izlemeyi tercih etmelerini sağlamak ve bir yandan bu koşullarda sadece « kaybedecek bir şeyi olmayanlar » sokakta kalıp şiddet sarmalına dolanacakları için, kemik bir seçmen kitlesine, bakın işte sizin değerlerinizi savunuyoruz bu yozlaşmış bozguncu ittifakına karşı demenin bir yolu olacaktı[2], olmadı. Belki de barış sürecinin kendisinden aldığını varsaydığı oyları geri çağırıyordu[3]. O kadar çok komplo teorisi ve spekülasyon seferber edildi ki artık ne söyleseniz, nihayetinde dahil olduğunuz varsayılan cephenin en uç yanıyla bir tutulmanıza kadar gidiyor işler. Bir de tabii benzetmeler; onlara kısa vadeli çözümlemelerde ihtiyaç duyuyoruz çünkü, “olay”ın biricikliği henüz tanımlanamamışken, aşina bir alemde yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Benim için de ilk tepki böyle oldu. Altmışlı yılların sonunda, California’da Berkeley kampüsünün kıyısındaki bir arazinin hikayesi ve bir de Fransız banliyölerindeki ayaklanmalar. Tarihsel olarak çok ayrı noktalarda duruyorlar ama birlikte Gezi’de yan yana gelen hareketlilikler de öyle. Pokerdeki beş benzemez gibi: kaybetmeye mahkum gibi görünüyor, bak işte biz demiştik demeye herkes hazır, ama ne demişler, galip sayılır bu yolda mağlup.

Altmışlı yılların toplumsal bereketi malum. Batı toplumları için 68’de simgeleşen ancak altmışlı yılların bütününe yayılan mücadeleler sonucu gerçekleşmiş kültürel dönüşümü verili bir hâl olarak kabul edenler açısından bu karşı-kültür hareketlerinin boyutunu incelemekte fayda var. Çünkü  hak ve özgürlükler konusundaki mücadelelerin tarihsel boyutunu göz ardı etmek, Türkiye’de çoğulcu bir demokrasi imkanının ufkunu, sönmüş Avrupa Birliği yıldızlarıyla  sınırlıyor. 1969 yılında California’da Berkeley kampüsü yakınlarındaki otopark yapılması planlanan bir araziyi  işgal ederek People’s Park’a  (Halkın Parkı) dönüştüren Berkeley öğrencilerine ateş açılması sonucu bir kişi ölmüş, bir kişi de gözünü kaybetmişti. Bu olaylardan bir süre önce seçim kampanyasına hazırlanan California valisi  Ronald Reagan, Berkeley kampüsü için «komünizm sempatizanları ve cinsi sapıklar için bir cennet» tanımlamasını kullanıyordu. Birkaç ay sonra dört beş kişilik kalabalıklara bile müdahale eder hale gelen polis, Vietnam’da denenmiş biber gazıyla kitle kontrolü yöntemlerine  Amerikan topraklarında ilk kez başvuruyordu. Berkeley in the Sixties belgeselinde bu olay hakkında konuşan görgü tanıkları, kampüse yaklaşan  helikopteri gördüklerinde gözlerine inanamadıklarını, atılan biber gazının rüzgarla tüm şehre yayıldığını, okullardaki çocukları bile etkilediğini söylüyorlar. Haber bültenlerinde şu cümle kuruluyor: “the world is watching us”.

People's Park'ın 39. yılını kutlama etkinliklerinin afişi

People’s Park’ın 39. yılını kutlama etkinliklerinin afişi

Fransa’nın sabık başbakanı Nicolas Sarkozy, 2005 yılında Fransa’yı alt üst eden ayaklanmalar sırasında, « racaille » sözcüğünü kullanınca ortalık birbirine girmişti. Çapulcuya çok yakın bir kelime, ayak takımı gibi bir şey. O dönemin siyasi yorumcuları 2007 seçimleri yaklaşırken bu olayı demirden bir yumrukla çözemezse şansının azalacağını, o nedenle sertleştiğini söylüyorlardı. Bizdeki çevik kuvvete karşılık gelen CRS’ler tehlikeli addedilen mahalleleri kuşatıyor, jandarma güçleri devreye sokuluyordu. İçişleri Bakanı Clichy-sous-bois’ya giderek olaylar sırasında ölen iki gencin ailesini ziyaret ettiği sırada Clichy Camii’ne  gaz bombası atılıyor ve aileler görüşmeden çekiliyordu. Savcıların bir kısmı olayları uyuşturucu kaçakçılarının ve İslamcı köktencilerin « koordineli » çabalarının sonucu olarak nitelendiriyordu. Aynı anda BBC olayları, Fransızların, göçmen gruplar arasında etkisini artıran İslami dalgaya tahammülsüzlüklerinin bir sonucu olarak değerlendiriyordu. Ulusal kanallar, yakılan arabalar konusundaki haberlerde bir otosansüre gittiler. Başbakan Erdoğan o ayaklanmaların Fransa’daki başörtüsü yasağından kaynaklandığını söyleyince Fransız Başbakanından « hiç ilgisi yok » gibi bir cevap aldı. İran Fransa’yı azınlıklarına saygılı olmaya ve insan haklarını korumaya davet etti. Sonunda işler sıkıyönetim ilanına kadar gitti.

lemond-karikatur

Fransa demişken Le Monde’da çıkan sevimsiz karikatürle devam etmek isterim. Plantu s ‘est planté, Plantu çuvalladı gibi bir kelime oyunu yapmaktan da kendimi alamayarak . Klasik ikili kutupların hazır şablonunu  dayayıp çizmiş. Bir yanda çirkin resmedilmiş İslamcılar diğer yanda Atatürk resmi altında toplanmış laikler. Gezi’yi barış sürecine karşı bir komplo gibi okuyanların bakış açısı da aynı karikatürün ters yüz edilmiş hali gibi. Hegemonyasını kaybetmiş beyaz Türkler’in saldırısı altında savunulması gereken demokrasi gücü AKP. « Başka türlü bir şey » isteyenler bu karikatüre sığmıyorlar. Söylem kırıcılık kapasiteleriyle herkesin ağzını açık bırakan Mustafa Keser’in askerleri mesela. Şehir hakkının kentsel dönüşüm adı altında gasp edilmesine direnen alternatif gruplar, yurttaşlık haklarına saygı dışında, devletin « şiddetin tekelini elinde bulundurma » meşruiyetini zedeleyen, toplumsal sözleşmeye zarar veren (en ilkel haliyle güvenliğim karşılığında vergim) sınır aşımı dışında iktidarla meselesi olmayanlar, bir ağacın altında oturup bedava bir nefes almak isteyenler, hemcinsini sevdiği için dövülmek, aşağılanmak, kapatılmak istemeyenler ve daha niceleri. Kimilerinin ulusolcular için bir Truva Atı olarak korktuğu, kimilerinin burjuva bebelerinin eylemi olarak küçümsediği Gezi’nin çoğulluğu onu yaşayanların anlatacaklarıyla zaman içinde keşfedebileceğimiz, şimdilik bir ipucu şeklinde kalan bir ümit.

Direnişin ilk resimleri internette yayılmaya başladığında yayılan,  polislere kitap okuyan insanların resimleri beni de rahatsız etmişti. Küstah bir tavırdı benim ilk gördüğüm, «kıroyum ama para bende»nin zıt kutbunda, «savunmasızım ama kültür bende» diyen, polisleri aşağılayan bir tavır. Sonra gitar ortaya çıktı ve piyano ve yoga. Kültür sermayesi yüksek bir kesimin savunma silahlarıydı aslında bunlar.  Başka bir düzlemde gecekondusunu yıkımdan bayrakla korumaya çalışanlar gibi, bedenlerini en meşru simge saydıkları bayrakla savunanlar gibi. İtiraz sözünü  komik ve «zeki» (orantısız zeka meselesi başlı başına bir yazı konusudur) bir biçimde kurmaya fırsatı olamamışların duvarları donattığı küfürler  gibi[4]. “Kahrolsun bağzı şeyler” gibi. Şiddet çok geniş bir yelpaze ve sınırları sadece çıplak güç kullanımıyla, iktisadi zorla değil, toplumsal/siyasal müzakerelerin, münazaraların sonuçlarıyla çiziliyor. İyiliğin ve kötülüğün tanımları gibi.

Şiddet demişken, polis şiddeti ve buna direnme biçimleri dışındaki en büyük tartışmaya da bakalım: özellikle baş örtülü kadınlara yapıldığı söylenen saldırılar. Kabataş’ta başörtülü bir kadına saldırı iddiasını şahit olmadıkları halde kestirmeden yalanlayanlar oldu. Olay tam bir açıklığa kavuşmuş değil, ama olması bu kadar imkansız mıydı? Bu ülkede her türlü yanlışlığın kaynağı olarak  kadın bedenini işaret eden, kadınları fazla çıplak ya da gereksizce örtülü ya da örtülü ama cazibeli olmakla suçlayan, binlerce kadının dövüldüğü onlarcasının öldürüldüğü bir ülkede yaşamıyor muyuz biz ? Kötülükleri hep «ötekilerin» üzerine atıp kendi kendimizi kutsamak dışında ne yapmış oluyoruz? Kendi haklılığımızın sesinden emin olmak güzel ama kendimize hayranlığın büyüsüyle diğerlerini aşağılamak Başbakan’da kibir adıyla yargıladığımız şey değil mi? Gezi arazisi, el konulmuş bir Ermeni mezarlığı değil mi? Gezi’nin içi ve dışı bile iyilik ve kötülük mekanları olarak yaftalanmadı mı?

Fiziksel şiddet geri çekildiğinde (öyle umarak yazıyoruz), birbirini el yordamıyla tanıyan bir kitle kalır mı acaba, Gezi parkının içinin kimi zaman insana pes dedirten, ama ortaklaşa yaşamın gücü sayesinde mutlaka gerçekçi yanları da olan cennetvari tasvirleri gibi. Bu daha başlangıç mücadeleye devam diyenlerin bir kısmının hedefi hükümeti düşürmek belki ama başka bir kısmı da nihai bir zafer hedefi koymadan, iktidarı hükümetten, devletten ibaret sanmadan, toplumsal kazanımları mümkün kılan şeyin sürekli bir mücadele hali olduğunu vurguluyorlar. Belki daha azlar ama artık «sosyolojik olarak» varlar, oradalar, birbirlerini buldular. Muhtemelen kısa vadede sesleri büyük sloganların arasında duyulmayacak, muhtemelen es geçilecekler, ama artık oradalar.

Nazlı Ökten

PS: Gezi’yi yaşayanlar anlatmaya başladılar bile. Aşağıdaki bağlantı sizi bunlardan birine götürecek

Anne kusura bakma artık uslu değilim direniyorum.


[1] Başlığı atarken sosyoloğu sinir bozucu kişi olarak tanımlayan Bourdieu’ye de bir selam verelim.

[2] Mesela Erdoğan sevgisiyle ünlü bir tanıdığım (ailesindeki diğer kadınlar gibi o da başörtülü değildir), televizyondaki görüntülere bakıp, “hıh, salınamadınız tabii oralarda istediğiniz gibi, adam efendi yine sabretti size” diyordu. Tencere tava seslerine sinirleniyor “yakışıyor mu hiç şimdi size koca koca insanlar” diye isyan ediyordu.

[3] Abla ne olacak bu işler böyle diye endişelenen bir taksi şöförünü sakinleştirmeye çalıştığımda bana aynadan kederle baktı : abla ben MHPliyim, biz devletimize bir şey olmasın diye düşünürüz dedi. Benden bir yaş büyüktü ama çok daha yaşlı görünüyordu. Kendisi Uludere’de, oğlu Şırnak’ta askerlik yapmıştı. Biz Karadenizliyiz diye gönderiyorlar biliyor musun dedi. Bir an sessizlikten sonra ekledi: biz MHP olarak karşı çıktık ama iyi oldu galiba bu süreç işi, Mayıs oldu oralarda kan dökülmedi, sahiden bitti galiba. İstatistikler kalabalıkları sınıflandırır ama insanları açıklayamaz, bir kez daha şahitlik ettim. Köşe yazarlarının vazgeçilmez kamuoyu yoklama araçlarından biri olan taksici anekdotuna da blog yazarı olarak başvurmuş oldum o da aramızda kalsın.

[4] Feminist kolektifin duvarlardaki küfürlere müdahalesini sevinçle karşılayanlardan olduğumu belirtmeliyim. Bir erkeğe hakaret etmek için bile kadınları hedef alan küfürler, nasıl kadın düşmanı bir ortamda yaşadığımızı bana bir kez daha hatırlattı.

