Sosyoloji Neden Sinir Bozar?

[1]

Başbakan, Gezi parkı temsilcileriyle yaptığı toplantıda « aşırı bir sendikacı » olarak andığı DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu’nun olayın mimari proje olmaktan çıkıp sosyolojik bir olay olduğunu söylemesi üzerine çileden çıkmış, bir siyasetçi olarak sosyolojiyi de çok iyi bildiğini ifade etmiş. Başbakanı toplantıyı terk edecek kadar kızdıracak şeyi, basit bir megalomani atağına bağlayıp rahatlamadan önce ne olduğunu düşünsek mi ?

Doksanlı yıllarda İslamcı hareketi (bir çok başka adlandırması var kuşkusuz ve çok çeşitli ama o dönemde bu şekilde toparlandığı için böyle analım) analiz edenler arasında bunu A.B.D’nin Afgan direnişini de destekleyerek Ortadoğu’da Sovyetler’e karşı oluşturduğu Yeşil Kuşak projesine bağlayan siyasal analizler vardı.  Türkiye toplumunun kendi dinamiklerinden kaynaklanan veçhelerini inceleyenlerse sosyologlar olmuştu. Bu hareket konusundaki ilk genel değerlendirme, Ayet ve Slogan (1990) ile benim bildiğim kadarıyla Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji mezunu olan gazeteci Ruşen Çakır’dan gelmişti. Yine aynı bölümün öğretim üyelerinden sosyolog Nilüfer Göle’nin Modern Mahrem’inin (1991) çıkışından sonra nasıl hedef alındığını, İslamcıları meşrulaştırmakla suçlandığını, tehlikeli addedildiğini biliyoruz. İslamcılığı bir toplumsal hareket olarak tanımlamak bile Cumhuriyet’e bir tür ihanet olarak değerlendiriliyordu. 2. Cumhuriyet tartışmalarının büyük bir bölümü de bu eksende cereyan etti. Sosyologlar bu minvalde, İslamcı hareketlerin toplumsal zeminini anlamaya çalıştıklarından hedef tahtasında oldular. Gezi direnişinin içinde de yeni bir toplumsal hareketliliğin çekirdeğinin gözlemlenebilmesi, tümünü doğrudan ve toptan 1. Cumhuriyet  kalıntılarının direnişine havale ederek kestirmeden ve ihtiyaç olduğu üzere acil bir etiketlendirmeye kalkışanlar için gerçekten sinir bozucu.

Polis şiddetinin boyutlarını akıldışı bir baskıcılığın sonucu olarak ya da doğrudan polisin örgütlenme ve çalışma, motive edilme şekillerindeki milliyetçi-muhafazakâr, « raison d’Etat »ya karşı duran herkesi vatan haini olarak görüp ezmeye kodlu bir kurum kültürüne değil de bir yönetişim stratejisine bağlı olarak düşünmeye çalışırsak (ki bu ikisi kimi durumlarda örtüşebilir ) ne görebiliriz? Milyonlarca dolarlık bir projenin işleyiş çarklarını tıkayan yılanın başını küçükken ezmeye , kitle desteği alamayacak « marjinal » bir grubu, Amerikalı muhafazakârların deyişiyle « tree-huggers », ağaç sevicilerin gözlerini korkutup tez elden saf dışı bırakmayı hedefleyen, daha sonra şiddetin dozunu artırarak ortalama kentli duyarlılığının zaten yerlerde süründüğü varsayılan İstanbul’da insanların evlerinde kalıp olayları izlemeyi tercih etmelerini sağlamak ve bir yandan bu koşullarda sadece « kaybedecek bir şeyi olmayanlar » sokakta kalıp şiddet sarmalına dolanacakları için, kemik bir seçmen kitlesine, bakın işte sizin değerlerinizi savunuyoruz bu yozlaşmış bozguncu ittifakına karşı demenin bir yolu olacaktı[2], olmadı. Belki de barış sürecinin kendisinden aldığını varsaydığı oyları geri çağırıyordu[3]. O kadar çok komplo teorisi ve spekülasyon seferber edildi ki artık ne söyleseniz, nihayetinde dahil olduğunuz varsayılan cephenin en uç yanıyla bir tutulmanıza kadar gidiyor işler. Bir de tabii benzetmeler; onlara kısa vadeli çözümlemelerde ihtiyaç duyuyoruz çünkü, “olay”ın biricikliği henüz tanımlanamamışken, aşina bir alemde yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Benim için de ilk tepki böyle oldu. Altmışlı yılların sonunda, California’da Berkeley kampüsünün kıyısındaki bir arazinin hikayesi ve bir de Fransız banliyölerindeki ayaklanmalar. Tarihsel olarak çok ayrı noktalarda duruyorlar ama birlikte Gezi’de yan yana gelen hareketlilikler de öyle. Pokerdeki beş benzemez gibi: kaybetmeye mahkum gibi görünüyor, bak işte biz demiştik demeye herkes hazır, ama ne demişler, galip sayılır bu yolda mağlup.

Altmışlı yılların toplumsal bereketi malum. Batı toplumları için 68’de simgeleşen ancak altmışlı yılların bütününe yayılan mücadeleler sonucu gerçekleşmiş kültürel dönüşümü verili bir hâl olarak kabul edenler açısından bu karşı-kültür hareketlerinin boyutunu incelemekte fayda var. Çünkü  hak ve özgürlükler konusundaki mücadelelerin tarihsel boyutunu göz ardı etmek, Türkiye’de çoğulcu bir demokrasi imkanının ufkunu, sönmüş Avrupa Birliği yıldızlarıyla  sınırlıyor. 1969 yılında California’da Berkeley kampüsü yakınlarındaki otopark yapılması planlanan bir araziyi  işgal ederek People’s Park’a  (Halkın Parkı) dönüştüren Berkeley öğrencilerine ateş açılması sonucu bir kişi ölmüş, bir kişi de gözünü kaybetmişti. Bu olaylardan bir süre önce seçim kampanyasına hazırlanan California valisi  Ronald Reagan, Berkeley kampüsü için «komünizm sempatizanları ve cinsi sapıklar için bir cennet» tanımlamasını kullanıyordu. Birkaç ay sonra dört beş kişilik kalabalıklara bile müdahale eder hale gelen polis, Vietnam’da denenmiş biber gazıyla kitle kontrolü yöntemlerine  Amerikan topraklarında ilk kez başvuruyordu. Berkeley in the Sixties belgeselinde bu olay hakkında konuşan görgü tanıkları, kampüse yaklaşan  helikopteri gördüklerinde gözlerine inanamadıklarını, atılan biber gazının rüzgarla tüm şehre yayıldığını, okullardaki çocukları bile etkilediğini söylüyorlar. Haber bültenlerinde şu cümle kuruluyor: “the world is watching us”.

People's Park'ın 39. yılını kutlama etkinliklerinin afişi

People’s Park’ın 39. yılını kutlama etkinliklerinin afişi

Fransa’nın sabık başbakanı Nicolas Sarkozy, 2005 yılında Fransa’yı alt üst eden ayaklanmalar sırasında, « racaille » sözcüğünü kullanınca ortalık birbirine girmişti. Çapulcuya çok yakın bir kelime, ayak takımı gibi bir şey. O dönemin siyasi yorumcuları 2007 seçimleri yaklaşırken bu olayı demirden bir yumrukla çözemezse şansının azalacağını, o nedenle sertleştiğini söylüyorlardı. Bizdeki çevik kuvvete karşılık gelen CRS’ler tehlikeli addedilen mahalleleri kuşatıyor, jandarma güçleri devreye sokuluyordu. İçişleri Bakanı Clichy-sous-bois’ya giderek olaylar sırasında ölen iki gencin ailesini ziyaret ettiği sırada Clichy Camii’ne  gaz bombası atılıyor ve aileler görüşmeden çekiliyordu. Savcıların bir kısmı olayları uyuşturucu kaçakçılarının ve İslamcı köktencilerin « koordineli » çabalarının sonucu olarak nitelendiriyordu. Aynı anda BBC olayları, Fransızların, göçmen gruplar arasında etkisini artıran İslami dalgaya tahammülsüzlüklerinin bir sonucu olarak değerlendiriyordu. Ulusal kanallar, yakılan arabalar konusundaki haberlerde bir otosansüre gittiler. Başbakan Erdoğan o ayaklanmaların Fransa’daki başörtüsü yasağından kaynaklandığını söyleyince Fransız Başbakanından « hiç ilgisi yok » gibi bir cevap aldı. İran Fransa’yı azınlıklarına saygılı olmaya ve insan haklarını korumaya davet etti. Sonunda işler sıkıyönetim ilanına kadar gitti.