Advertisements

Tophane’deki işçi heykeli ya da Türkiye’de sanat: kolu kanadı kırık ama hayatta

Birikim’in 268-69 numaralı, Temmuz-Ağustos 2011 sayısı için yazmıştım. Sadece iki bağlantı ve bir de fotograf ekledim

isciheykeli

KOLU KANADI KIRIK AMA HAYATTA

Nazlı Ökten

“Halk, vesayet ve himaye altında tutulması gereken kocaman, fakir bir küçük çocuk değildir de nedir,” diye haykırıyordu içinden, “ve onu kahramanlık taslayan eski usul tiranlar yerine, seçkin birer hanımefendi olan kalpleri iyilikle dolu bu kadınların gözetmesi daha iyi değil mi?”

Robert Walser, Tanner Kardeşler

Yetmişli yılların sonlarına doğru bir tatil yöresindeki yazlık sinemanın sahibi Hasan’ın bir sansür makası değil ama bir sansür tahtası vardı: aileleri rahatsız edip kaçırabileceğini düşündüğü sahneler yaklaştığında projeksiyon aletinin önüne dayadığı bu tahta parçası sayesinde bir süre direnen Hasan, ertesi yıl seks filmleri furyasına teslim olan sinemasının, birkaç yaz sonra depoya dönüştüğünü gördü. Sinemacı Hasan, taksici Hasan’a dönüştü. Hasan’ı sansüre zorlayan resmi bir otorite falan yoktu ama o, sinemaya insanların cümbür cemaat gelmeye devam etmesi için güvenli bir ortalamada buluşmaları gerektiğini hesap ediyordu. Yıllara ve yeniliklere yenik düşen hesabı,  elindeki malzemeyle, alıcısını optimum bir sayıda tutmaya çalıştığı kısa bir süre için ona zaman kazandırdı.

TBMM Başkanı Cemil Çiçek 24 Temmuz 2011 tarihinde, Türk basınından sansürün kaldırışının yıl dönümü dolayısıyla bir mesaj yayımladı. Çiçek, Türk basınından sansürünün kaldırılışının yıl dönümünü kutlarken şunu hatırlatmadan edememişti: “Özgürlük, beraberinde sorumluluğu da getirmektedir. Basın organlarının vatandaşların hakları, kişisel hayatın dokunulmazlığı, terör ve şiddetin engellenmesi konusunda duyarlılıklarının, ülkemizde yayıncılık anlayışının gelişmesine hizmet edeceği inancındayım” [1]. Duyarlılıklardan ilk ikisinin evrensel meşruiyeti, üçüncünün sorgulanmadan kabulu açısından hazırlayıcı görünüyor.

Yasaklar, sansürler, Türkiye’de birlikte yaşamaya, mücadele etmeye, edemiyorsak yan yollar çizmeye alışık olduğumuz sınır çizgileri gibi görünüyor. Geçici bir süre esmiş gibi görünen özgürlük rüzgarlarının yerini uğultulu bir susturma çabasının aldığı hissi çoğumuzu sarıyor. Kimilerine göre, kurtulduğumuzu sandığımız “otoriter baba” geri dönüyor kimilerine göre eskisinden daha beter bir babanın eziyeti daha yeni başlıyor.

Tarihsel deneyim, düşünce özgürlüğü ve sanat üzerindeki baskıların otoriter rejimlerin temel özelliklerinden biri olduğunu gösteriyor kuşkusuz. Naziler, iktidara geldiklerinden sonraki birkaç yıl içinde, el koydukları sürrealist eserleri, zararlı sanatın örnekleri olarak, ibret için sergilemişlerdi. Picasso tablolarının biçimsizleşmiş yüzleri gösterilerek, sağlıklı bir nesil yerine istedikleri şey bu bozulma ve çürümedir işte diyordu, Nazi ideologlar ve bu düşünüş gündelik hayatın olağan mantığına son derece uygun görünüyordu.

Mehmet Aksoy’un İnsanlık anıtının yıkımı, henüz basılmamış bir kitaba getirilen yayın yasağı, Metis Yayınları ajandasını basmayı reddeden kitapçı zincirleri, geçtiğimiz yıl Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf’ın, “Eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum” sözleri, RTÜK’ün televizyon yayıncılığı üzerinde Demokles’in kılıcı misali sallanması, Banu Güven’in NTV’den ayrılışının ardından Başbakan’a “koridorun iyice daraldığını ve tavanın da basıklaştığını” bildirdiği açık mektup, çevirmen ve yayıncılar hakkında birbiri ardına açılan davalar ve benzerleri. Bu ve benzeri süreçlerin en etkin amillerinden biri de Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu.

Örneğin Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun dergilere sınırlama getiren kararı, Mayıs 2011 tarihli ve 01 sayılı “Harakiri” isimli derginin incelenmesi sonucunda; dergide yer alan bazı yazı ve karikatürize fotoğrafların 18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte olduğuna; bu sebeple söz konusu derginin 1117 sayılı Kanunun 3266 sayılı Kanunla değişik 4’üncü maddesindeki sınırlamalara tâbi olmasına oy çokluğu ile karar verdi. Aynı kurul, Beat kuşağı yazarlarından William S. Burroughs’un ardından “Fight Club/Dövüş Kulübü”nün yazarı Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adlı kitabını sakıncalı buldu.

William S. Burroughs, sansüre yabancı bir yazar değil; özellikle de en önemli kitaplarından Naked Lunch’un 1959’da Paris’te yayınlandığını, A.B.D’de ise 1962’ye kadar, müstehcenlik yasası nedeniyle yayınlanamadığını hatırlarsak. 1966 yılında Massachusetts Yüksek Mahkemesi’nce aklandığı dava, A.B.D’deki son büyük edebi müstehcenlik davası olarak biliniyor. Yazar, 1962 yılında Edinburgh’da yapılan Uluslarası Yazarlar Konferansı’nda yaptığı konuşmada, sansürün üç tarihsel biçimini sıralıyordu: Ortaçağ’da sansür otoritesinin Katolik Kilisesi olduğu dönemde sapkın sayılan dinsel inançların, komünist ülkelerde siyasal düşüncelerin, günümüzde İngilizce konuşulan ülkelerde ise cinsellik içeren söz ve imgelerin yasaklara tabi olduğunu belirtiyordu.

CİNSELLİK, YASAK VE ARINMA

Burroughs’un sözünü ettiği bu üç biçimin ne şekilde içiçe geçtiğine bakmak, bize bir düşüncelik nefeslenme yeri açabilir mi? Türkiye’de muhafazakarlık söz konusu olduğunda, cinsellik, beden ve bunların temsilleri üzerindeki  baskıları ve çekinceleri, sansürleri ve otosansürleri, özellikle Müslüman bir ahlakın uzantısı olarak tartışıyoruz. Ahlaka mugayir sayılan davranış ve temsillerin alanının genişlemesini çoğu kez, yükselen İslami dalganın doğal bir sonucu olarak açıklıyoruz. Ancak bir çözümleme iddiasını taşıyan her düşünmede, doğallık, aşikarlık gördüğümüz her yerde neden ve nasıl sorusunu sormak zorundayız. Müslüman ahlakın hangi veçhelerinin, hangi dönemlerde, hangi kesimler tarafından ne şekilde gündeme getirildiği sorusunu sormadığımızda, bir dini ayakta ve hayatta tutan toplumsal işleyişi de görmezden gelmiş oluyoruz[2]. Bir anlamda dinin kendisini açıkladığı vahiy içeriği ya da geleneği dışında bir çözümleme alanı bırakmıyoruz. Cinsellikle ilgili “hassasiyetler” ve yasaklar söz konusu olduğunda, günümüz Türkiye’sinde dinsel kurallarla açıklamakla yetindiğimiz ahlakın harekete geçirilişini nasıl başka türlü düşünebiliriz?

Foucault için ahlak, siyasal olanla bireysel olanı bağlayıcı niteliktedir. Yurttaş ve devlet arasında, aile gibi, aşiret gibi, toplumsal grup gibi diğer bağlardan özgürleşmiş olarak kurulan ilişkinin varsaydığı kendinden sorumlu bireyin doğru davranışlarının güvencesi, ahlakıdır. Bireyi, egemen özne kılan ilişkiler ağının bütünü, kendini yönetenler, başkalarını yönetenler ve devletin yönettikleri arasında modern yönetme biçimlerini oluşturur. Liberal yönetişim tarzı, liberal öznenin davranışlarını şekillendiren bir kendini yönetme, kendine hakim olma ahlakını gerektirir[3]. Bireysel özgürlüklerin korunması hakkındaki liberal amentü, ancak gerekli etkili eğitim ve sağlık hizmetleri sağlandığında tekrar edilebilir. Liberalizmin özgürlükler alanı, tehlikeli bireyleri tanımlayarak, normalin dışına taşanların kendi kendilerini cezalandırmak tedavi etmek isteyecek “bilince” ulaştıkları bir öznellikler sistemini oluşturarak mümkün olur. Günümüzde birbiri ardına patlak veren siyasi skandalların cinsellikle doğrudan ilintisi, toplumu yönetme konumundaki bireylerin kendilerini yönetmekten aciz kalmaları, sağlıklı bir aile hayatına sahip olmamaları konusundaki şüpheyi merkez alır. Ari Adut [4] skandalın işlevlerinden birinin de toplumsal normları pekiştirmek olduğunu öne sürüyor. Cinsellik konusundaki normların pekişmesi açısından baktığımızda bu skandallar, ahlakın merkezine cinselliğin oturduğu bir sorgulamayla tartışılmaktadır.

Foucault, modern dönemde burjuvaların cinsellik aracılığıyla proleterleri kontrol altında tuttukları varsayımına karşı çıkarken, aslen burjuvazinin kendi sınıf bedenini koruma altına aldığını göstermek ister. Aristokrasinin, sınıfsal aidiyetinin sınırları kanla çizilidir. Kan bağlarıyla tanımlanmayan burjuvazi için cinsellik ve ilintili bedensel pratikler sınıfsal arınmanın esas aracı olacaktır. Burjuvanın cinselliği, aristokratın mavi kanına karşılık gelen bir korunma ve dışlama alanı oluşturacaktır. 1968 ve sonrasıyla simgeleşen cinsel özgürleşmenin bütünsel bir toplumsal özgürleşmeye karşılık geldiğini öne süren yaklaşım karşısındaki şüpheciliği[5] (neden şimdi, neden bu kadar çok söz ediliyor cinsellikten?) cinselliğin artan söylem alanını açığa vuran, ışığa tutan modern iktidarın nüfuz alanının genişlemesi şeklinde yorumlamasından kaynaklanır.

Cinselliğin modern çağda kendine has bir siyasi yükleminin kaynağı, beden disiplini ile nüfusun kontrolü arasındaki bölgede oluşturduğu kırılgan ve bir o kadar da doğurgan ilişkiler sistemidir. İktidar adını verdiği ağ, yönetmesi beklenen kitleyi üretmekle de mükelleftir. Örneğin bir ülkenin başbakanı üç çocuk yapılması gerektiğini söylediğinde, sadece kadınları eve bağlayan muhafazakâr görüşü yeniden üretmez, tek tek kadınlara ya da ailelere değil, genç nüfusu sermaye için çekici olabilecek bir insan kütlesine seslenir.

Cinsellik tertibatı, her türden bilgi ve pratikle birlikte normal mi anormal mi olduğumuzu,  nasıl normal olabileceğimizi ve nasıl normal kalabileceğimizi, birey için sağlıklı ya da  sağlıksız olanın, toplumun işleyişi için ne anlama geleceğini saptar.  Özgürlük katı kuralları ortadan kaldırırken yerlerini alacak olan hayalet toplumsal ilişkilerin üzerinde dolanacaktır. Bugün cinselliğin hayaletinin dolanmadığı bir kültürel ürün görmek gerçekten de çok güçtür. Burroughs, sansürle ilgili konuşmasında bütün reklam sektörünün karşılamadığı bir cinsel arzuyu kışkırtmaktan ibaret olduğunu belirtir. Ancak cinsellik tertibatı, cinsel birleşme etrafında oluşan kontrol mekanizmalarının çok ötesinde, özne-arzu meselesinin bütününe nüfuz etmiştir. Duygulanımlar, beslenme, sağlık, boş zaman, kısacası yaşamın bütününü bilginin kontrolüne geçiren bir biyoiktidar söz konusudur. Esas gücünü öldürmekten değil, yaşatmaktan alan bir iktidar. İşte bu iktidar biçimi için cinsellik, hayatın bütünü idare eden bir bilgi ağının omurgasıdır. Sağlıklı sayılmak için haftada kaç kez sevişmeniz gerektiğini gazete eklerinden okuyabileceğiniz günümüz toplumlarını hazırlayan süreçler, ulus-devletin sağlık-eğitim-askerlik üçgeninde tarihsel olarak dokunmuştur.

Kendi arzusuyla başa çıkmaya çalışan, kendi temiz alanını oluşturmaya çalışan bir burjuva kültürü, vatandaşını kendinden korumaya hazır bir devlet aygıtı. Karısını kızını aç sınıfların tehlikeli bakışlarından korumakla yetinenler bir yana, Allah’a götürenler dışında tüm yolları kapatılmış bir toplumsal depo oluşturmak için çırpınanlar bir yana, iyi yönetilmiş, küresel sermayeye doğru pazarlanmış bir vatandaş/tüketici/çalışan ordusunu küresel pazarda alabileceği en iyi yere yerleştirme iddiasındaki iktidar bir yana. İnsan bedeninin farklı disiplinler aracılığıyla siyasal anlamda yeniden üretimi, cinselliği sadece nerede, ne zaman, ne kadar üremek, kaç yıl yaşamak ve bedenine nasıl bakmak gerektiğini değil, nasıl hissetmek ve neyi arzulamak gerektiğini de buyuracaktır. Bu arzular elbette doğrudan cinselliğin kendisiyle ilintili değil, arzuların denetimi çok daha geniş boyutlu içermeler taşıyor.  Sanat eseri ise arzuyu sorgulamak için uyarıyor, kışkırtıyor. Peki sanat neden hem ilk hem en kolay lokma?

Sanat saf mıdır dokunulmaz mıdır?

Sanat alanında iş başında olan toplumsal güçleri ortaya çıkararak, sadece öznelliğe dayanan ve tadına varmadan başka amaç tanımayan saf ve çıkarsız zevk yanılsamasıyla mücadele eden bir yaklaşımın yol göstericiliğine ihtiyaç duyarsak, Pierre Bourdieu’nün sosyolojisine başvurabiliriz.

Sanat üzerine süregiden tartışmalar kültürel seçkinler arası bir simgesel sermaye mücadelesidir aynı zamanda. Hangi sanatın yüksek hangisinin bayağı olduğuna dair münakaşanın galibi kültürel meşruiyet alanında önemli bir yol kat edecektir. Artık bunları (yasakları) aşmak gerektiğini savunanlar karşısında bu aşmanın bir ihlal anlamına geldiğini öne süren bir direnç çıkacaktır. Weber’den mülhem meşruiyet kavramı, sanat alanından yola çıkarak, hakim değerlerin –tahakküm altındakiler de dahil- herkes tarafından kabul görmesini, böylece kendi tahakkümlerine katkıda bulunmalarını açıklar. Bu meşruiyet, aynı zamanda simgesel şiddetin de kaynağını oluşturur.

Ticari değerlere indirgenemeyen simgesel emtia (kültür, eğitim, estetik yeterlilikler) sadece parasal olanaklarla edinilemez: derinlere demir atmış, nesneleştirilmesi zor, belli yatkınlıklar gerektirirler. Bu yatkınlıklar bir tür matris olarak algılanabilecek bireysel ve sınıfsal habitusların bir parçasıdır. Kökeninde bulunan koşullanmaların mantığını yeniden üretme eğiliminde olan, kalıcı ve iletilebilir yatkınlıklar sistemi olarak tanımladığı habitus, kişinin ya da toplumsal grubun, sınıfın, yaşadığı toplumsal durumlarda bir dizi aşılama eylemi sonucunda içselleştirdiği ve bilinçdışı bir algılama ve eylem ilkesi gibi işleyen algılama ve hareket etme eğilimini açıklamaya yarayan bir kuramsal araç olarak görülebilir[6].

Bireylerin bütünleştiği bu yatkınlıklar sistemi, onların bir yerleştirmenin niteliğini değerlendirmeden, bir müzede yönlerini bulmalarına kadar uzanan bir yelpazede yeterliklerini belirler. Bir çevreye uygun olmanın, öyle davranabilmenin koşulu, bu yatkınlıkların habitus içinde olmasıdır. Bedenle bütünleşmiş bir alışkanlıklar, işaretler ve yetenekler silsilesidir bu. “Yüksek kültür” mekanlarına girişte engel oluşturan şey, ekonomik yokluklar ya da bilgi eksiklikleri değil, duruş, giyim ve konuşma şeklinde görünür hale gelen bir aşina olmama, kendini yabancı hissetme durumudur.

Alt sınıflar için sanat, özellikle modern sanat, bu simgesel şiddetin vücut bulma yerlerinden biridir ve ister mizah yoluyla ister hınçla yok saymak ve yok etmek direniş yollarından biridir. Bu eğilim, siyasi iktidarlar tarafından belli dönemlerde cesaretlendirilerek, muhaliflere gözdağı vermek üzere hazırda bekletilen bir tür gizli silaha dönüşür. Sanat için sanat yapan bencil yaratıcının topluma hiçbir faydası olmadığı gibi zararı da dokunmaktadır ve toplumsal bünyenin bu eser iddiasındaki zehirlerin zararlı etkilerinden korunması yerinde olur.

Kitlesel (popüler) estetik hayat ve sanat arasında bir süreklilik üzerine kuruludur (sinemada mutlu son, duvarda Warhol’un Kaza’sı değil, tatlı bir manzara tablosu istenir). Üst sınıfların sanatla ilişkisi ise, mesafe alma ve farklı düzeylerde okumadır. Burjuvanın mesafe estetiğinin altında, toplumsal çevre ve okul sayesinde edindiği kod ve söylem hakimiyeti yatar. Bu kodların bilgisiyle donanmamış olanlar, sanata, gündelik varoluşlarının algısını yapılandıran şemaları uygularlar. Bu bir temsil meselesidir. Gerçeklik ve onun temsili arasındaki mesafenin tadını çıkarmak için gerekli yatkınlıklar, toplumun tüm kesimleri tarafından paylaşılmaz. Dolayısıyla bu eşitsizliğin biriken hıncının kimi zaman sanat eserlerinde nesneleştiğini söyleyebiliriz. Vandalizm kelimesinin Fransız Devrimi’nden sonra türediğini hatırlayalım.

Sanat alanını, özgül çıkarlarla tanımlanmış ve dolayısıyla kısmen özgül işleyiş yasalarıyla donanmış toplumsal uzam olarak tanımladığımızda, sanatçı, eleştirmen, sanat alıcısı ya da takipçisi, alandaki oyuna yatırımları nedeniyle geliştirdikleri kişisel bağ nedeniyle elde etme olasılıkları olan özgül çıkarlar gereği, Bourdieu’nün illusio adını verdiği bir tür alan etkisiyle kendilerini oyuna kaptırırlar. Bu anlamda sanatın ne yüceliği ne kutsallığı söz konusudur. Ancak Bourdieu’ye göre, sanatın da bilim gibi tarihsel olarak özerkleşmiş alanını savunmak verilmeye değer bir mücadeledir çünkü bu iki alanın insan özgürleşmesinin önemli silahlarıdır.

Mesele sadece ekonomik belirlenimlerin yanına kültürel sermayenin ve imgesel pratiklerin rolünü eklemek değil, aynı zamanda bir alanın göreli özerkliğini vurgulamaktır. “Sanat için sanat” daha önce iktidar alanında var olmayan bir konumdur, inşa edilmesi, sanat alanının özerkliğinin de başlangıcıdır. O güne dek var olmamış bir kişidir aynı zamanda ortaya çıkan: modern sanatçı ya da yazar. Kendisini tamamen işine vermiş, ahlak ve politikanın buyruklarına kayıtsız, kendi sanatının özgül normlarından başka buyruk tanımayan bir profesyonel. Günümüzde bu profesyonel sadece sanat alanında değil, kültür endüstrileri adı verilen ve iktisadi etkisi de her geçen gün büyüyen bir alanda iş görecek fikirlerin de üreticisi ve esinleyicisidir. Yalnızca müzeleri ve sergi salonlarını değil, yazılım sektörünü, reklamcılığı, tasarımı da besleyen ve bunlardan beslenen karmaşık ama etkili bir ağ oluşturmaktadır. Kaldı ki müzeler de günümüzde turizmde giderek artan rolleriyle farklı bir işlev kazanıyorlar. Örneğin Fransız hükümeti, kendine kültürel bir ayrışma modeli çizerek Guggenheim’ın şubesini alan Abu Dabi’de açılacak yeni müzelerden birinin Louvre olması için girişimlerde bulunmakta ve bu şubenin dinsel duyarlıkları zedeleyebilecek yapıtları sergilemeyeceği bilinmektedir. Marcel Duchamp Leonardo’nun Mona Lisa’sının reprodüksiyonuna bıyık çizip bunu edepsiz bir kelime oyunuyla taçlandırdığında ya da bir pisuarı sergilediğinde sanat alanındaki gelişmelerin varacağı yeri  ancak bir sanatçının sezebileceği gibi görüyordu kuşkusuz.

Sansürün temsil ettiği yasakçı zihniyetin Foucault’nun tanımladığı modern iktidarın gerisinde kalmış, yüksek maliyetli, baskıcı bir modele karşılık geldiğini, bu anlamda bir tür kalıntı, değişime direnen kesimlerin ellerinde kalan son zırhlarla donandıkları bir arkaizm düşünmekte haklı mıyız yoksa tam da modern iktidar modelinin karmaşık ağlarını dokuyan ve onlar içinde dokunan ilişkiler sisteminin mücadele mevkilerinin tahkimi midir söz konusu olan?

Tophane’de İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun ilerisinde bir işçi heykeli vardır.  Bu heykelinin bir türlü iflah olmayan zavallı bedenini İstanbullular tanır. “Daha heykel bir yılını doldurmadan, önce parmaklarını kırdılar, sonra balyozun sapını. Yetmedi, ziftle yüzünü boyadılar. Sonra, zifti silmek bahanesiyle, yüzünü yok ettiler. Birkaç kez tamir ettim. Ama artık bıraktım yakasını. Kaç yıldır, her gün bir yerini kırıyorlar. Yine de tükenmedi. Ne zaman, bir makine gelip kökünden söküp götürse, ‘oh tükendi’ diyeceğim.” Yaratıcısı Muzaffer Eronat 1973 yılında, Tophane’ye yerleştirilen heykelin hikayesini böyle anlatıyor. 15 Mart 2010 tarihinde bir pazartesi akşamı, bir grup genç sanatçı, heykeli yeriden sökerek varlığına, yokluğuyla dikkat çekmek için, belki biraz da  heykelin çilesine son verip sanatçının dileğini yerine getirmek getirmek için bir girişimde bulunurlar ancak halı sahada top oynayanları izleyen belediye görevlileri polis çağırınca olay yerini terk etmek zorunda kalırlar[7]. Eylem, kısa bir süreliğine de olsa amacına ulaşır: başına gelen onca olayda korunmayan heykel sonunda fark edilir. Kolu kanadı kırılır ama hayatta bırakılır. Türkiye’de düşünme ve yaratma özgürlüğünün durumunu böyle tanımlayabilir miyiz?

Nazlı Ökten


[1] 31. 07.2011 tarihli Resmi Gazete.

[2] Aynı şey elbette diğer dinsel topluluklar için de geçerli. Alfred Hitchcock’un, Psycho filminin kültleşmiş duş sahnesini çekerken Hollywood yapımcılarıyla bir pazarlığa giriştiği söylenir. Nedeni, filmleri, edep ve haya ölçülerine gore sınıflandıran Catholic Legion of Decency’nin (Katolik Edep Lejyonu)  filmi protesto etmesinden duyulan tedirginliktir. 1933 yılında kurulan örgüt, ana amacını “sinemanın arıtılması” ve “gençliğin masumiyetinin katlinin” durdurulması olarak açıklıyordu. Gerçekten de Psycho, gösterime girdikten bir sure sonra örgüt tarafından lanetlenir. Protestan ve Yahudilerin de katılmasıyla örgüt National Legion of Decency adını alır.

[3] Mustafa Akyol’un bir Müslüman olarak, Hayrettin Karaman’ın kamuoyunda tepki yaratan “aykırı fiilleri olanlar için özel mekanlar ihdas edilmesi” fikrine karşı “ben modern dünyada Müslümanlara gerekenin “alan savunması”ndan çok “bireysel ahlak” olduğunu düşünüyorum” deyişi bunun bir örneği olarak görülebilir. “Dindarlık Hoşgörü ve Tahammül”, Star, 15.08.2011

[4] Adut A., On Scandal: Moral Disturbances in Society, Politics, and Art, Cambridge University Press, 2009.