lemond-karikatur

Fransa demişken Le Monde’da çıkan sevimsiz karikatürle devam etmek isterim. Plantu s ‘est planté, Plantu çuvalladı gibi bir kelime oyunu yapmaktan da kendimi alamayarak . Klasik ikili kutupların hazır şablonunu  dayayıp çizmiş. Bir yanda çirkin resmedilmiş İslamcılar diğer yanda Atatürk resmi altında toplanmış laikler. Gezi’yi barış sürecine karşı bir komplo gibi okuyanların bakış açısı da aynı karikatürün ters yüz edilmiş hali gibi. Hegemonyasını kaybetmiş beyaz Türkler’in saldırısı altında savunulması gereken demokrasi gücü AKP. « Başka türlü bir şey » isteyenler bu karikatüre sığmıyorlar. Söylem kırıcılık kapasiteleriyle herkesin ağzını açık bırakan Mustafa Keser’in askerleri mesela. Şehir hakkının kentsel dönüşüm adı altında gasp edilmesine direnen alternatif gruplar, yurttaşlık haklarına saygı dışında, devletin « şiddetin tekelini elinde bulundurma » meşruiyetini zedeleyen, toplumsal sözleşmeye zarar veren (en ilkel haliyle güvenliğim karşılığında vergim) sınır aşımı dışında iktidarla meselesi olmayanlar, bir ağacın altında oturup bedava bir nefes almak isteyenler, hemcinsini sevdiği için dövülmek, aşağılanmak, kapatılmak istemeyenler ve daha niceleri. Kimilerinin ulusolcular için bir Truva Atı olarak korktuğu, kimilerinin burjuva bebelerinin eylemi olarak küçümsediği Gezi’nin çoğulluğu onu yaşayanların anlatacaklarıyla zaman içinde keşfedebileceğimiz, şimdilik bir ipucu şeklinde kalan bir ümit.

Direnişin ilk resimleri internette yayılmaya başladığında yayılan,  polislere kitap okuyan insanların resimleri beni de rahatsız etmişti. Küstah bir tavırdı benim ilk gördüğüm, «kıroyum ama para bende»nin zıt kutbunda, «savunmasızım ama kültür bende» diyen, polisleri aşağılayan bir tavır. Sonra gitar ortaya çıktı ve piyano ve yoga. Kültür sermayesi yüksek bir kesimin savunma silahlarıydı aslında bunlar.  Başka bir düzlemde gecekondusunu yıkımdan bayrakla korumaya çalışanlar gibi, bedenlerini en meşru simge saydıkları bayrakla savunanlar gibi. İtiraz sözünü  komik ve «zeki» (orantısız zeka meselesi başlı başına bir yazı konusudur) bir biçimde kurmaya fırsatı olamamışların duvarları donattığı küfürler  gibi[4]. “Kahrolsun bağzı şeyler” gibi. Şiddet çok geniş bir yelpaze ve sınırları sadece çıplak güç kullanımıyla, iktisadi zorla değil, toplumsal/siyasal müzakerelerin, münazaraların sonuçlarıyla çiziliyor. İyiliğin ve kötülüğün tanımları gibi.

Şiddet demişken, polis şiddeti ve buna direnme biçimleri dışındaki en büyük tartışmaya da bakalım: özellikle baş örtülü kadınlara yapıldığı söylenen saldırılar. Kabataş’ta başörtülü bir kadına saldırı iddiasını şahit olmadıkları halde kestirmeden yalanlayanlar oldu. Olay tam bir açıklığa kavuşmuş değil, ama olması bu kadar imkansız mıydı? Bu ülkede her türlü yanlışlığın kaynağı olarak  kadın bedenini işaret eden, kadınları fazla çıplak ya da gereksizce örtülü ya da örtülü ama cazibeli olmakla suçlayan, binlerce kadının dövüldüğü onlarcasının öldürüldüğü bir ülkede yaşamıyor muyuz biz ? Kötülükleri hep «ötekilerin» üzerine atıp kendi kendimizi kutsamak dışında ne yapmış oluyoruz? Kendi haklılığımızın sesinden emin olmak güzel ama kendimize hayranlığın büyüsüyle diğerlerini aşağılamak Başbakan’da kibir adıyla yargıladığımız şey değil mi? Gezi arazisi, el konulmuş bir Ermeni mezarlığı değil mi? Gezi’nin içi ve dışı bile iyilik ve kötülük mekanları olarak yaftalanmadı mı?

Fiziksel şiddet geri çekildiğinde (öyle umarak yazıyoruz), birbirini el yordamıyla tanıyan bir kitle kalır mı acaba, Gezi parkının içinin kimi zaman insana pes dedirten, ama ortaklaşa yaşamın gücü sayesinde mutlaka gerçekçi yanları da olan cennetvari tasvirleri gibi. Bu daha başlangıç mücadeleye devam diyenlerin bir kısmının hedefi hükümeti düşürmek belki ama başka bir kısmı da nihai bir zafer hedefi koymadan, iktidarı hükümetten, devletten ibaret sanmadan, toplumsal kazanımları mümkün kılan şeyin sürekli bir mücadele hali olduğunu vurguluyorlar. Belki daha azlar ama artık «sosyolojik olarak» varlar, oradalar, birbirlerini buldular. Muhtemelen kısa vadede sesleri büyük sloganların arasında duyulmayacak, muhtemelen es geçilecekler, ama artık oradalar.

Nazlı Ökten

PS: Gezi’yi yaşayanlar anlatmaya başladılar bile. Aşağıdaki bağlantı sizi bunlardan birine götürecek

Anne kusura bakma artık uslu değilim direniyorum.


[1] Başlığı atarken sosyoloğu sinir bozucu kişi olarak tanımlayan Bourdieu’ye de bir selam verelim.

[2] Mesela Erdoğan sevgisiyle ünlü bir tanıdığım (ailesindeki diğer kadınlar gibi o da başörtülü değildir), televizyondaki görüntülere bakıp, “hıh, salınamadınız tabii oralarda istediğiniz gibi, adam efendi yine sabretti size” diyordu. Tencere tava seslerine sinirleniyor “yakışıyor mu hiç şimdi size koca koca insanlar” diye isyan ediyordu.

[3] Abla ne olacak bu işler böyle diye endişelenen bir taksi şöförünü sakinleştirmeye çalıştığımda bana aynadan kederle baktı : abla ben MHPliyim, biz devletimize bir şey olmasın diye düşünürüz dedi. Benden bir yaş büyüktü ama çok daha yaşlı görünüyordu. Kendisi Uludere’de, oğlu Şırnak’ta askerlik yapmıştı. Biz Karadenizliyiz diye gönderiyorlar biliyor musun dedi. Bir an sessizlikten sonra ekledi: biz MHP olarak karşı çıktık ama iyi oldu galiba bu süreç işi, Mayıs oldu oralarda kan dökülmedi, sahiden bitti galiba. İstatistikler kalabalıkları sınıflandırır ama insanları açıklayamaz, bir kez daha şahitlik ettim. Köşe yazarlarının vazgeçilmez kamuoyu yoklama araçlarından biri olan taksici anekdotuna da blog yazarı olarak başvurmuş oldum o da aramızda kalsın.

[4] Feminist kolektifin duvarlardaki küfürlere müdahalesini sevinçle karşılayanlardan olduğumu belirtmeliyim. Bir erkeğe hakaret etmek için bile kadınları hedef alan küfürler, nasıl kadın düşmanı bir ortamda yaşadığımızı bana bir kez daha hatırlattı.

Pierre Bourdieu gideli 11 yıl olmuş bile

Obituary, Türkçe’ye ölüm ilanı diye çevirebileceğimiz bir tür. İz bırakmış birinin ardından yazılan, onun özelliklerini, yaptıklarını, bıraktıklarını tanımlayan bir çeşit anma. Bu kelime nasıl çevrilebilir diye düşünürken vefat kelimesinin etimolojisini araştırdım: vefadan geliyordu. Bütün borçlarını ödeyen anlamında. Müteveffaya dair gibi bir şey. Birikim dergisi için yazmıştım. Bir arkadaş aracılığıyla, öldü, bizim için yazar mısın bir şeyler telefonu geldikten sonra masada düşünürken hava kararmıştı, bir tek masa lambasını açabilmiştim. Geç buldum çabuk kaybettim diye düşünerek hüzünlenmiştim. 24 Ocak’ta sene-i devriyesi nedeniyle yayınlayacaktım ama 2002’de yazıyı yazdığım ofisin bulunduğu bina 22 Ocak’ta yanınca öyle kalmış. O binanın hikayesini ileride yazmayı düşünüyorum, içimin sızısıyla birlikte bir kenara koyalım.