[5]Michel Foucault,  Histoire de la sexualité, I. La volonté de savoir, Paris, Gallimard, 1976.

[6] Pierre Bourdieu, La distinction. Critique sociale du jugement. Paris, Ed. de Minuit., 1979.

[7] Radikal, 24.03.2010

Post Scriptum

Bu konuda kapsamlı bir analiz için Meltem Ahıska’nın yazısına başvurulabilir

http://www.red-thread.org/tr/makale.asp?a=46

Kısa bir değini için

http://www.biristanbulhayali.com/tag/tophane-isci-heykeli

Oyuncak hayvan mı hayvan oyuncak mı mutlak kurban mı?

2002 yılında Cogito’nun Hayvan temalı sayısı için yazdığım yazıyı bloga yükleyip yüklememekte tereddüt ediyordum bir süredir. Çünkü bu yazının yayınlamasından sonra hayvanlarla ilgili özel bir duyarlılığım olduğu düşüncesiyle ciddi bir dernekleşme sürecine katılma ya da görüş açıklama gibi öneriler aldım. Doğrusu kendimi tuhaf hissetmiştim, çünkü  hiç hayvan beslememiştim, vejetaryen değildim, doğru dürüst hayvansever bile sayılmazdım. Bugün de günlük hayatımda hayvanlarla haşır neşir değilim ama insan merkezli bakış açımızın sorunlarının da farkındayım. Dolayısıyla çoğu kez olduğu gibi, yazarken kendimi de sorguladım. Yazı biraz daha uzun, seçilmiş bazı bölümlerini buraya aldım.

Merak eden Cogito’nun Yaz 2002 tarihli 32 sayısının 132-140. sayfalarına göz atabilir.

Hayvan: Kimin Kurbanı?

[…]

Aydınlanma’nın Diyalektiği’nin Notlar ve Taslaklar bölümünde yer alan “İnsan ve Hayvan” başlıklı pasajın ilk cümlesi şöyledir: “Avrupa tarihinde insan düşüncesi ifadesini hayvandan farklı oluşta bulur”[1]. Ancak tüm diğer kategoriler gibi mutlak tanımdan yoksun olan hayvanlık da sürekli bir sınır değişimine tabidir. Hayvanlık sadece Descartes’ın makine olarak tanımladığı hayvanlara özgü değildir, Darwin, insanın da hayvanlardan bir hayvan olduğunu söylemeden önce de kadınlar, köleler, çocuklar ve yabancılar hayvanlığın sınırlarında geziniyorlardı; daha doğrusu “söz”e sahip olmadıklarından içindeydiler. Ezop masallarından Rousseau’nun orangutanlarına kadar insanın doğasını ve toplumunu, iktidarın yapısını tartışmak için karşılaştırma unsuru olan hayvanlar, bazı insan gruplarının tahakküm altında yaşamasını mazur gösteren savları da sağladılar.

Führer merhamet gösterisinde

Hitler, muhaliflerine “domuz” ya da “pis köpek”, Bolşeviklere “hayvanlar”, Slavlara “tavşan ailesi”, Britanyalı diplomatlara “solucanlar”, Amerikalılara “tavuk beyinliler”, kendi halkına ise “koyun sürüsü” ve hatta kız kardeşlerine “aptal kazlar” diye hitap etmekten hoşlanıyordu[2]. Ari kuzey ırkı ise “maymunla insan arası yaratıklar” deniziyle çevriliydi, Dönemin propaganda filmlerinde Yahudiler açıkça şehirlere pislik ayan fareler olarak tanımlanıyorlardı. Öte yandan hayvan sevgisi, tıpkı çocuk sevgisi gibi ön plana çıkarılıyordu. Führer’in özellikle Alman çoban köpeklerine düşkünlüğününün Nazilere sirayet edişi, Adorno’ya göre rastlantı değildir. Nietzsche’nin Voltaire’e yönelttiği haksız suçlama Naziler’de yerini bulur: “belirli nesnelere ve insanlara karşı nefretlerini hayvanlara acıma biçimi altında gizlemeyi bilirler”. Faşistler, doğaya, çocuklara ve hayvanlara özel bir ilgiyle yönelip okşadıklarında bu, okşayan elin her an vuran el halini alabileceği tehdidinin yarattığı tahakküm hazzıdır. Sürekli olarak çelişkilerle oyun oynamak, Goebbels’in en güçlü taktiklerinden biridir. Aynı şekilde, Hitler 1933 yılında iktidara geldiğinden Almanya’daki tüm vejetaryen derneklerini yasaklamış ve Frankfurt’ta çıkan en önemli vejetaryen yayınını yasaklamış olmasına rağmen, Goebbels ona çizdiği her tür dünya zevkinden el çekmiş, kendini vatana adamış önder tiplemesinde Hitler’in katı bir vejetaryen olduğunu yaymayı da gerekli görmüştür. Oysa Hitler, midesindeki rahatsızlık yüzünden sebze ve meyveyle beslenmeyi tercih ediyordu. Vejetaryen, hayvansever bir Führer şefkatini ve şiddetini adil dağıtmak konusunda çok daha ikna edici görünüyor olsa gerekti.

[…]

Modern zamanlar, faşizmin hayvan konusundaki ikiliklerini hatırlatan bir egemenlik ve dostluğa tanıklık ediyor. Yunus etinden kedi köpek mamaları, toplama kampını andıran tavuk çiftlikleri, deri giysilerin cinsel çekiciliği, kitlesel hayvan kıyımı ve ev hayvanlarına aşk misali bağlılık. Uygar dünyanın süpermarketleri et, kaldırımları köpek dışkısı dolu. Uygarlık doğayı yeniden ve sürekli evcilleştirse de onun tehditlerinden kurtulamadı. Deli dana gibi hastalıklara kadar uzanmaya gerek yok, birçok insan için köpek korkusu, arkaik bir imgenin geri dönüşünden çok, bastırılan, zorunlu itaatin, dostça bir anlaşmanın ardına gizlenen hayvanların intikamından korkmak gibidir. Diğerleri içinse hayvan sevmemek sanki uygarlığın hayvanlar üzerindeki tahakkümünün başarısına (yani insanın kesin ve tartışılmaz üstünlüğüne) inanmama vesilesiyle bir uygar olamama işaretidir. Türkiye’de son dönemde sokak köpekleriyle ilgili tartışmanın kitle iletişim araçlarında bu denli görünür hale gelmesi, hayvan haklarını insan haklarından daha fazla önemsediğinden şüphelenilen üst orta sınıf kadınlarla, uygarlıktan uzak olmakla suçlanan erkekler arasındaki bir tartışma gibi görünmesi ilginçtir. “Modern” ile “geleneksel”in yeni bir savaşı!

Türkiye’de 1980’lere kadar evde beslenen köpek “fifi”ydi. Bir züppelik ve özenti alametiydi. Bir de fabrika bahçelerinde beslenen büyük köpekler vardı; sanki üretimi koruyan kollayan. Mülkiyeti koruyan köpeklerle, oyuncak muamelesi gören süs köpekleri, doksanlarda yerini “dost” köpeklere bıraktı. İnsanlara güvenini kaybetmiş, yalnızlaşmış bireylerin can dostları. Cinsleriyle –yaygın deyişle markalarıyla- anıldıkça toplumsal statü simgesi olarak da benimsendiler. Çoğu zaman bakımları devredildi, köpekleri kapıcılar gezdirdi, olsun! Geçmişte Fransızların köpeklerine Paşa adını koymayı pek sevmesine nispet, Kont ismi verilen köpeklerin isimleri, artık sahiplerinin yaratıcılığını ve tekilliğini gösteren işaretler halini aldı. Ev hayvanlarımızla, başka insanların nasıl bir arada yaşayacağına dair basit ilkeler belirginleşmediğinden çoğu zaman gerginlik konusu oldular; insan sevgisiyle hayvan sevgisi sürekli bir hiyerarşi terazisinde tartıldı. Birey, yurttaş, hemşeri olma sorunlarımız onlar üzerinden yaşanmaya başladı.

Ev hayvanları çeşitlendi, kafesteki kuşların sorunsuz varlığı, yerini kendi huyuna sahip olma özelliği taşıyan birey-hayvanlara bıraktı. Köpeklerin sorgusuz itaatine karşı kedilerin bağımsız dikkatini yüceltenler, bir hayvanla bir arada yaşamanın, onu kontrol altında tutmayı gerektirmediğini hatırlattılar. Faydadan uzak tutulan ev hayvanları, sevgiye ve anlama boğulurken, genel bir türün parçası olmaktan çıkıp kişileştiler. Sürülerindeki ineklerin ailesini ve özelliklerini neredeyse dört beş kuşağa dek hatırlayan kabileleri hatırlatacak kadar önem kazandı hayvanın soy ve huy bilgisi. Çocukların birer hayvan sahibi olması, sevme ve sevilme, sorumluluk ve karşılıklılık duygularını öğrenebileceklerinin koşulu olarak tanımlanıyor artık. Çocukların, sosyalleşme sürecinin aşamalarını hayvanlar aracılığıyla öğrenip benimsemeleri bekleniyor.  Alışveriş merkezlerindeki evcil hayvan dükkanlarının vitrinlerine yapışmış çocuklar, anne babalarını canlı oyuncaklar haline getirilmiş bu yaratıklardan bir tane almaları için zorluyorlar. Kuzey ülkelerinden gelen türler yaz sıcaklarında dayak yemiş gibi yere yapışıyorlar ve sahiplerinin evlerindeki klimalardan aman diliyorlar. Bu egzotik oyuncaklar elbette köpeklerle sınırlı değil, maymunlardan binbir renkli papağanlara kadar uzanıyorlar. Sahip olma güdüsü, bir canlıya eşya gibi sahip olunabileceği yanılsamasıyla birleşerek ticaretin boyutlarını, bu ticaret sırasında köleleştirilen, eziyet gören hayvanların sayısını arttırıyor. Televizyon dizilerinin sevimli hayvanları, fazla sorun çıkarırlarsa sopanın ucunu göreceklerini biliyorlar. Sevimli ayıcık imgeleriyle büyümüş çocuklar, kendilerini korumaları gereken bir dünyada yaşadıklarının farkına geç bir travmayla varıyorlar. Hayvanlar konusundaki tasarımlarımızda “insan” gibi yaşanır bir dünya kurmakta olduğumuzdan daha becerikli sayılmayız. Sömürgeciliğin “soylu vahşi” hayali devam ediyor.

Çocukluğumun Flipper’ının eğitimcisi Ric O’Barry, yunusun intiharına tanıklık ettikten sonra yunus parklarına karşı mücadele eden bir aktivist olmuştu

Bugün, tanımadığımız, tanımak istemediğimiz, sürüsüyle aynı adı vermek istediğimiz tekilliklerini türün başlığı altında reddettiğimiz her şeyi ve herkesi hayvanlaştırabiliriz, hayvanları da. Ya da tekilliğini teslim ettiğimiz ya da -kimbilir- kurguladığımız hayvanları basit birer hayvan olmaktan çıkarabiliriz. Sınıflandırma, modern çağın bilgisinin en büyük dayanaklarından biri olduğu gibi, en sarsıcı yanılgılarını da yaratan bir bilme tekniği. Keskin bir bıçak: çok yararlı ve çok tehlikeli. Mezbahalar, hepsi birbirine benzer diye düşündüğümüz hayvanlarla dolu. İnsan kasapları, “öteki” insanları, hepsinin aynı soyun birbirine benzeyen ürünleri olduğu düşüncesiyle rahatça katlediyorlar.


[1] Horkheimer, M., Adorno T.W., Aydınlanmanın Diyalektiği Felsefi Fragmanlar II, Kabalcı Yayınevi, 1996 s.162, çev. Oğuz Özügül.

[2] Kersaw I., Hitler: 1936-1945: Nemesis, W.W.  Norton & Company

The Newsroom ya da Haberlerin Masumiyeti

Adamımız adeta Cumhuriyetçi kılığında bir Demokrat

Belki de büyük beklentilerle oturduğum için ekranın karşısına, The Newsroom’un ilk bölümünün başından, sakız çiğnemişim de şekeri bitmiş, nereye atacağımı şaşırmışım hissiyle kalktım. HBO nam Amerikan kanalının, yorgun bir günün sonunda beni aptal yerine koymayan üstelik de kimi zaman televizyonu sanata yaklaştıran (The Sopranos gibi) işlerinden birini bekliyordum. Dediğim gibi hem kendimi akıllı hissedecek hem de zaman öldürdüğümü düşünmeden eğlenebilecektim. Kayıp Amerikan ruhunu restore etme iddiasındaki bu senaryonun ve hatta kastın, kimi yerde bir Mavi Ay esprisiyle yapımcı ve sunucu arasındaki bir sonuca varmayacak ve bir sonuca varmayacağı için de hep arzuları gıdıklayacak (bkz. objet petit a) ilişkisini, donanma eskisi alkolik ama ahlaklı kanal yöneticisini, edepli duygulara hitap eden bol yaylı müziği (bu bende hep işe yarar, yaylılar yükseldi mi otomatik olarak hislenirim) bir nevi iyi çalışılmış kitsch gibi seyretmeye başladım.

Örneğin altıncı bölüm olgun, eğitimli, sağduyulu batılı yetişkinlerin aşkı konusunda didaktik bir yol göstermeydi adeta: kadının adama St. Valentin hediyesi, Mısır’da kaçırılan haber kaynağının fidyesine katkıda bulunmak üzere sıraya girmiş habercilerdi. Herhalde bu düzeydeki insanlar birbirlerine çiçekti çikolataydı yüzüktü saatti hediye edecek değillerdi. Kimi zaman yanlış anlaşılsa da merhametli ve adil babaya hakkını teslim etmeyi bilen çocuklar, bir kadının verebileceği en büyük hediye değil midir! Sık sık ekrana elimdekileri fırlatma hissi veren klişelerin dönüp dönüp gelmeye başlaması, ekranla kurduğum “love to hate” ilişkisi açısından bana zevk bile veriyordu.

Usame Bin Ladin’in yakalandığı bölüm ise televizyonculuk tarihine gerçek bir kitsch örneği olarak geçebilecek kadar müdanasızdı. Düşmanın öldürülmesiyle mesele halloluyor, polis zenciyi kovalamayı bırakıyor, sihirli cümle kutsal bir armağanmışçasına kulaktan kulağa fısıldanıyor, bütün o kuşkucu, sorgulayıcı, alaycı adamların ve kadınların yerini sonsuz bir tatmin duygusuyla kucaklaşan bir güruh alıyordu. Birleşik Devletler’in neyin karşısında birleşmesi gerektiğini gösterdiği parmağı gözümüze sokan bölümü izlediğim gün, CNN,  A.B.D’nin Libya Büyükelçisi’nin,  Müslümanların Masumiyeti adında bir filmde Hz. Muhammed’in küçük düşürülmesi nedeniyle öldürüldüğünü anlatıyordu. Hemen arkasından yayınlanan haberlerde, prodüktörün oyuncuları kandırdığını, bilse böyle bir filmde asla oynamayacağını söyleyen bir kadıncağız göz yaşları içindeydi. Yeni bir Şeytan Ayetleri vakası demeye dilim varmıyor. İnsanın Müslümanlara asıl hakaret, internette gördüklerim doğruysa değil B sınıfı film, skeç olarak bile kimsenin yayınlamayacağı, bluebox görüntülerin, kötü oyunculuğun, dokununca elde kalan dekorların beş dakikadan fazla seyretmeyi imkansız kıldığı, müsamere denirse müsamereye ayıp edilecek bir “şeyi” ciddiye aldıklarını söylemek olurdu; nerede Hıristiyanlar’ı ayağa kaldıran görkemli Günaha Son Çağrı, nerede bu paçavra diyesi geliyor ama neyse İslami elitizm bana düşmez.

Clinton ve Obama’nın açıklamaları, Dışişleri Bakanlığı’nın girişinde görev başında ölmüş olanlar gibi adının mermere kazınacağını, dünyanın daha fazla Chris Stevens’a (yani özgürlük savaçılarına) ihtiyacı olduğunu  söylerken, Libyalılar’ın da Stevens’ın yanında savaştıklarını, onu koruduklarını, hastaneye götürdüklerini ekleseler de, kızgın kalabalıklar, kendilerine verilen rolde bu “şey” karşısında gösterdikleri tepkiyle “özgürlük düşmanı” rolünü bir kez daha başarıyla dolduruyorlardı. Hatırlatalım, burada derdimiz, olguların haber olarak nasıl kurgulandığı, “gerçeğin” ne şekilde paketlenip sunulduğu. Yani Ortadoğu’daki dönüşümleri değil, bu dönüşümlerin ne şekilde temsil edildiğini anlamaya çalışıyoruz. Sadece Amerikan ya da Avrupa kamuoyunda değil, bizde de Arap Baharı’nın özgürlük peşindeki gerçek yurttaşlarının yerini, çabucak ağzı köpüklü bir kalabalık imgesi alıveriyor. Belki ileride mikro yöntemlerle “aşağıdan tarih” çalışanlar, önümüze sunulan bu klişeler ziyafetini çaresizce izlesek de yutmadığımızı yazarlar. Haberler üzerimize yağarken süzgecimizi hazırlamayı unutmayalım.

“Toplumun içinden çıkan, ama onun üzerine yerleşen ve ona giderek daha da yabancı hale gelen bu iktidar, devlettir”

Devletin/devletlerin hayatımızda işgal ettiği yer hakkında ağır sorularla kanlı cevapların dört bir yanı işgal ettiği dönemlerden geçiyoruz. Yukarıdaki başlığı alıntıladığım, Marc Abélès’in Devletin Antropolojisi‘ni 1998 yılında Kesit Yayınları’nın önerisi üzerine çevirmiştim. Çevirirken çok şey öğrendiğim, sadece devletli toplum/devletsiz toplum, toplum sözleşmesi, modern siyasi ritüeller üzerine değil, antropoloji/felsefe/siyaset bilimi ayrımları üzerine de düşünmemi sağlayan bir çalışma olmuştu. Kitabı okumuş bir twitter kullanıcısından bu baskısı tükenmiş kitabın fotokopilerinin elden ele gezdiğini öğrendikten bir kaç gün sonra, Dipnot Yayınları’ndan kitabı tekrar basmakla ilgilendiklerini belirten bir e-posta aldım.  O yıllarda çeviri sonrası fazla müdahil olamadığım için hemfikir olmadığım bazı söyleyişler taşıyan metnin üzerinde bir kez daha çalışma fırsatı doğdu. O nedenle bu yeni baskı, ilkinden bazı farklılıklar içeriyor. Aşağıda koyduğum birkaç alıntı kitabın tartıştığı meseleler hakkında bir fikir verebilir.

Abélès M., Devletin Antropolojisi, Dipnot Yayınları, 2012.

Gözden geçirilmiş yeni baskı

“Maine, Roma toplumunda evlat edinme pratiğinin öneminin altını çizer. Bu örnekte devletin doğal bir kökeni olduğu inancının akrabalık grupları arasında gerçekleştirilen dalavereleri ne ölçüde gizlediği gözlenmektedir. Burada dikkatimizi çekmesi gereken şey, çok arkaik bir dönemde aile ilişkilerini sürdürmeye ve geliştirmeye yardım eden “yasal kurguların” devreye sokulmasıdır. Her şey, sanki bireylerin birlikte yaşamak için ortak soyağacı bağları göstermeye ihtiyaçları varmış gibi cereyan etmektedir. “Yeni gelenler kendilerini, gelip eklenmiş bulundukları halklarla aynı soykütüğünden gelmiş gibi göstermek zorundaydılar” (1959, 108). Olgular ile değerler arasındaki bu düzlem farklılığından, Maine’in çıkardığı sonuç, bütün toplumların ortak bir soya dayanmaktan uzak oldukları, ama varlıklarını uyumlu bir biçimde sürdürebilmek için bu inanca ihtiyaç duyduklarıdır. Yine de arkaik gruplanmaların “bir ebeveynler birliği ilkesi ya da modeli” üzerine örgütlendikleri doğrudur. Eğer işler bir evrim geçirdi ise, bu, cemaatlerin belli bir dönemde kendi içlerine kapanmış olmaları yüzündendir. Bunlar böylece ayni kökenlerden geldiklerini ilan edemeyecek gruplarla çevrelenmiş aristokrasiler haline geldiler. Bu ayrışık gruplar arasındaki tek birleştirici özellik olarak toprak bitişikliliği ilkesi, böylece ortaya çıktı.

İşte, akrabalık ve kanbağı göndermeleriyle örgütlenmiş bir toplumdan, bugün bildiğimiz ülkesel [territorial] devlet tipine geçiş sorununu bir parça aydınlatan şey. Her türlü şıkta, Maine, ona göre, insanlığın tanıdığı iki büyük evre arasındaki geçişin kabul edilebilir bir açıklamasını sunmaya imkân verecek bir varsayım önermekte tereddüt etmez. Bu geçiş, sözleşmesiz, yani siyasal bağın varolmadığı bir doğal al önvarsayımının olmadığı bir geçiştir. Ancient Law yazarına göre, kan bağı modeli siyasal ilişkiyi biçimlendirmekte ve ona iki yönlü bir nitelik kazandırmaktadır.”

İlk baskı

” […]Weber’in, “bir toplumsal ilişki içinde, direnişlere karşı kendi iradesini galip getirme şanslarının -neye dayandıklarının pek de önemli olma-dan- tümü “şeklindeki güç tanımı, çatışmalı ilişkilerin varlığını içerir (1971, 56). Bu bağlamda iktidar ilişkisi, tahakkümle eş anlama gelir; bu da mantıksal olarak Weber’i, “bir gruplaşma, idari yönetimi nedeniyle her zaman biraz da bir tahakküm gruplaşmasıdır” saptamasına götürür (a.g.e., 56). Bu bağlamda devlet, öteki tahakküm gruplaşmaları arasında bir tür olarak görünür: idari yönetiminin, meşru şiddet tekelinin hak talebinde bulunduğu bir tahakküm grubu. Her şey, sanki kişiler, bir egemene bırakmak üzere önceden tekil güçlerinden vazgeçmişler gibi cereyan ettiğinden, birçok açıdan Hobbesçu bir kavrayış söz konusudur. Devlet bu şiddet geriplanı üzerine kurulur: farklı tarihsel şekilleriyle meşru tahakkümü somutlaştırır […]

Weber bu açıdan, Engels’in, devleti “toplumun resmî özeti” olarak nitelediği klasik metinde ifade edildiği haliyle Marksist geleneğe daha yakındır: devlet ezelden beri varolmak şöyle dursun, toplumsal çelişkiler hasım çıkarların düzensiz çarpışmasına yeterince dayanıklı bir siyasal yapının varlığını gerekli kılacak derecede arttığında, tarihsel olarak ortaya çıkar. Devlet, o toplumun önleyemediği uzlaşmaz karşıtlıklarla bölünerek kendi kendisiyle çözülmez bir çelişkiye saplandığının itirafıdır. Ama hasım tarafların, karşıt iktisadi çıkarlara sahip sınıfların birbirlerini ve toplumu yiyip bitirmemeleri için, görünürde toplumun üzerinde olan bir iktidarın çatışmayı yumuşatması ve düzeni sağlaması ihtiyacı doğar: “toplumun içinden çıkan, ama onun üzerine yerleşen ve ona giderek daha da yabancı hale gelen bu iktidar, devlettir”

Richard Sennett anlatmış gençlerin işsizliğini, Türkçeleştirdim: Kuzuların Sessizliği

İşler nerede?

Richard Sennett, ne yazsa ilgiyle okuduğum sosyal bilimcilerden biri (üstelik yemek yapmayı ciddiye alıyor ki bu beni özellikle ilgilendiriyor) . Corrosion of Character (Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri), The Hidden Injuries of Class (Gizli Sınıf Yaraları) ve The Culture of New Capitalism (Yeni kapitalizmin kültürü), yaşadığımız zamanları anlamak için sadece sosyal bilimcilere değil, şu ya da bu şekilde yaşadıklarını, içinde bulundukları dünyayı anlamlandırma peşindeki herkese hitap edebilecek kitaplar. Bir kongrede kendisini dinlerken hiçbir sahtelik içermeyen tevazu ve içtenliği, akademide az bulunur özellikler olduğu için beni ayrıca şaşırtmıştı. Guardian’da gençlerin işsizliğiyle ilgili yazısını ve özellikle öğrencilerine yönelik kişisel tonunu gördüğümde ilk aklıma gelen, daha çok insanla paylaşmak için Türkçe’ye çevirmek oldu.(Sadece İngilizce bilmeyenler açısından değil, İngilizce bilenlerin bile kimi zaman yabancı dilde okumaya üşendiğini gözlemliyorum) Hızlıca yaptım; hatalara ya da aksak söyleyişlere rastlarsanız uyarmakta tereddüt etmeyin. İngiltere bir çok tarihçi için kapitalizmin anavatanı ve geç kapitalizm, ileri kapitalizm, neoliberalizm ne diyorsanız artık, tüm bunlar açısından da tarihsel bir laboratuar oluşturan bir ülke. Casino banking dedikleri kumarhane finansının da Thatcherism’le ifade edilen demir yumruklu laissez faire‘in de memleketi. Bu adada neler olup bittiği, bu yüzden önemli. Sennett Rus göçmeni bir aileden, Chicago’da doğmuş olmasına rağmen aslen İngiltere’den konuşan ve kamusal entelektüel figürünü, talking head (konuşan kafa; televizyonda hergün onlarla fikirlerini çılgınca bir tutkuyla savunurken karşılaşıyorsunuz) kıvamına düşmeden ayakta tutmayı başaran bir sosyal bilimci. Çalışma hayatı, iş dünyası, uzun süredir üzerinde çalıştığı mevzular.