24. Ocak. 2002 Çarşamba gecesi Fransız sosyolog ve eylemci Pierre Bourdieu Paris’de bir hastane odasında 71 yaşında kanser yüzünden hayata veda etti. Ölümünün ardından Fransızlar ikiye bölünmüş durumdalar. Bir grup, Fransa’nın düşünsel ve muhalif hayatı için büyük bir kayıptan söz ederken başka bir grup onu bir sosyolog değil bir militan olmakla suçluyor. Bourdieu, söylenenler kadar söylenmeyenlerin de önemli olduğunu düşünenlerdendi. Sosyolog sürekli olarak biliminin sınırlarını aşmaya davet edilir diyordu, gündelik peygamberliklerden, geleceği görmenin ödüllerinden kaçınmak zor olduğu kadar, meydanı sahte bilimin tın tın eden boşluğuna  bırakan sessizlik de yanlış. İnsan, şu ya da bu biçimde daha iyi zihinsel araçlarla donanmış ise, başkalarının göremediğini görüyor, düşünemediğini düşünüyorsa çıkıp konuşması, kalemi eline alıp yazması gerekmez mi? Günter Grass, Bourdieu ile yaptıkları bir söyleşide, içine atarsa insan, ülser olur diyor. Hatta Bourdieu, Grass’dan birlikte Alman ve Fransız entelektüel geleneklerini sürdürüp “çenelerini kocaman açmayı” talep ediyor. Bilim adamının yansızlık ve mesafe adına susması, toplumsal bir ülsere mi neden oluyor yoksa? Bourdieu, herşeye rağmen kendisinden bir entelektüel olarak söz edilmesinden hoşlanmıyordu; “militan araştırmacı” kendisini tanımlama biçimiydi.Fransa’nın güneyinde bir posta memurunun oğlu olarak dünyaya gelen Bourdieu, her tür elitizmle mücadele etmek için kişisel nedenlere de sahipti. Tam da kendisini Fransa’nın küçük bir köyünden, ülkenin kalbi  sayılan Paris’in ve dünyanın en saygın bilim adamlarından biri kılan eğitim sisteminin, toplumsal yeniden üretimdeki rolüne odaklanıyordu çalışmalarının esası.

Pierre Bourdieu, bilimsel mesafeyi hayata değil, kendi yanlılığına mesafe olarak algılayan bilim adamlarındandı. Deleuze, Derrida, Foucault’nun yetiştiği kültürel iklimden, Zola’dan Sartre’a uzanan bir kuşağın son mirasçılarından biri. Henüz bıkkın ve yorgun bir alaycılığın pençesinde inancını yitirmemiş bir kuşak. 2001 yılında Pierre Carles’ın onun hakkında yaptığı filmin adı birçok şey söylüyor aslında: Sosyoloji bir Dövüş Sanatıdır (La Sociologie est un sport de combat). Hayatının son yıllarını toplumsal mücadelelerde bizzat taraf olarak geçiren, bu nedenle de ağır eleştirilere uğrayan sosyolog, Fransız kamuoyunun temel entelektüel figürlerinden biriydi. Demiryolu işçilerinin grevinde bizzat yanlarında olmaktan, belgesiz göçmenlerin sınırdışı edilmesine karşı çıkmaya, 1980’de Fransa’da cumhurbaşkanlığına adaylığını koyan komedyen Coluche’ü desteklemekten, Cezairli entelektüellerle dayanışmayı amaçlayan uluslararası bir komite kurmaya, Mc Donalds’a karşı José Bové’yle ortak hareket etmeye kadar, kamusal sahnenin her köşesinde varolan biri.

Fransızları her geçen yıl esir alan bir ölçüt, eleştirilerin ağırlığına karşı koruyordu onu: Atlantik Okyanusu’nun öte yanında, Amerika kıtasında tanınıp saygı görüyor olmak. Bu eğilim, dünyada bilgi üretimine yapılan yatırımlarda en önemli paya sahip olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, tüm ülkelerden gelen bir beyin göçünü emmekle kalmayıp, neyin meşru bilgi olduğuna dair temel ölçütlerin de ağırlıklı olarak belirlendiği yer olması itibarıyla – Türkiye gibi kendi dilinde bilim yapmanın olanaksız hale geldiği ülkelerdeki kadar baskın olmasa da-  şaşırtıcı olmasa gerek. Fransızların yurtdışına ihraç etmekle övündükleri en önemli şeylerden birinin düşünceler olduğunu gözönünde tutarsak,  Bourdieu, son yıllarda bu alanda en çok saygı gösterilenlerden biriydi. Sadece A.B.D’de değil, Kuzey Avrupa’da da sosyolojinin yeniden silkinmesinin öncüsü olarak görülen Bourdieu, yirmiyi aşkın kitabının her biriyle bu alanda silinmez izler bıraktı. Sosyolojinin üç babasının, Marx, Durkheim ve Weber’in uzlaşmaz sanılan farklılıklarını, kendi sosyolojisinde bir zenginlik haline getiren Bourdieu, özellekle de eğitim sisteminin, sınıfsal yapının yeniden üretimi üzerindeki belirleyici rolüne dair ve sosyolojinin kendi üzerine düşünmesini kışkırtan çalışmalarıyla tanındı. İnsanı, toplumsal determinizmin hapisanesine kapattığını, fazla sıkı örülmüş bu yeniden üretim ağının değişime ve özgürlüğe alan tanımadığını, karamsarlığı ve çıkışsızlığı beslediğini söyleyerek kendisini eleştirenlere şuna benzer bir şey söylüyordu: “toplumsal yeniden üretim yasası örneğinde olduğu gibi, sosyolojik çözümlemenin büyü bozucu ve hareketi kısıtlayıcı etkisinden şikayet etmek, yerçekimi kanunu bulanı, uçma hayalini kırmakla suçlamaya benzer”.

Philippe Corcuffe’e göre, Bourdieu’nün sosyoloji geleneğini yeniden canlandıran adam olarak görülmesinin en önemli nedenlerinden biri, toplum bilimleri alanında, kuramsal hedefler ile farklı araştırma araçlarının (istatistik, antropolojik görüşme, tarihsel malzeme vb.) kullanımını ve birbirinden çok farklı araştırma sahalarını (Güney Fransa’da evlenme stratejileri, Kabiliye toplumu, okullar, müzeler, zevkler, siyasal temsil, üst düzey bürokrasi, hane vs.) eserinde güçlü bir biçimde birarada bulundurmasıdır. Teorisi sahadan, sahası teoriden beslenen ve bu akışın kesilmesine izin vermeyecek bir disiplin içerisinde çalışmıştır. Her saha için yeni yöntemler icat etmek gerektiğini, onaylanmış bir kuramın bilindik bir teknikle her sahaya uygulanabileceği düşüncesinin yanlışlığını vurgulamaktan vazgeçmemiştir. Türkiye gibi ülkelerde, yurtdışında kabul gören modellerin uyarlanması sırasında çekilen sıkıntılar, bu ısrarın ne denli haklı olduğunu ortaya koymaktadır. Bir toplum ya da bırakınız toplumu bir grup için geçerli olan araştırma yöntemleri, bir başkasında zorlayıcı olabilmektedir. Ancak bundan muradımız, kaba bir kültürel görelilik değil, Bourdieu’nün vurguladığı şekliyle saha koşullarının özgünlüğüdür.  Temel eserlerinden biri olan La Distinction‘da kullandığı tekniklerden sadece birini örnek gösterelim: dilin sınıfsal belirlenimi üzerinde çalışırken emekli bir Fransızca öğretmenin 20 yılı aşkın bir süredir sakladığı sınav kağıtlarının üzerine yazdığı notları inceler ve bunları öğrencilerin sınıfsal kökeni ile karşılaştırır.

Loïc Wacquant, Bourdieu sosyolojisinin ana katkısını, maddesel ve simgesel iktidar arasındaki mesafe ve bağımlılık, çakışma ve suç ortaklığı ilişkisinin dolayımlarını ve inceliklerini her tahakküm yapısında gösterebilmesi olarak özetler. Eğitimin modern toplumdaki rolünün önemi ise, verilen her diplomanın, topluma yeni seçkinler kazandıran bir geçiş ayinini taçlandırmaktan ziyade, yeni bir tür sınıf hakimiyetinin meşruiyetine duyulan inancın toplu halde üretilip tazelendiği bir anı simgeleyen bir nesne olmasıyla açıklanabilir.

1996 yılında Atina’da, Yunan İşçi Konfederasyonu’nda yaptığı konuşmada, neo- liberalizmin hakim söyleminden örnekler verirken, Fransa’da artık “Patronlar”dan değil “ulusun taze ve canlı güçlerinden” söz edildiğini, “işten çıkarma” yerine “fazla yağları atma” denildiğini (sağlıklı bir bünye ince olmalıdır!), Alcatel’in 2000 kişiyi işten çıkarmasının “Alcatel’in cesur sosyal planı” olarak tanımlanmasını örnek verirken “Esnek” kapitalizmin söyleminin, tüm dünyayı özgürleştirecek evrensel bir mesaj olarak iletildiğini gösterir.Başını çektiği  Raison d’agir hareketinin yola çıkış  bildirisinde hakim söyleme karşı çıkan araştırmalara, çalışmalara, düşünümlere, çözümlemelere daha fazla toplumsal ve siyasal güç kazandırma ve “Akıl çemberi”nin sadece liberal think tank ler, piyasa iktisatçıları ve her tarafta karşımıza çıkan medya entelektüelleriyle sınırlanmadığını gösterme ihtiyacı vurgulanır. Altı çizilen noktalardan biri de, neo-liberal yayılmaya karşı entelektüel direnişin, gerici ve olumsuz bir tavır gibi görülebilme tehlikesine karşın, amaçlanan şeyin, farklı alanlarda bir dizi bilimsel-siyasal yönelimi besleyen yapıcı bir girişim olduğudur.  Türkiye bağlamında da düşündüğümüzde neo-liberalizmin, her yeniliği ilerlemeyle ve her karşı koyuşu tarihin ileri akışını engellemeyle bir tutan belli bir tür modernist söylemle çakıştığına ve bunun da bir biçimde milliyetçi-muhafazakarla örtüştüğüne tanık oluyoruz; buna bir de totaliter deneyimin yansımalarından yaka silkenleri ve devrim yoksa hiçbir şey yok diyenleri ekleyince, toplumsal atalet ve bir tür politika üretememe halinin neredeyse kaçınılmaz hale gelmesi şaşırtıcı değil.

Küreselleşme karşıtı tavrı, elbette ki milliyetçi bir kapanmayı değil, tam tersine toplumsal mücadele güçlerinin uluslarası bir dayanışmasını zorunlu kılmaktadır. Ulus-devleti iktisadi gücün kontrol mekanizmalarının temel kaynaklarından yoksun bırakan büyük uluslarası örgütlenmeler karşısında, örneğin aralarında Fiat, British Petroleum, Rhône Poulenc, Daimler Benz’in de bulunduğu 50 uluslarası şirketten oluşan Investment Network gibi şebekeler (ya da ağlar) karşısında, geleneksel mücadele yöntemleriyle yola devam etmenin olanaksızlığını vurgularken, siyasetin bir onarıma, bir yenilenmeye ihtiyacı olduğunu şiddetle savunuyordu. Genelde toplumsal aktörün, haydi oyuncunun diyelim, oyunun kurallarının kendisinden çok ötede bir yerlerde, ulaşılmaz bir zirvede belirlendiği hissiyatıyla hareketsiz kılınması, bugünkü dünyanın, mümkün olan dünyaların en iyisi olduğuna değilse de mümkün olan tek dünya olduğuna dair inancı da beslemektedir (ya liberalizm ya barbarlık!). Bourdieu, çok uzak ve erişilmez gözüken bu yeni güç mercilerinin, geleneksel güç mercilerine ne yöntemleri, ne eyleyenleri açısından benzediğini, sadece iktisadi değil, askeri, siyasal, bilimsel, kültürel ve teknolojik sermayeleri de ellerinde toplamaları nedeniyle özellikle medyanın sağladığı simgesel tahakküme sahip olduklarını hatırlatırken, toplumsal mücadelenin ve siyasetin neden boyut değiştirmesi gerektiğini de gözler önüne seriyordu. Avrupa’daki toplumsal hareketlerin ortak noktalarına dikkat çekiyordu: geleneksel siyasal seferberlik biçimlerini (özellikle de Sovyet tipi komünist partileri belirleyen özellikleri) reddetmeleri, ilgilenen herkesin doğrudan katılımını cesaretlendirmeleri, bu anlamda liberter geleneğe yakın durmaları, hareketin tekelleştirilmesine karşı çıkmaları, aygıtın hafifliğiyle nitelenen, ve eyleyenlere etkin özne rolünü benimseme olanağı veren öz-yönetimci örgütlenmelerden ilham almaları, onları siyasal müdahale tekelini talep eden siyasal parti modellerinden farklı kılıyordu. Toplumsal hayatın iş, sağlık, lojman gibi belirgin ve somut hedeflerine yönelik doğrudan eylem biçimlerini benimselemeleri ve temel ilke olarak dayanışmayı kabul etmeleri, ortak noktalarını çoğaltıyordu. İşte bu nedenle, ilk aşamada birleşik bir Avrupa sosyal hareketini öneriyordu: birbirinden ayrı ayrı süregiden hareketlerin, katı bir örgütlenme modeliyle değil, zaten içerdikleri esnek mücadele deneyimlerinin birleştirilip zenginleştirilmesiyle oluşturulacak uluslarası bir dayanışma. Farklı deneyimlerin, bakış açılarının ve programların çeşitliliğinin gözetileceği, tahakküm ve indirgemeden uzak durularak, bireylerin ve grupların biraraya getirileceği bir tür ağın oluşmasının, sendikaların ya da partilerin tek başlarına karşılık veremeyecekleri sorunlara küresel bir çözüm getirebileceğine inanıyordu. Hedef “birleşmeden biraraya gelmek”ti. “Solun solu” olarak tanımladığı bu hedefin, Avrupa’yı içine sıkıştığı “Blair-Jospin-Schröder” üçgeninden çıkaracağını umut ediyordu.

Bourdieu, kuşkusuz bu konularda fikir yürüten ilk kişi değildi, ancak tüm Avrupa ve A.B.D çapında böylesi bir bilimsel saygınlık düzeyini kanıtlamış olup da militan mücadelenin içinde olmak itibarıyla tekti (Bu anlamda A.B.D’de Chomsky ile paralel değerlendirilebileceği kanısındayım). Kendisinin Collège de France’daki bir dersinde genelde sosyologlar için söylediği gibi “sinir bozucuydu” (le sociologue énervant).

Bourdieu, birçokları için gerçekten sinir bozucuydu. Fransa’da saygınlığı ve büyüklüğü kanıtlanan bilim adamlarına sadece kendilerine ait bir tür makam veren ve halka açık ders yapılan Collège de France‘de ders vermesinin yanı sıra burada Avrupa Sosyoloji Merkezi’nin yöneticisi konumundaydı. Dünyanın tüm üniversitelerinde referans gösterilen 20yi aşkın kurumsal anlamda bilimsel-sosyolojik kitabı ve yönettiği ve yazılarını yayınladığı Actes De la Recherche en sciences sociales isimli derginin dışında bir de başını çektiği Raison d’agir adlı hareketin manifestoları sayılabilecek militan tavırlı kitapçıkları bastığı Liber/Raison d’agir adlı bir yayınevi kurmuştu. Antimedyatiklerin en medyatiği olmakla, bilimsel saygınlığını militan hedeflerini gerçekleştirmek için kullanmakla eleştiriliyordu. Aslında bir anlamda güç kullanmakla eleştiriliyordu.

Aslında Bourdieu’nün gerek sosyolojik gerek siyasal katkısı ile ona yönelik -sağ ve sol- eleştiriler arasında bir paralellik söz konusu. Bunu iki aşamada değerlendirebiliz: Foucault, iktidarın bireysel ve toplumsal hayatın en derin köşelerine bile sızmış olduğunu öğretti bize, ancak Foucault’nun bir tür  okumasından kaynaklanan, siyaseten doğruluğun, haklılığın bir tür güçsüzlük, eziklik haliyle tanımlandığı bakış açısıyla, Sovyet ve Çin deneyimlerinin ağızlarda bıraktığı kötü tat birleştiğinde, kendisini solda tanımlayanların önemli bir bölümünü bir tür iktidar korkusu sardı. Bourdieu, bir sosyolog olarak teorisinde iktidarı sobeledi ve bir yurttaş olarak ona karşı koyma edimini sahiplendi; bu edim sırasında güç sahibi olmaktan korkmadı. Her edimin, her eylemin bir tür şiddet içerdiği düşüncesinin beslediği atalet, nihai amaç olarak sadece devrimi tanımanın sonluluğuyla beslendiğinde toplumsal muhalefet güçlenip palazlanamıyor besbelli. Toplumsal mücadelenin tarihsel bir süreç olduğunu ve kazanımlarından herkesin, ona karşı olanların dahi yararlandığını söylemek çok mu modernist bir tavır?

Bourdieu, elbette ki bir melek değildi: kendisine yöneltilen eleştirilerin belki de en önemlileri, Fransız düşünce hayatının en önemli dergilerinden Magazine Littéraire‘in ona ayrılan sayısında (No: 369, Ekim 1998),  François de Singly’nin yönelttiği eleştirilerdi. Singly, Bourdieu’nün aslında kolektif bir girişimin özel ismi olduğunu öne sürüyordu. Bourdieu’nün en önemli eserlerini birlikte yazdığı isimlerin ikinci plana atıldığına (özellikle de son yıllara kadar ondan uzak durmuş olan Jean-Claude Passeron’un), parlak isimlerin (Luc Boltanski gibi) bir süre sonra ondan uzaklaşmasının tesadüf olmadığına, La Distinction gibi tamamen zevklerin sınıfsal üretimini inceleyen bir eserde Veblen’den söz edilmediğine, en önemli kavramlarından habitus söz konusu olduğunda Norbert Elias’a referans vermemesinin tuhaflığına dikkat çekiyordu. Esprit dergisinin, kendisini popülistlikle suçlayan editörü Olivier Mongin’le, TV5’de yayımlanan Arrêt Sur İmage programında kendisine yer veren Daniel Schneidarmann’la giriştiği polemikler, eski çalışma arkadaşlarından bazılarının kendisini bir tür sosyolojik terörizmle suçlamaları, Fransa’da entelektüel kamuoyunu uzun süre meşgul etti. Ancak Bourdieu’nün (ve birlikte çalıştığı araştırmacıların) ortaya koyduğu eserin tartışılmaz katkısı ve siyasal girişimlerinin inkar edilemez yankısı, herşeye rağmen onu sarsılması zor bir bütün kıldı.