İş bulma, işini kaybetme korkuları, giderek daha çok insanı derinden etkiliyor. Beyaz yakalı işsizliği, 21. yüzyılın başında birbirini izleyen krizlerle yaşadığımız sarsıntılar aracılığıyla tanıştığımız görece yeni bir olgu. Geçmişte, üniversite eğitimi neredeyse ömür boyu bir iş güvencesi sağlarken, günümüzde, çok kişi arasından elemeye yönelik uzun bir listedeki maddelerden biri. Üniversite yönetimlerinin bunu, iş dünyasıyla yeterince bütünleşemediğinin bir işareti sayıp, giderek eğitimin akademik içeriğinden çok pratik sonuçlarına yöneltecek eğitim politikalarını desteklemesi, üniversiteyi içinden gelip geçilecek demirden bir boruya çeviriyor öğrenciler için. Bu açıdan bakıldığında Sennett’in hem öğrencileri hem üniversite eğitiminin içeriği konusundaki kaygıları Türkiye için de çok şey ifade ediyor. Türkiye’de örneğin sosyal bilimlerde, üniversite eğitiminin neredeyse ilk iki yılını üniversiteye giriş sınavından yorgun argın ve test sistemiyle zihinleri düzlenmiş şekilde gelen öğrencilerimizi düşünmeye davet ederek, diğer iki yılı ise, üçüncü sınıftan itibaren iş bulma, çalışmaya başlama telaşına düşen öğrencilerimizi okulda tutmaya çalışarak geçiyor (tabii bunu, akademiye inancını koruyan öğretim üyeleri açısından söylüyorum, başka bir grup için sınıf kapısı kapalı olduğu ve öğrenciler içeride tutulduğu sürece sorun yok!).

Üniversite eğitiminin demokratikleşmesi çok yeni; bunu izleyen süreçte, hızla üniversitelerin kendi aralarında çeşitli kriterlerle bir hiyerarşiye tabi tutulması (A.B.D’de Ivy Ligue örneği) ve bu kriterlerin de öğretim üyeleri üzerinde bir baskı aracına dönüşmesi üniversitenin varoluş koşulları konusunda ciddi kaygılara neden oluyor. Bu açıdan üniversiteyi, lise ve çalışma dünyası arasında mecburi bir geçiş yeri değil, bir düşünme/sorgulama/üretme alanı olarak korumak ya da o hale gelmesini sağlamak (Türkiye’de üniversitelerin YÖK’le ayrı bir darbe aldığı unutulmamalı) bilgi üretimini ciddiye alan her ülkenin meselesi olmalı.

N.Ö

Yazının aslı için aşağıdaki bağlantıyı kullanabilirsiniz.

http://gu.com/p/38nqn

Richard Sennett

BU, ÇOCUKLARIN SORUNU DEĞİL

Richard Sennett

Hepimiz biliyoruz, varolan çok az işin peşinde, çok fazla insan var. Bu, özellikle, bulabildikleri taktirde yeteneklerini de kullanmadıkları işlerle karşı karşıya olan genç mezunlar için bunaltıcı. Son on yıldır, kendi öğrencilerimle bu hazin tabloyla başa çıkmanın yollarını konuşuyorum; çözümler var tabii ama hiçbiri iç açıcı değil.

Avrupa’da neden iş olmadığı sır değil. Avrupa 30 yıl önce imalat işlerini dünyanın diğer yerlerine ihraç etmeye başladı. Bugün, Brezilya, Çin ve Hindistan gibi ülkeler, Avrupalılar’ın kendileri için saklamayı düşündükleri yüksek beceri gerektiren işleri geliştiriyorlar. İngiltere, finansal hizmetlere tutundu ama Şehir [the City, Londra’nın tarihi kent merkezi, aynı zamanda barındırdığı finans kurumlarını genel olarak adlandırmak için de kullanılıyor.çn], ülkenin açığını kapatamaz.

Bir anlamda, üniversiteler bu işi daha da kötüye götürdüler. Lisansüstü düzeyde, aşırı yüksek harçları ödeme gücü olan yabancıları daha çok kabul ediyorlar: lisansüstü dersler 15,000 £’a kadar mal olabiliyor ve bu seviyede İngiliz öğrenciler için çok az mali destek var. Yani ülke, işler kadar, becerileri de ihraç ediyor. Eğer Theresa May [daha önceki hükümet döneminde İç İşlerinden, halen Kadın ve Eşitlikten sorumlu muhafazakar bakan.çn] olsaydınız, çözümün yabancıları dışarıda tutmak olduğunu düşünebilirdiniz, ama kendi öğrencilerimiz için devlet desteği olmadan bu yüksek lisans ve doktora programları çökerdi.

Peki kişisel düzeyde bir çocuk ne yapmalıdır? Öğrencilerimle araştırdığım çözümlerden biri, dışarıya göç. Gerçekten de İngiliz diplomalarına talebin çok olduğu Latin Amerika ve Uzakdoğu’da, İngiliz mezunlar için çok sayıda iş var. Her zaman olduğu gibi, göçün insani bedeli kişisel olarak çok yüksektir. Sosyal teori gibi özel bir konuda ders verdiğim için meseleyi kendi öğrencilerime şöyle anlatıyorum: işinizi, evi terk edebilecek kadar çok umursuyor musunuz? Giderek daha fazla öğrenci olumlu cevap veriyor.

Daha az şiddetli bir cevap “esnek” işgücü piyasalarını içeriyor: “esnek”, iş güvenliği olmayan ve ilerlemesi umutları çok sınırlı kısa dönemli çalışma anlamına gelir. Eğer mevcut hükümet böyle devam ederse ve işverenler aklına estiklerinde işten çıkarma yoluna giderlerse , emek, bu şartlar altında daha da esnek hale gelir. Öğrencilerimin bununla başa çıkma yollarından biri, kitap yazmak ya da gönüllü işlerde çalışmak gibi kişisel olarak anlamlı türden gece işleriyle tahammül edilir hale gelen geçici gündüz işlerinde çalışmak. Ancak bu, sadece yüksek motivasyonlu, iç dünyalarına dönük çocuklar için bir çözüm ve kalın duvarlı bir psikolojik sığınak gerektiriyor; gündüzün stresi, güvensizliği ve depresyonu gecenin çıpasını yerinden sökebilir.

Efendilerimiz, müteşebbisi kutsuyorlar ve öğrencilerimden çok azı için, eğer başarısız olmaktan korkmazlarsa, yeni bir iş kurma seçeneği var. Küçük işletmelerin yaklaşık% 60’ı birinci yılında, %76-80’i ilk üç yılda esas olarak sermaye yokluğundan başarısız oluyor. Kooperatif bir gıda ağı kuran bir Kant öğrencim ve lezbiyen tanışma hizmeti veren bir Hegel öğrencim (Usta kimbilir ne derdi?) var; pişman olmaktansa başarısız olmak daha iyidir diye düşünüyorlar ama bu tüm bir jenerasyon için uzun vadeli bir reçete olamaz. Mevcut durumda gücüme giden, kapitalizmin yapısal bir sorununun, gençlerin hayatlarına, kişisel sorunları olarak boca edilmesidir; yurtdışına göç etmek, yeni bir iş kurmak ve gece işleri bazılarına yardım edebilir ama sistem aynı şekilde devam eder.

Buna rağmen, hükümet, iş çevreleri ve üniversiteler isterse genç mezunları gerçekten kayıp bir nesil olmaktan kurtaracak yollar var.

Bunlardan en kuvvetlisi iş-paylaşımı. Hollandalılar, devletin de mali desteğiyle tam zamanlı bir işi iki hatta üçe bölerek bunu denediler. Bu deneme, iş azlığını hayatın bir gerçeği olarak kabul ediyor ama işsizlik yardımının maliyetinden ve neden olduğu özgüveni mahveden koşullarından kaçınarak insanları işte tutacak şekilde karşılık veriyor.

İngiltere’nin, hem çıraklık sayısının azlığı hem de işte eğitime alınan gençlere karşı taahhüt yokluğuyla, gençler için çıraklığı kötü yönetme şekli karşısında dehşete düşmüştüm. Almanlar, meseleyi çok daha iyi ele aldılar: çok sayıda genç insan için işte eğitim sağladılar ve iş vaatleri gerçekti. Alman iş çevrelerinde nesiller arası bağın, mümkün olduğunda işi ihraç etmeyip ülkede tutmaya ikna etmesi tesadüf değildir; nesiller arası süreklilik, onların işletmelerine, bizim işletmelerimizin çoğunun sahip olmadığı bir sağlamlık ve ortak bilgi tabanı sağlıyor.

Bu açıdan, belki de şaşırtıcı olabilecek bir şekilde, üniversitelerin, gençleri iş dünyasına hazırlamayı, en azından şu anda yapmaya çalıştıkları şekliyle, bırakmasını istiyorum. Sorunun bir kısmı, yersiz bir uzmanlaşmadan kaynaklanıyor: eğer otelcilikte yiyecek-içecek hizmetleri lisansınız varsa ve bu alanda iş yoksa hapı yuttunuz. Üstelik, üniversiteler sözde pratik dersler alan öğrencilerin sayısını çoğaltarak, iş azlığı sorununu daha da kötüleşirdiler. Bu yıl İngiltere’de binlerce MBA’li öğrenci mezun olarak görece az sayıda iş için rekabet edecek. Genç insanlara entelektüel meydan okuma ve derinleşme kabiliyeti sağlarsak çok daha iyi ederiz ki üniversitenin amacı da zaten budur. Bu şekilde iş sayısı değil ama akademik girişimin bütünlüğü/dürüstlüğü artar.

Bugünün gençleri, kayıp bir nesilse bu, üniversite, hükümet, iş çevreleri onları başarısızlığa uğrattığı içindir. başarısızlığı önleyecek reçeteler var ama bu ilacı almak için İngiltere’nin inançlarını ve emek pratiklerini radikal bir biçimde gözden geçirmesi gerekmektedir. Bunun yerine, şimdiye kadar, kişinin iş dünyasında kendisine bir yer bulmasını kişisel bir sorun olarak kabul ettik.

“Eski iyi şeylerden değil, yeni kötü şeylerden başla işe”

Murat Daltaban’ın Dot’ta sahnelediği unutulmaz Kürklü Merkür için yazılmıştı. 

Kürklü Merkür 2007 DOT

Sosyal bilimlerin kavramsallaştırmak için bin dereden su getirdiği gerçeklikleri, bazı sanat eserleri yüzümüze nasıl geldiğini anlamadığımız bir tokat gibi vuruyor. Eğlencelik olmayan sanatın bir işi de bu değil midir zaten? Gerçekliğin sınırlarını yoklamak. Walter Benjamin’in Brecht’ten alıntıladığı ünlü ilke, “Eski iyi şeylerden değil, yeni kötü şeylerden başla işe” der. İngiliz yazar Philip Ridley’in ‘Kürklü Merkür’ü çoğu başarılı distopya gibi bunu yapıyor. Edebiyat ve sinema, ‘1984’, ‘Blade Runner’, ‘Brazil’ gibi distopyalar aracılığıyla bu cehennemi dünyaların gelişini haber vermişti çoktan bize. Dizginlerinden boşalmış, kaba bir özetle işçi hareketlerinin pazarlık gücünden ve sosyal devletin sınırlayıcılıklarından ‘özgürleşmiş’ bir kapitalizmin dünyaya neler edebileceği yıllar öncesinden tanımlandı aslında.