Pierre Bourdieu, Collège de France’daki son derslerinden birini bir tür oto-sosyo-analize, kendi kendisi üzerine düşündüğü bir seansa ayırmış. Aynı okullardan geçtiği, dolayısıyla kendi kuramını haklı çıkararak da aynı bilimsel seçkinlik düzeyinde bulunduğu Derrida, Deleuze ve Foucault’yu bir tür görececiliğe düşmekle eleştirdiği seansın bitiminde ayağa kalkmış ama salondakilerin kendisine soru sormalarına fırsat bırakmadığını anlayıp yeniden yerine dönmüş. Anlaşılan, kendisine sorabileceği tüm soruları sorarak ayrıldı dünyadan. Jacques Derrida, aynı lisede, aynı üniversitede okuduğu, Leibniz ve Heidegger tartıştığı, Cezair’de karşılaştığı Bourdieu için “yeri doldurulmaz bir dostu ve bir tanığı kaybettim” diyor. Tanıklara ve dostlara hepimizin ihtiyacı var: kendimizi ve olup biteni bilmek için. Bourdieu’nün 27 Haziran 1984 tarihinde kaybettiğimiz Michel Foucault’nun ardından söyledikleri, bana kalırsa bugün harfi harfine kendisi için söylenebilecek olanlar:

“Hakikat oyunlarının iktidar oyunları olduğunu ve tam da iktidar ve ayrıcalığın, iktidarların ve ayrıcalıkların hakikatini keşfetmek için çaba göstermenin bir ilkesi olduğunu herkesten daha iyi biliyordu…

(…) Ondaki eleştirel bakış, öncelikle kendi pratiğine uygulanıyordu ve bu nedenle de ne entelektüel edimlerinin nedenlerini ve güdülerini gizemli kılmaya, ne de onları gerçekleştirmek için etkilerini kötüye kullanmaya ihtiyacı olan yeni bir entelektüel türünün en katıksız temsilcisiydi”. Ne diyelim, darısı başımıza.

Nazlı Ökten

Çenesini Kapamayı Red Etmek ya da Tüm Soruları Sormuş Olarak Ölmek Birikim Sayı: 154

“Toplumun içinden çıkan, ama onun üzerine yerleşen ve ona giderek daha da yabancı hale gelen bu iktidar, devlettir”

Devletin/devletlerin hayatımızda işgal ettiği yer hakkında ağır sorularla kanlı cevapların dört bir yanı işgal ettiği dönemlerden geçiyoruz. Yukarıdaki başlığı alıntıladığım, Marc Abélès’in Devletin Antropolojisi‘ni 1998 yılında Kesit Yayınları’nın önerisi üzerine çevirmiştim. Çevirirken çok şey öğrendiğim, sadece devletli toplum/devletsiz toplum, toplum sözleşmesi, modern siyasi ritüeller üzerine değil, antropoloji/felsefe/siyaset bilimi ayrımları üzerine de düşünmemi sağlayan bir çalışma olmuştu. Kitabı okumuş bir twitter kullanıcısından bu baskısı tükenmiş kitabın fotokopilerinin elden ele gezdiğini öğrendikten bir kaç gün sonra, Dipnot Yayınları’ndan kitabı tekrar basmakla ilgilendiklerini belirten bir e-posta aldım.  O yıllarda çeviri sonrası fazla müdahil olamadığım için hemfikir olmadığım bazı söyleyişler taşıyan metnin üzerinde bir kez daha çalışma fırsatı doğdu. O nedenle bu yeni baskı, ilkinden bazı farklılıklar içeriyor. Aşağıda koyduğum birkaç alıntı kitabın tartıştığı meseleler hakkında bir fikir verebilir.

Abélès M., Devletin Antropolojisi, Dipnot Yayınları, 2012.

Gözden geçirilmiş yeni baskı

“Maine, Roma toplumunda evlat edinme pratiğinin öneminin altını çizer. Bu örnekte devletin doğal bir kökeni olduğu inancının akrabalık grupları arasında gerçekleştirilen dalavereleri ne ölçüde gizlediği gözlenmektedir. Burada dikkatimizi çekmesi gereken şey, çok arkaik bir dönemde aile ilişkilerini sürdürmeye ve geliştirmeye yardım eden “yasal kurguların” devreye sokulmasıdır. Her şey, sanki bireylerin birlikte yaşamak için ortak soyağacı bağları göstermeye ihtiyaçları varmış gibi cereyan etmektedir. “Yeni gelenler kendilerini, gelip eklenmiş bulundukları halklarla aynı soykütüğünden gelmiş gibi göstermek zorundaydılar” (1959, 108). Olgular ile değerler arasındaki bu düzlem farklılığından, Maine’in çıkardığı sonuç, bütün toplumların ortak bir soya dayanmaktan uzak oldukları, ama varlıklarını uyumlu bir biçimde sürdürebilmek için bu inanca ihtiyaç duyduklarıdır. Yine de arkaik gruplanmaların “bir ebeveynler birliği ilkesi ya da modeli” üzerine örgütlendikleri doğrudur. Eğer işler bir evrim geçirdi ise, bu, cemaatlerin belli bir dönemde kendi içlerine kapanmış olmaları yüzündendir. Bunlar böylece ayni kökenlerden geldiklerini ilan edemeyecek gruplarla çevrelenmiş aristokrasiler haline geldiler. Bu ayrışık gruplar arasındaki tek birleştirici özellik olarak toprak bitişikliliği ilkesi, böylece ortaya çıktı.

İşte, akrabalık ve kanbağı göndermeleriyle örgütlenmiş bir toplumdan, bugün bildiğimiz ülkesel [territorial] devlet tipine geçiş sorununu bir parça aydınlatan şey. Her türlü şıkta, Maine, ona göre, insanlığın tanıdığı iki büyük evre arasındaki geçişin kabul edilebilir bir açıklamasını sunmaya imkân verecek bir varsayım önermekte tereddüt etmez. Bu geçiş, sözleşmesiz, yani siyasal bağın varolmadığı bir doğal al önvarsayımının olmadığı bir geçiştir. Ancient Law yazarına göre, kan bağı modeli siyasal ilişkiyi biçimlendirmekte ve ona iki yönlü bir nitelik kazandırmaktadır.”

İlk baskı

” […]Weber’in, “bir toplumsal ilişki içinde, direnişlere karşı kendi iradesini galip getirme şanslarının -neye dayandıklarının pek de önemli olma-dan- tümü “şeklindeki güç tanımı, çatışmalı ilişkilerin varlığını içerir (1971, 56). Bu bağlamda iktidar ilişkisi, tahakkümle eş anlama gelir; bu da mantıksal olarak Weber’i, “bir gruplaşma, idari yönetimi nedeniyle her zaman biraz da bir tahakküm gruplaşmasıdır” saptamasına götürür (a.g.e., 56). Bu bağlamda devlet, öteki tahakküm gruplaşmaları arasında bir tür olarak görünür: idari yönetiminin, meşru şiddet tekelinin hak talebinde bulunduğu bir tahakküm grubu. Her şey, sanki kişiler, bir egemene bırakmak üzere önceden tekil güçlerinden vazgeçmişler gibi cereyan ettiğinden, birçok açıdan Hobbesçu bir kavrayış söz konusudur. Devlet bu şiddet geriplanı üzerine kurulur: farklı tarihsel şekilleriyle meşru tahakkümü somutlaştırır […]

Weber bu açıdan, Engels’in, devleti “toplumun resmî özeti” olarak nitelediği klasik metinde ifade edildiği haliyle Marksist geleneğe daha yakındır: devlet ezelden beri varolmak şöyle dursun, toplumsal çelişkiler hasım çıkarların düzensiz çarpışmasına yeterince dayanıklı bir siyasal yapının varlığını gerekli kılacak derecede arttığında, tarihsel olarak ortaya çıkar. Devlet, o toplumun önleyemediği uzlaşmaz karşıtlıklarla bölünerek kendi kendisiyle çözülmez bir çelişkiye saplandığının itirafıdır. Ama hasım tarafların, karşıt iktisadi çıkarlara sahip sınıfların birbirlerini ve toplumu yiyip bitirmemeleri için, görünürde toplumun üzerinde olan bir iktidarın çatışmayı yumuşatması ve düzeni sağlaması ihtiyacı doğar: “toplumun içinden çıkan, ama onun üzerine yerleşen ve ona giderek daha da yabancı hale gelen bu iktidar, devlettir”

Miftah – 4 | Nazlı Ökten, 16 Ağustos 2012

Bourdieu sosyolojisi üzerine söyleştik.

Richard Sennett anlatmış gençlerin işsizliğini, Türkçeleştirdim: Kuzuların Sessizliği

İşler nerede?

Richard Sennett, ne yazsa ilgiyle okuduğum sosyal bilimcilerden biri (üstelik yemek yapmayı ciddiye alıyor ki bu beni özellikle ilgilendiriyor) . Corrosion of Character (Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri), The Hidden Injuries of Class (Gizli Sınıf Yaraları) ve The Culture of New Capitalism (Yeni kapitalizmin kültürü), yaşadığımız zamanları anlamak için sadece sosyal bilimcilere değil, şu ya da bu şekilde yaşadıklarını, içinde bulundukları dünyayı anlamlandırma peşindeki herkese hitap edebilecek kitaplar. Bir kongrede kendisini dinlerken hiçbir sahtelik içermeyen tevazu ve içtenliği, akademide az bulunur özellikler olduğu için beni ayrıca şaşırtmıştı. Guardian’da gençlerin işsizliğiyle ilgili yazısını ve özellikle öğrencilerine yönelik kişisel tonunu gördüğümde ilk aklıma gelen, daha çok insanla paylaşmak için Türkçe’ye çevirmek oldu.(Sadece İngilizce bilmeyenler açısından değil, İngilizce bilenlerin bile kimi zaman yabancı dilde okumaya üşendiğini gözlemliyorum) Hızlıca yaptım; hatalara ya da aksak söyleyişlere rastlarsanız uyarmakta tereddüt etmeyin. İngiltere bir çok tarihçi için kapitalizmin anavatanı ve geç kapitalizm, ileri kapitalizm, neoliberalizm ne diyorsanız artık, tüm bunlar açısından da tarihsel bir laboratuar oluşturan bir ülke. Casino banking dedikleri kumarhane finansının da Thatcherism’le ifade edilen demir yumruklu laissez faire‘in de memleketi. Bu adada neler olup bittiği, bu yüzden önemli. Sennett Rus göçmeni bir aileden, Chicago’da doğmuş olmasına rağmen aslen İngiltere’den konuşan ve kamusal entelektüel figürünü, talking head (konuşan kafa; televizyonda hergün onlarla fikirlerini çılgınca bir tutkuyla savunurken karşılaşıyorsunuz) kıvamına düşmeden ayakta tutmayı başaran bir sosyal bilimci. Çalışma hayatı, iş dünyası, uzun süredir üzerinde çalıştığı mevzular.

İş bulma, işini kaybetme korkuları, giderek daha çok insanı derinden etkiliyor. Beyaz yakalı işsizliği, 21. yüzyılın başında birbirini izleyen krizlerle yaşadığımız sarsıntılar aracılığıyla tanıştığımız görece yeni bir olgu. Geçmişte, üniversite eğitimi neredeyse ömür boyu bir iş güvencesi sağlarken, günümüzde, çok kişi arasından elemeye yönelik uzun bir listedeki maddelerden biri. Üniversite yönetimlerinin bunu, iş dünyasıyla yeterince bütünleşemediğinin bir işareti sayıp, giderek eğitimin akademik içeriğinden çok pratik sonuçlarına yöneltecek eğitim politikalarını desteklemesi, üniversiteyi içinden gelip geçilecek demirden bir boruya çeviriyor öğrenciler için. Bu açıdan bakıldığında Sennett’in hem öğrencileri hem üniversite eğitiminin içeriği konusundaki kaygıları Türkiye için de çok şey ifade ediyor. Türkiye’de örneğin sosyal bilimlerde, üniversite eğitiminin neredeyse ilk iki yılını üniversiteye giriş sınavından yorgun argın ve test sistemiyle zihinleri düzlenmiş şekilde gelen öğrencilerimizi düşünmeye davet ederek, diğer iki yılı ise, üçüncü sınıftan itibaren iş bulma, çalışmaya başlama telaşına düşen öğrencilerimizi okulda tutmaya çalışarak geçiyor (tabii bunu, akademiye inancını koruyan öğretim üyeleri açısından söylüyorum, başka bir grup için sınıf kapısı kapalı olduğu ve öğrenciler içeride tutulduğu sürece sorun yok!).

Üniversite eğitiminin demokratikleşmesi çok yeni; bunu izleyen süreçte, hızla üniversitelerin kendi aralarında çeşitli kriterlerle bir hiyerarşiye tabi tutulması (A.B.D’de Ivy Ligue örneği) ve bu kriterlerin de öğretim üyeleri üzerinde bir baskı aracına dönüşmesi üniversitenin varoluş koşulları konusunda ciddi kaygılara neden oluyor. Bu açıdan üniversiteyi, lise ve çalışma dünyası arasında mecburi bir geçiş yeri değil, bir düşünme/sorgulama/üretme alanı olarak korumak ya da o hale gelmesini sağlamak (Türkiye’de üniversitelerin YÖK’le ayrı bir darbe aldığı unutulmamalı) bilgi üretimini ciddiye alan her ülkenin meselesi olmalı.

N.Ö

Yazının aslı için aşağıdaki bağlantıyı kullanabilirsiniz.

http://gu.com/p/38nqn

Richard Sennett

BU, ÇOCUKLARIN SORUNU DEĞİL

Richard Sennett

Hepimiz biliyoruz, varolan çok az işin peşinde, çok fazla insan var. Bu, özellikle, bulabildikleri taktirde yeteneklerini de kullanmadıkları işlerle karşı karşıya olan genç mezunlar için bunaltıcı. Son on yıldır, kendi öğrencilerimle bu hazin tabloyla başa çıkmanın yollarını konuşuyorum; çözümler var tabii ama hiçbiri iç açıcı değil.

Avrupa’da neden iş olmadığı sır değil. Avrupa 30 yıl önce imalat işlerini dünyanın diğer yerlerine ihraç etmeye başladı. Bugün, Brezilya, Çin ve Hindistan gibi ülkeler, Avrupalılar’ın kendileri için saklamayı düşündükleri yüksek beceri gerektiren işleri geliştiriyorlar. İngiltere, finansal hizmetlere tutundu ama Şehir [the City, Londra’nın tarihi kent merkezi, aynı zamanda barındırdığı finans kurumlarını genel olarak adlandırmak için de kullanılıyor.çn], ülkenin açığını kapatamaz.

Bir anlamda, üniversiteler bu işi daha da kötüye götürdüler. Lisansüstü düzeyde, aşırı yüksek harçları ödeme gücü olan yabancıları daha çok kabul ediyorlar: lisansüstü dersler 15,000 £’a kadar mal olabiliyor ve bu seviyede İngiliz öğrenciler için çok az mali destek var. Yani ülke, işler kadar, becerileri de ihraç ediyor. Eğer Theresa May [daha önceki hükümet döneminde İç İşlerinden, halen Kadın ve Eşitlikten sorumlu muhafazakar bakan.çn] olsaydınız, çözümün yabancıları dışarıda tutmak olduğunu düşünebilirdiniz, ama kendi öğrencilerimiz için devlet desteği olmadan bu yüksek lisans ve doktora programları çökerdi.

Peki kişisel düzeyde bir çocuk ne yapmalıdır? Öğrencilerimle araştırdığım çözümlerden biri, dışarıya göç. Gerçekten de İngiliz diplomalarına talebin çok olduğu Latin Amerika ve Uzakdoğu’da, İngiliz mezunlar için çok sayıda iş var. Her zaman olduğu gibi, göçün insani bedeli kişisel olarak çok yüksektir. Sosyal teori gibi özel bir konuda ders verdiğim için meseleyi kendi öğrencilerime şöyle anlatıyorum: işinizi, evi terk edebilecek kadar çok umursuyor musunuz? Giderek daha fazla öğrenci olumlu cevap veriyor.

Daha az şiddetli bir cevap “esnek” işgücü piyasalarını içeriyor: “esnek”, iş güvenliği olmayan ve ilerlemesi umutları çok sınırlı kısa dönemli çalışma anlamına gelir. Eğer mevcut hükümet böyle devam ederse ve işverenler aklına estiklerinde işten çıkarma yoluna giderlerse , emek, bu şartlar altında daha da esnek hale gelir. Öğrencilerimin bununla başa çıkma yollarından biri, kitap yazmak ya da gönüllü işlerde çalışmak gibi kişisel olarak anlamlı türden gece işleriyle tahammül edilir hale gelen geçici gündüz işlerinde çalışmak. Ancak bu, sadece yüksek motivasyonlu, iç dünyalarına dönük çocuklar için bir çözüm ve kalın duvarlı bir psikolojik sığınak gerektiriyor; gündüzün stresi, güvensizliği ve depresyonu gecenin çıpasını yerinden sökebilir.