Kapitalizmin anavatanı
Mike Davis ve Daniel B. Monk, geç kapitalizmin sınıfsal dışlama ve yalıtma ilkeleri üzerine kurduğu rüya kentlerin yarattığı cehennemleri gözler önüne serdikleri ‘Evil Paradises’ (Kötücül Cennetler) başlıklı derlemelerinin girişinde ‘zenginlerin, en derin ve en gizli arzularının kâbus bahçelerinde tanrılar gibi yürüyebilecekleri’ bir dünyanın kurulmasını anlatıyorlar. Bu kimi zaman yüksek duvarlar ardındaki sitelerde cisimleşiyor, kimi zaman Dubai gibi pervasız botokslu şehirlerde. Geç kapitalizmin yarattığı her cennet, dış duvarlarında bir cehennem oluşturuyor. Giderek yoksullaşan kitleler, hapiste değillerse, tıkıldıkları gettolarda kaderleriyle baş başa, suçtan kaleler oluşturmakla maruf hale geliyorlar. Her yıl denizlerinde binlerce mülteciyi boğup kendi ‘cennetini’ korumaya çalışan Avrupa ya da Meksika sınırını korumak için akıl almaz yollara başvuran ABD için de bizler, yani ‘öteki dünya’dan gelenler aynı konumdayız; potansiyel suçlu olmak ne demek, bir kez olsun vize almaya çalışan herkes hissetmiştir kuşkusuz. Velhasılı kelam kapitalizmin anavatanı birinci dünya, kendisini hem dışındaki üçüncü dünyadan hem içindeki dördüncü dünyadan korumak zorunda!

İstanbul’un da dahil olduğu birinci dünyanın parçası haline gelmiş kentler, çektikleri sermaye akışını korumak için giderek daha ‘güvenli’ hale gelmek zorundalar. Alt sınıflar, temizlik işlerini hallettikten sonra geldikleri yere dönseler, etrafta fazla dolaşıp nezih atmosferi bozmasalar iyi olur. Restoranlarda hiç yemedikleri yemekleri sunan servis elemanlarının koltuk altlarına, ter kokmasınlar diye botoks uygulanabilir; madem her gün duş alabilecekleri koşulları oluşturan maaşı alamıyorlar! Hayallerinizin evinin bulunduğu cennet sitenin bahçe duvarının bittiği yerde başlayan dünya meşummuş ne gam! Yerden mümkün olduğu kadar yüksek cipinizin kapısını kapatıverirsiniz olur biter. Financial Times’ın ekinin adı çok şey anlatıyor: ‘How to spend it!’ (Nasıl harcamalı?) Pervasız sermaye, doymak bilmez arzusunu harekete geçirecek daha yeni, daha yeni oyuncaklara muhtaç.

Nasıl harcasak?

‘Artıkların’ dışlanması
‘Kürklü Merkür’ün yarattığı kıyamet günü atmosferi, ayrıcalıklı sınıftan zenginlerin en korkunç fantezilerini gerçekleştiren partiler düzenleyerek, ‘dışarıda’ hayatta kalmaya çalışan bir grup insanın hikâyesiyle başlıyor. Şehir bir kum fırtınası sonucu çölleşmiş, alt sınıflar kendilerini direniş gücünden yoksun kılmak için yağdırılan uyuşturucularla, ki kelebek metaforuyla anlatılmaları işi daha da hüzünlü kılıyor, hafızalarını kaybetmişler. Hafızasız bir dil, kırık dökük küfür artıklarından ibaret bir çöplüğe dönüşmüş. Burada İngiltere’nin ABD ile birlikte Körfez Savaşı’ndan beri gömüldüğü/yarattığı cehennemi hatırlamamak mümkün değil: CBS’in yayımladığı rakamlara göre ABD’de her hafta 120 savaş gazisi intihar ediyor. Bu intihar salgını, aynı zamanda cesareti artırıp depresyonu azaltması için askerlerde denendiği söylenen hapların etkisi de olabilir mi? Birinci dünya, sadece üçüncü dünyayı öldürmüyor, kendi dördüncü dünyasını da, kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığından orduya katılmış yoksul gençlerini de gözünü kırpmadan ölüme yolluyor. Metaforların metafor olarak kalamadığı bir çağdayız.
Murat Daltaban’ın korkusuzca sahnelediği, her esaslı yönetmenin yapacağı gibi gencecik oyuncularını, ellerini ruhlarının en derinlerine sokup karıştırarak birer parça koparmaya ikna ettiği oyun, Korn’un ‘Evolution’ (Evrim) parçasıyla açılıyor ve sonlanıyordu. Neoliberal ideolojinin, ‘kötü artıkların’ dışlanması için doğal seçilim mekanizmasını kanıt gösterdiğini düşündüğümüzde, çok isabetli bir seçim. “Özür dilerim ama/İnanmıyorum benim için hâlâ umut kaldığına/kanıtlara baktığımda/bu evrim, sadece evrim”. Hepimiz biliyoruz, biz bir yerlerde sevdiklerimizle güzel zaman geçirirken, başka bir yerde birileri tecavüze uğruyor, öldürülüyor, işkence görüyor. Kötülük hükmünü sürüyor.

Nazlı Ökten

Radikal 27.12.2007

Tiner, Dörtyüz Darbe, Felaket Henry ve Çocukluk Sıkıntısı

Tinerci mi dindar mı meselesini takip ederken  Michael Moore’un Truffaut’yu andığı bir tweet aklıma getirdi, Dörtyüz Darbe’yi. Aslında ortalığı birbirine katmaktan türetilmiş bir deyimden geliyorsa da,  uslanmaz çocuğa vurulan darbeleri çağrıştırıyor Türkçe’de. Çocukların yola getirilmesi çok mühim mesele. Bunu ne denli incelikli bir biçimde yapıyorsa bir toplum, o kadar uygar sayılıyor. Bu tekniklerin incelikli hale gelmesi süreci de, başlıbaşına bir hikaye. Tarihçi Philippe Ariès L’Enfant et la vie familiale sous l’Ancien Régime’de ziyadesiyle güzel anlatır. Çocuk ölüm oranlarının düşmeye başlaması ve çekirdek ailenin işlevleri çocukluğu bir anlamda toplumsal kategori olarak doğuruyor.

Geleneksel (kabaca kapitalizm öncesi anlamında kullanıyorum) eğitim biçimlerinin değişmesi, dinsel yapıların ve devletin çocuğu ayrıcalıklı bir yeniden-üretim hedefi haline getirmesi, işleri çocuklar için karmaşıklaştırdı. Artık babasının yaptığını ya da annesinin yaptığını yaparak hayatta kalabilen bir çocuktan değil, sürekli değişen koşullara, piyasanın ve müesses nizamın talep ettiği şekillerde uyum sağlaması gereken  biri çocuk.  Dindarlığı, çocukların tinerci olmaması için bir alternatif olarak sunmak aslında dini araçlaştırması açısından oldukça seküler bir bakış. Burada içimi sızlatan başka bir yan var. Parmakla gösterilip işte onlar gibi olmasınlar denen bu çocukların şeytanileştirilmesi, doksanların zorunlu göç politikalarıyla doğrudan ilgiliydi. Bilinir, dünyanın her yerinde son göç dalgasıyla gelen gruplar en çaresiz olanlardır. Doksanlar Türkiye’sinde köyleri zorla boşaltılan ya da hayvancılık gibi geçim kaynakları yok olduğu için göç etmek zorunda kalan yığınlar, büyük kentlerdeki son göç dalgasını oluşturuyorlardı. Son kalan dayanışma bağlarına sığınmaları bile çok görülen bu insanların çocukları, sokağın tehlikelerine en açık olanlardı.  Sosyolojik bir indirgemecilikle doğrudan etiketlemek yanlış olur; ucuz ve tehlikeli madde bağımlılığı bir tek onları vurmuyordu ama en çok onları vuruyordu. Bu çocuklar, inançsızlığın değil, acımasız politikaların kurbanıydılar, bunu hepimiz biliyoruz.

Çocukları yola getirmenin incelikleri demiştik. Felaket Henry serisi kitapları biliyor musunuz bilmem. Gerçekten çok eğlenceli. Yazarı Francesca Simon’la yapılmış bir röportajı dinledim geçenlerde BBC 4 radyoda, Kirsty Young nam pek serin kadının Desert Island Discs programında (bu programın aynı isimli bir benzeri Açık Radyo’daydı, sürüyor mu bilmiyorum). Ivy League (A.B.D’nin en seçkin üniversiteleri)  okullarından mezun, babası senarist, çocukluğu Paris’te Londra’da geçmiş bir Amerikalı, adabı muaşeret kurallarına meydan okuyan bir çocuğun maceralarıyla tüm dünyada milyonlarca kitap satıyor. Her zamanki gibi mesele ironinin kendisinde. Simon, belki de hepimizin yapmak istediği şeyi yaptığı, kurallara göre değil içinden geldiği gibi (bir anlamda İd’inin buyurduğu gibi) davrandığı için seviyoruz Henry’yi diyor. Bir anlamda, tüm bu incelikli eğitim akıntısına karşı yüzdüğü için makbul Felaket Henry. Başka bir açıdan bakarsanız, tersinden öğretiyoruz çocuklara nasıl davranılması gerektiğini, öyle davranmayana gülerek. Bir toplumda yaşamanın gerektirdiği ikiyüzlülükleri öğrenmek, bunlarla yüzleşmek çocuklar için de ergenler için de zaten başlıbaşına bir sıkıntı. Şanssız doğanlar şiddetin, yoksulluğun korkunç  yüzleriyle boğuşmak zorundalar. İşimiz onları parmakla gösterip ne fena demek değil, sorumluluktan payımıza düşenle yüzleşmek.

Nazlı Ökten

“Harabiyetin bir tür zarafeti olabileceğini düşünüyorum”: Enki Bilal’in Olası Dünyaları

Belgrad-Paris

1994 yılında Paris. Öğrenci kahvelerinde sürekli Bosna’dan söz edildiğini duyuyorum ve kendi kendime şaşıyorum kendi şehrimin kayıtsız uzaklığına. Herkes bunu tartışır gibi. Bir akşam aynı sofraya düştüğüm Fransız bir emlakçı, Osmanlılar buralara kadar gelmeselerdi bu sorunlar da olmazdı diyor. Evet diye mırıldanıyorum, Normandlar da kuzeyden inmeseydi, Gotlar gelmeseydi, İspanyollar Amerika’ya gitmeseydi, Araplar Kuzey Afrika’ya yayılmasaydı, Fransızlar Cezayir’e bulaşmasaydı, İngilizler Hindistan’ı rahat bıraksalardı, tüm dünya oturup kalsaydık yerimizde. Aynı yıl bir kitapçıda Enki Bilal’in dünyasıyla tanışıyorum.

1951 yılında Belgrad. Enes, Çek ve Katolik bir anneyle Boşnak ve Müslüman bir babanın oğlu olarak dünyaya geliyor. Mareşal Tito’nun altı cumhuriyet ve iki özerk bölgeyi  birarada tutan ülkesi Yugoslavya henüz bir bütün. Enes’in babası Nazilere karşı Tito’nun yanında savaşmış. Enki, Belgrad’ı harap ama canlı bir şekilde hatırlıyor. Hatırlamayı seviyor.Dokuz yaşında bir filmde rol alıyor. Adı Asfalt Üzerinde Renk. Belgrad sokaklarına tebeşirle resimler çizen bir çocuğu oynuyor. Gri daha sonra en çok sevdiği, en çok kullandığı renk olacak, söze dökülemeyecek rengi arıyorum derken bile. Bir kovboy ve bir kuş çizdiği söylenir. Paris’e büyük modacıların yanında eğitim almaya giden terzi babası, siyasi nedenlerle dönmek istemeyecektir. 10 yaşındaki Bilal ve annesi 42 saat süren bir tren yolculuğu sonunda Paris’e varırlar. Bu küçük göçmen, çok değil yirmi yıl kadar sonra, hayalini kurduğu dünyalara milyonlarca okuyucuyu izleyiciyi sürükleyecek. Çizgi romanlarla yetinmeyecek, çocukluğundan beri onu büyüleyen sinemaya da bulaşacak. Önce Alain Resnais’nin Amerikalı Amcam’ı için bir afiş tasarlayacak, sonra yine aynı yönetmenin Hayat Bir Roman filminin dekorlarının bir kısmını tasarlayacak.

Amerikalı Amcam: Depardieu'nün Gabin'i taklit ettiği sahneler unutulmaz

Werner Herzog için Yeşil Karıncaların Düş Gördüğü Yer filminin afişi, Jean Jacques Annaud’ya Gülün Adı’nın hazırlıkları için desenler derken 1989’da ilk uzun metrajını çekecek: Bunker Palace Hotel. Hayal ettiği hava araçlarının geçişi için engel oluşturduğunu düşündüğü ikiz kuleleri Manhattan görüntülerinden silecek.1998 yılında yayınladığı Yaratığın Uykusu’nda bilime, sanata, kültüre düşman, Eiffel kulesi gibi batının simgelerine saldırıp yok ederek bir tür tabula rasa oluşturmaya çalışan bir tarikat hayal edecek: OO, Obscurantis Order.