Efendilerimiz, müteşebbisi kutsuyorlar ve öğrencilerimden çok azı için, eğer başarısız olmaktan korkmazlarsa, yeni bir iş kurma seçeneği var. Küçük işletmelerin yaklaşık% 60’ı birinci yılında, %76-80’i ilk üç yılda esas olarak sermaye yokluğundan başarısız oluyor. Kooperatif bir gıda ağı kuran bir Kant öğrencim ve lezbiyen tanışma hizmeti veren bir Hegel öğrencim (Usta kimbilir ne derdi?) var; pişman olmaktansa başarısız olmak daha iyidir diye düşünüyorlar ama bu tüm bir jenerasyon için uzun vadeli bir reçete olamaz. Mevcut durumda gücüme giden, kapitalizmin yapısal bir sorununun, gençlerin hayatlarına, kişisel sorunları olarak boca edilmesidir; yurtdışına göç etmek, yeni bir iş kurmak ve gece işleri bazılarına yardım edebilir ama sistem aynı şekilde devam eder.

Buna rağmen, hükümet, iş çevreleri ve üniversiteler isterse genç mezunları gerçekten kayıp bir nesil olmaktan kurtaracak yollar var.

Bunlardan en kuvvetlisi iş-paylaşımı. Hollandalılar, devletin de mali desteğiyle tam zamanlı bir işi iki hatta üçe bölerek bunu denediler. Bu deneme, iş azlığını hayatın bir gerçeği olarak kabul ediyor ama işsizlik yardımının maliyetinden ve neden olduğu özgüveni mahveden koşullarından kaçınarak insanları işte tutacak şekilde karşılık veriyor.

İngiltere’nin, hem çıraklık sayısının azlığı hem de işte eğitime alınan gençlere karşı taahhüt yokluğuyla, gençler için çıraklığı kötü yönetme şekli karşısında dehşete düşmüştüm. Almanlar, meseleyi çok daha iyi ele aldılar: çok sayıda genç insan için işte eğitim sağladılar ve iş vaatleri gerçekti. Alman iş çevrelerinde nesiller arası bağın, mümkün olduğunda işi ihraç etmeyip ülkede tutmaya ikna etmesi tesadüf değildir; nesiller arası süreklilik, onların işletmelerine, bizim işletmelerimizin çoğunun sahip olmadığı bir sağlamlık ve ortak bilgi tabanı sağlıyor.

Bu açıdan, belki de şaşırtıcı olabilecek bir şekilde, üniversitelerin, gençleri iş dünyasına hazırlamayı, en azından şu anda yapmaya çalıştıkları şekliyle, bırakmasını istiyorum. Sorunun bir kısmı, yersiz bir uzmanlaşmadan kaynaklanıyor: eğer otelcilikte yiyecek-içecek hizmetleri lisansınız varsa ve bu alanda iş yoksa hapı yuttunuz. Üstelik, üniversiteler sözde pratik dersler alan öğrencilerin sayısını çoğaltarak, iş azlığı sorununu daha da kötüleşirdiler. Bu yıl İngiltere’de binlerce MBA’li öğrenci mezun olarak görece az sayıda iş için rekabet edecek. Genç insanlara entelektüel meydan okuma ve derinleşme kabiliyeti sağlarsak çok daha iyi ederiz ki üniversitenin amacı da zaten budur. Bu şekilde iş sayısı değil ama akademik girişimin bütünlüğü/dürüstlüğü artar.

Bugünün gençleri, kayıp bir nesilse bu, üniversite, hükümet, iş çevreleri onları başarısızlığa uğrattığı içindir. başarısızlığı önleyecek reçeteler var ama bu ilacı almak için İngiltere’nin inançlarını ve emek pratiklerini radikal bir biçimde gözden geçirmesi gerekmektedir. Bunun yerine, şimdiye kadar, kişinin iş dünyasında kendisine bir yer bulmasını kişisel bir sorun olarak kabul ettik.

Ruh ve Beden: Sosyologdan boksör olur mu?

 

Loïc Wacquant, son dönemde çalışmaları beni en çok heyecanlandıran sosyologlardan biri. Chicago’da siyahların gettosundaki yaşantıyı, kimlik ya da anomi gibi bildik kalıpların içine hapsetmeden ama bunları da göz ardı etmeden olanca zenginliğiyle incelediği Ruh ve Beden’i (kitabın adı Body and Soul ama biz Türkçe’deki söyleyiş uyarınca ikisinin yerini değiştirmeyi tercih ettik) çevirmek benim için hem olağanüstü zevkli hem de zorlayıcı bir deneyim oldu. Wacquant’ın deyişiyle sosyolojik bir bildungsroman olan kitap, araştırma sahasına demir atmak için kendisine bir mekân, bir bağlantı arayan (sosyologların/antropologların başkalarının hayatlarına “sızmak” için gösterdikleri çaba kimi zaman acıklı bir hal alabilir!) genç bir araştırmacının, daha çok siyahların gittiği bir boks salonundaki gözlemlerinden, görüşmelerinden ve en önemlisi kendi bedensel deneyiminden yola çıkarak  ırktan cinsiyete, kentten sınıfa,  birçok meseleyi yeniden düşündüğü bir eser. Ama bir yandan da kendisi de bir boksöre dönüşen Wacquant’ın, sosyolojideki babası Pierre Bourdieu gibi, bokstaki babası DeeDee Armour‘dan el almasının hikayesi. Zaten bir hikaye şeklinde yazılmış olan son bölüm, Wacquant’ın profesyonel bir turnuvada ringe çıkışını anlatıyor. Nilüfer Göle bir söyleşisinde Ayşe Arman’a “Klasik bale yapmak için yetiştirilmiş birinin kick box yapmaya mecbur edilmesi gibi bir şey. Klasik bale koreografisi bellidir. Ama bugünkü dünyada bize diyorlar ki, ‘‘Kick box yap!’’ Kuşkusuz bu bir metafor ama Wacquant boks ringinde fiilen dövüşüp bu meydan okumaya en başından karşılık vermiş, eril notalara hakim bir araştırmacı. 

Ruh ve Beden, felsefeden sonra, sosyolojide de bedeni merkeze koyan bir bakış açısının hakimiyet kazanmasıyla  (Bourdieu’nün geliştirdiği haliyle habitus kavramının bu denli sahiplenilmesi de bunu gösteriyor) birlikte “cismanî” (carnal) dediği bir sosyolojik yaklaşım geliştirmeye çalışıyor. Bedenin merkeze gelmesi, sanatta çok daha uzun süredir gözlemlenen bir deneyim. Bu anlamda boksörlerin deneyimini benzersiz kılan unsurlar bir yana, hepimizin ortak kaygısı olan “bedensel sermayeyi idare etmek” meselesi, aslında yeniden vahşileşen kapitalizmin er meydanında birbiriyle dövüşe zorlanan bizlerin de hikayesi. Mesela DOT’un bu yıl oynadığı Supernova, bunun izleriyle doluydu. Disipline edilen bedenlerin, kalabalığın anonim çamurundan çıkma arzusu. 

Kitabın Amerika baskısına yazılan önsözden bir bölümü aşağıda okuyabilirsiniz.  Boğaziçi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan kitabın redaksiyonunu Ergun Kocabıyık yaptı, yayıncılıkta iyi bir redaksiyonun kıymetini bilenler bilir. Aşağıdaki, metnin redaksiyon öncesi halidir, bilginize.


Wacqant L., Ruh ve Beden, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, s.11-14.

Başından beri, Chicago’nun Güney Yakası hakkında kabaca da olsa temel bir sosyolojik kavrayış edinmeden yazmak, hem etik hem epistemolojik nedenlerle bana olanaksız geliyordu çünkü bu bölgenin öğütücü yoksulluğu kapımın önünde başlıyordu (gerçekten de böyleydi çünkü Chicago Üniversitesi, bana öğrenci evleri arasında siyah Woodlawn mahallesinin sınır çizgisinde, gerektiğinde üniversitenin özel polis güçlerini çağırmak için kullanılan beyaz acil durum telefonlarının bittiği yerde olduğu için kimsenin istemediği boş kalmış son daireyi vermişti). Ve çünkü A.B.D metropolisindeki sınıf, kast ve devlet ilişkilerinin normal sosyolojisi bana, ulusal toplumun ırksal ve (ırkçı) ortak duyusunu yansıtarak, gettonun gerçekliğini örtbas eden sahte kavramlarla delik deşik olmuş gibi geliyordu. Bunların başında da, akademisyenlerin dikkati yoksul mahallelerin ekolojisine ve sakinlerinin sözümona “antisosyal” davranışlarına çekerek toplumsal ve kentsel cephede, beyazların tahakkümünü ve yetkililerin beceriksizliklerini aklamalarına izin vermeye müsait piç bir neolojizm olan “sınıfaltı” hikayesi geliyordu.[1]

Aylar boyu yerel sahneyi gözlemleyebilmek için kendimi sokuşturabileceğim bir yer aradıktan sonra judo yapan Fransız bir arkadaş, beni 63. Sokakta, evimin iki blok ötesinde ama farklı bir gezegendeki bir salona götürdü. Meraktan ve etrafta takılıp mahalledeki genç erkeklerle tanışabilmenin kabul edilebilir tek yolu gibi göründüğünden hemen yazıldım. Ve ilk boks idmanımdan hemen sonra bir etnografik günlük tutmaya başladım. Üç buçuk yıl boyunca giderek artan bir devamlılıkla bu salona geleceğim ve süreç içinde, günün konuşmalarının, etkileşimlerinin ve olaylarının ayrıntılı tasvirlerini her akşam saatlerce vecd içinde kağıda dökerek iki bin üç yüz sayfa ham not toplayacağım bir saniye bile aklımdan geçmedi. Çünkü Woodlawn Boys Kulübü’ne girer girmez kendime ragmen üç konuda sorun yaşadım.

Bunlardan ilki, kaba ve acımasızdı: sporların en sert ve en zorunu öğrenip, Tatlı biliminin hem kardeşçe hem rekabetçi dünyasında kendime küçük bir yer açacak şekilde alfabesine hakim olabilecek miydim, salon üyeleriyle karşılıklı güven ve saygı ilişkileri kurabilecek ve böylece saha araştırmamı gettoda yürütebilecek miydim? Cevabı gelecek aylardaydı.Teknik becerimin sadece hayal kırıklığıma ve bazen de cayma hissime denk geldiği zor ve acılı başlangıçlardan sonra (daha sonra en sevgili ring ahbaplarım haline gelecek olanlar, o sıralar her an vazgeçebileceğim konusunda hemfikirdi) fiziksel durumumu iyileştirmeyi, moralimi güçlendirmeyi ve yumruk erbabının hareketlerini edinmeyi ve taktiklerini özümsemeyi becerdim.  Bütün kulübün ateşli desteğiyle Chicago’nun büyük Altın Eldivenler turnuvasına girmeden, salonun amatör ve profesyonel boksörleriyle düzenli olarak “eldiven giyip” kendimi ipler arasında kanıtladım ve daha sonra “pro olmayı” ciddi ciddi düşündüm. Pratik bir bilgiyi çoğalttım ve Erkekçe sanat konusundaki muhameke gücümü arttırdım; o kadar ki, ihtiyar koç DeeDee bana birgün, Woodlawn’ın yıldız boksörü Curtis’in ülke dışındaki önemli bir maçı için köşeadamı olarak yerine geçmemi teklif etti. DeeDee aynı zamanda ileride kendi boks salonumu açacağım kehanetini öne sürmeyi pek severdi: “Bi gün senden belalı bi koç olur Louie, biliyorum bunu.”

Bu ilk engeli aşar aşmaz ve kendime o çevrede kalıcı bir yer ayarlamak için asgari koşulları oluşturur oluşturmaz ikinci mesele karşımda duruyordu, kendi projem: bu yerdeki konumum, siyah gettodaki toplumsal ilişkileri yakalamak ve anlamamı sağlayabilir miydi? Bu küçük boks salonuna uzun vadede nüfuz etmem ve buradaki gündelik ilişkilere yoğun bir biçimde dahil olmam –en azından benim gözümde, okur kendisi için kararı verecektir- genelde getto konusundaki kavrayışımı ve özellikle yirminci yüzyılın sonunda Fordizm-sonrası ve Keynes-sonrası Amerika Chicago’sunda siyah gettonun işleyişini ve yapısı konusundaki çözümlememi tepeden tırnağa yeniden inşa etmeme olduğu kadar, bu terra non gratayı diğer ileri toplumların sürgün mahallelerinden ayıran şeyin ne olduğunu ayırt etmeme olanak sağladı. Öncelikle, Chicago Okulu’nun en erken çalışmalarından beri ırksal bölünme ile kentsel marjinallik arasındaki ilişkilere dair Amerikan sosyolojisinin derinine kök salmış yanlış bir düşünceye, gettonun eksik, ihtiyaç ve yoklukla nitelenen “dağınık” bir evren olduğu düşüncesine itiraz ettim.[2] Salon, teorik çalışmayla, süregiden ampirik gözlem arasında  bir bağ  ve bu şekilde gettonun ve sakinlerinin “Oryantalize edilmesini” sorgulamamı ve gettoyu içinde bulunduğu hale, yani etnik onuru elinden alınmış bir grubun toplumsal dışlanmasının ve iktisadi sömürüsünün bir aracı, Amerikan kent paryalarının zorla tıkıldığı bir çeşit “etnik-ırksal hapisane” haline sokan iktidar ilişkilerini, incelemenin merkezine koymamı mümkün kıldı.[3]

Bir üçüncü mesele kalıyordu ki, Woodlawn Boys Kulübü’nün kapısından içeri girerken, milyon yıl geçse aklımın ucundan geçmezdi ve bu çalışma (anlatı şekline bürünseler bile bütün bilimsel incelemelerin yapacağı gibi)  bana bir ilk, kısmi ve geçici cevap sağladı: Bu denli bedensel bir pratiği, tamamen kinetik bir kültürü, en esaslı kısmın dil ve bilincin altından aktarıldığı, elde edildiği ve kullanıldığı  bir evreni – kısacası pratiğin, pratik ve teorik anlamda uç noktasında bulunan insan (ya da insanlar) haline bürünmüş bir kurumu– antropolojik olarak nasıl açıklayacaktım? Başka bir şekilde söylemek gerekirse: boks zanaatinin (métier), meslek ve toplumsal durum anlamında ama aynı zamanda (mestier kelimesinin etimolojisine göre*) görev ve gizem anlamında ne olduğunu “bedenen,” yumruklarımla ve bağırsaklarımla, kendim de içine girerek, yakalanarak ve esiri olarak  anladıktan sonra, duyuların bu kavrayışını sosyolojinin diline yeniden tercüme edebilecek miydim ve süreç içinde en ayırt edici özelliklerini yok etmeden aktarabilmek için uygun ifade biçimlerini bulabilecek miydim ?


[1]Loïc Wacquant, “ ‘L’Underclass’ urbain dans l’imaginaire social et scientifique américain, in L’Exclusion, L’état des savoirs, (Paris: La Découverte, 1996), 248-262.

[2] Bu çalışmanın başlangıç ifadeleri için bkz. Urban Outcast: Toward a Sociology of Advanced Marginality (Cambridge: Polity Press, 2004) [Kent Paryaları: İleri Marjinalliğin Karşılaştırmalı Sosyolojisi, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2012. ÇN] ; aynı zamanda bkz. “Elias in the Dark Ghetto,” Amsterdams Sociologisch Tidjschrift 24, ¾ (December 1997): 340-348; ve “Inside the Zone: The Social Art of the Hustler in the Black American Ghetto,” Theory, Culture and Society 15, 2 (May 1998 |1992]): 1-36 yeniden basım, Pierre Bourdieu et al. The Weight of the World: A Study in Social Suffering (Cambridge: Polity Press, [1993], 1999), 140-167.

[3] Loïc Wacquant, “Three Pernicious Premises in the Study of the American Ghetto,” International Journal of Urban and Regional Research 21, 2 (June 1997)0 341-353; “ ‘A Black City within the White’: Revisiting America’s Dark Ghetto,” Black Renaissance 2, 1 (sonbahar-winter 1998): 141-151; and “The New ‘Peculiar Instution’: On the Prison as Surogate Ghetto,” Theoretical Criminology 4 (2000): 377-389.

  • Fransızca’da önce menestier sonra mistier ve mestier olarak karşılanan ve günümüzde bakanlık anlamına gelen ministère kelimesi, Latince’de hizmetkârın görevi, hizmet, görev anlamında kullanılan ministerium’dan türemiştir. Klasik dönemde “ilahi hizmet” anlamında kullanılan kelime, Hıristiyanlık döneminde Tanrı’nın hizmetinde olanları nitelemiştir. Ayin, kutsama anlamına gelen mysterium kelimesiyle ses benzeşmesi yoluyla da kaynaşarak meslek anlamına gelen métier kelimesini oluşturur. Burada Wacquant, görev ve gizem diye çevirdiğimiz ministry ve mystery kelimeleriyle Türkçe’de meslek sırrı ifadesiyle karşılayabileceğimiz bir boyuta dikkat çekmektedir.ÇN.
  • *Kelime, dindışı anlamına geldiği gibi, meslekten olmayan şeklinde de anlaşılabilir. Din terminolojisine referansın çokluğu, Bourdieu’nün alan teorisini, Weber’in din sosyolojisinden ilhamla oluşturmasına bağlanabilir.ÇN.

İlgilenenler  Özgür Budak’ın kitapla ilgili kapsamlı bir değerlendirmesine, Emrah Göker’in Wacquant’la ilgili başka notlarını