2001 yılında 11 Eylül saldırısı, bazılarının onu bir tür kahin gibi görmelerine neden olacak. Geçmişe sonuna dek açtığı gözlerle bakan bu adam, tıbbi/bilimsel bir diktatörlük hayal ederken de, hafızasını bebekliğinin ilk günlerini hatırlayacak kadar genişletmeye uğraşan canlı bir bilgi taşıyıcısı yaratırken de bizi elimizden tutup hayal gücünün bahçelerinde gezdirirken bugünden hiçbir zaman kopmuyor. O nedenle kimileri onun yaptığının bilimkurgudan ziyade siyasalkurgu olduğunu söylüyorlar.

Stalin'in çehresini unutmak ne mümkün

Yann Moulier Boutang, bir iktisatçı, Bilal’i şöyle tanımlıyor: “Racine kraliyet iktidarının tarihçisiydi, Bilal da komünizm sonrası tarihin yazıcısı”. Özgürlük vaatlerinin çalışma kamplarında bittiği bir blokla, zenginlik vaatlerinin yoksulluk gettolarında sonlandığı bir blok arasında bir rüya bölgesinden çiziyordu şimdiyse görünmez tehditlerin cisimleşmiş hayallerinden. Kesin olan şu ki esas meselesi iktidar. Değişen ya da katılaşan, öldüren ya da yaşatan, ölümlü ya da ölümsüz, uhrevi ya da dünyevi. Ve bu ikiliklerin siyah beyaz dünyaları arasında kalan gri bölgelerin gölgeli varlıkları. Hiçbirimize kaçacak yer bırakmayan, gözeneklerimize işlemiş bir iktidarın karanlık kulislerine sızarak olup biteni izleyebildiğimiz hissini yaratan çizgileri, inançsız ama atıl olmayan buruk kahramanlarıyla bizi dünyasına çağıran Enki Bilal.

Bilalİstanbul

2009 yılında İstanbul. Sergi salonu, açılıştan önce sadık hayranlar, röportaja gelmiş gazeteciler, kameramanlarla dolu. Sürekli olarak önüne getirilen afişleri imzalayan Enki, ışıksız odada güneş gözlükleriyle oturacak kadar “star” olsa da afişin arkasına bir desen çizmesini isteyen kameramanı kırmayacak kadar nazik. Saçlarının boyanmış olmasında içime dokunan bir yan var ama hala bir ergene benzeyen ince bedeni saçlarının rengine ihanet etmiyor. Sanatçının tanrısal izinin peşindeyiz imzasını isterken, eve döndükten iki saat sonra çocukların imzalı afişin üzerinde tepinip buruşturduklarını göreceğim ve kendi kendime güleceğim, Enki Bilal’e haraplıktaki güzelliği açığa çıkarıyorsunuz deyişime. Kızıp bağırıyorum ama bir yandan da al sana harap güzellik derken buluyorum kendimi. Kırışan kağıtta, kadın, minare ve kuş. Enki Bilal İstanbul’da.

Nazlı Ökten

İstanbul’daki sergisi vesilesiyle Express için yaptığım söyleşinin girişi olarak yazmıştım. Söyleşi fikrini ilk aklıma düşüren ve kolayca gerçekleştirmemi sağlayan, Enki Bilal sevgimi bilen Yekta Kopan olmuştu.

2009, Express 94

KADIN MİNARE VE KUŞ: ENKİ BİLAL İSTANBUL’DA

–       Bir kelimeyle başlamak istiyorum: harabiyet [délabrement] Belgrad’dan bahsederken harap bir şehirdi diyorsunuz, sürekli kendi kendini tamir etmeye çalışan ama başaramayan harap bir şehir. Yine de bu harap halinin güzel bir yanı vardı diye devam ediyorsunuz. Çalışmalarınızın estetik dünyası üzerine düşünürken kafamda dönüp duran kelime de bu oldu: harap. Bununla başlayalım mı?

-Bu benim için olumsuz bir kelime değil, geçmiş, tarih ve hafızanın işareti olmak anlamında biraz olumlu. Harap bir anıt, yaşamış bir anıttır, yani bir tür hayat, bir zenginlik mevhumu var burada. Harabiyet, sonun başlangıcı olarak, son aşamaya gelmiş bir şey gibi görülse bile zaman içinde harabiyetin bir tür zarafeti olabileceğini düşünüyorum. Harabiyetin vadesi, sanırım bu sadece Belgrad’ın değil Balkanlar’ın durumu bu, bitmiş bir şeyi değil de, yeniden başlama potansiyeli olanı gösterir. Çünkü harabiyet, geçici bir haldir; ama zamanda asılı kalmış gibi.

–       Sanırım Ridley Scott’un Blade Runner’da sizden aldığı görsel ilham da buydu. O zamana dek bilimkurgu evreninde pürüzsüz, pırıl pırıl, yeniymiş gibi tarif edilen gelecekten farklı bir gelecek hayali görüyoruz. Geleceği, zamanın nesneler üzerindeki etkisinde tanıyoruz. Herkesin tek tip giyinip birbirine benzediği homojen  bir kitle değil, melezleşmenin etkisiyle karmakarışık bir diller ve görüntüler dünyasının katmanları soyulmuş estetiği.

– Evet, bu bilimkurgunun geleceği daha   gerçek olan üzerine, bugün üzerine kurulu bir bakış açısından kestirmeye çalıştığı bir zamandı. Birçok yaratıcı, birçok yazar gibi, benim gibi, başka çizerler gibi Ridley Scott da geleceğin ne şekilde başka olacağı sorusunu soruyor yani bugünden, ama aynı zamanda geçmişin hatırasından yola çıkarak geleceğin nasıl olacağını anlamaya çalışıyor. Bu birleştirme, artık bilimkurgunun kırklı ellili yıllarda olduğu gibi temiz bir gelecek, kaygan bir gelecek, yeniden icat edilmiş bir gelecek olmamasına, bugün üzerine kurulu, zaman, yaşlanma, haraplanma üzerine kurulmasına neden oldu. Bunlar, birbirini izleyen melezleşme tabakaları, insan topluluklarının, kültürlerin melezleşmesi, çatışma, savaş… Halihazırdaki dünya, Blade Runner’ın bilimkurgusunu takip ediyor. Şu anda, on onbeş yıl öncesinin bilimkurgusunun dünyasındayız. Bundan on onbeş yıl önce bugünün dünyası kurgulanmış olsaydı bilimkurgu bu denirdi ama bugünün gerçekliği bu.

Söyleşinin tamamı için enkibilal‘e tıklayabilirsiniz.

Mafia. Omerta. Amen. Sopranoların Sessizliği

 

Gary

Tony

« Nowadays, everybody’s gotta go to shrinks, and counsellors, and go on Sally, Jessy, Raphael and talk about their problems. Whatever happened to Gary Cooper, the strong, silent type. » Tony  Soprano   Bazen uzun süre bir şeyi görmezlikten gelirim. Herkes gördükten sonra, geç keşfederim ve geç bağlanırım. Bir kez daha öyle oldu. Süfli bir mevzu, bir dizi : The Sopranos. Bir dost, hem de lafını sözünü son derece ciddiye aldığım bir dost söyleyip dururdu müthiş diye ; mafya dizisi ne kadar müthiş olabilir ki diyordum herhalde kendi kendime. Sonra mafya dizisi içinde erkeklik meselesinin psikolojisiyle ilgileniyor sandım. Hani avla, vur öldür erkekliğinin ölüşünün krizi falan. Psikolog, canavar anne figürleri de var içinde. Ama giderek gücün çıplak şiddetle temsil edildiği yerde konuşulamayanın, susmanın, susturmanın alanının ne denli önemli olduğunu farkettim. Mafia, omerta, sessizlik yasası. Terapiste gitmenin bu dünyada tabu olmasının en büyük nedeni tüm sırları yani suçları içinde saklayan bir atayı temsil etmesi gereken « baba »nın bir kadına, üstelik anne olmayan bir kadına konuşuyor, anlatıyor olması. « Hem de bir kadına » içini döken bir godfather ancak postmodern bir baba olabilirdi. İngilizcede mafya babası anlamına gelen godfather, aynı zamanda vaftiz babası demek. Ancak bileşik kelimenin  Tanrıbaba oluşu manidar. Hadi belki ucuzundan bir psikanaliz/siyaset sıçraması yapalım ve mafya babasını devletin bir metaforu olarak okuyalım. Kurucu şiddetin suçunun metaforu. Sessizlik yeminiyle yuttuğu suçların büyüklüğüyle şişmiş bir baba. Suçu itiraf etme, özür dileme meselesini daha önce ele almaya çalışmıştım. Devletin bir yüzü bu elbette, Weber’in tanımıyla meşru şiddetin tekelini elinde bulunduran : Devlet Baba. Bir de Devlet Ana  var : Kol kanat geren, bakan, besleyen, toplumun ortaklığının biriktiği yer olarak devlet. Bourdieu’nün devletin sağ eli ve sol eli dediği şeyin cinsiyet metaforlarına yansıması. Türkçe açısından basit bir ikilik tabii, çünkü devlet babadan da  koruyup  kollaması beklenir. Spekülasyonu bırakıp sessizlik yasasına dönelim. Suçtan kaynaklanan bir sırrın –öyle olmayanı var mıdır ?-  sürekliliği, mafyanın temsil ettiği, vur-kır-al dünyasının yağmacı koşullarında mümkün. The Sopranos’da bize ima edilen, aslında bir yandan artık o kaybetmekten korkacak bir şeyleri olmayan ilk İtalyan göçmenlerin yerini, Amerikan toplumuna kök saldıkça kaybedecek şeyleri çoğalan torunlarının almasıyla İtalyan Mafyası’nın zayıflaması. Rus mafyası, totaliter rejimin korku nedir, şiddet nedir, kelimelere dökülmemişse de iliklerine işlemiş çocuklarının, o yeni göçmenlerinin dünyası, İtalyanlarınkini tehdit etmektedir belli ki. Oysa ki ne kadar acımasız da olsalar Casa Soprano, bir  ailedir. Eğrisi, doğrusu, geleneği, izanı vardır, yerleşmiştir. Bir anlamda her toplum iki yüzlüdür : şiddetin ve suçun yükünü taşıyacak kara koyunlar her yerde mevcuttur.  Bazı toplumların karanlık ikinci yüzü, aydınlığa nazaran genişledikçe tehlike çanları çalar. Suçun örgütlendiği bu karanlık dünyanın uğultusuyla, aydınlık dünyanın neşeli cıvıltısı arasındaki çizgi son derece iri gözeneklidir. Somut anlamıyla sınır çizgilerinin bir toplumun içinden kanlı bir yara gibi geçen sembolik sınırlara karşılık gelebileceğini Uludere daha yeni hatırlattı. Sessizliğe mahkum etmek ve sessizliğe mahkum olmak, çıplak şiddetin tek nihai kural olduğu dünyayı işaret eder. Modern dünyanın karmaşık ilişkiler sisteminin, çok parçalı yapısının (hadi alakasız bir sosyolojik not düşelim : Bourdieu’nün alan teorisi bu karmaşıklığı anlayabilmek açısından çok işlevseldir) iktidarı ise sürekli konuşmaya teşvik eden, aleniyeti, şeffaflığı, samimiyeti, mahremiyeti vazeden (bu anlamda bireyi iliklerine kadar gözetim altında tutmayı başaran) bir ağla temsil edilir. Bu iki dünya da aynı dünyada yaşar ama Mary Douglas’ın adını koyduğu saf/kirlenmiş, temiz/kirli  ayrımı gibi sembolik düzende birbirlerine değmemeleri gerekir. Sopranolar’da bu iki dünya birbirine değer, kesişir. Patlamayı yaratan da budur. Sopranolar’ın bir kültürel ürün olarak gücü de bu sanırım: Sembolik düzende birbirine değmemesi gereken iki dünyayı kesiştirmek. Ve elbette, çocuk katili anne figürü, o en eski korku. Bize bakması, büyütmesi, beslemesi beklenenin bizden nefret edebileceğinden duyduğumuz o kadim korku. Canavar anne, korkunç cadı, evlatlarını boğazlayan. Evlatlarını yiyen devrimler, çocuklarını bozuk para gibi harcayan toplumlar, katırıyla insanını birbirinden ayırt etmeyen, edemeyen kalemler. İnsan olmak zor zanaat : Birbirimizden korunmak için yine birbirimize ihtiyacımız var.

%d bloggers like this: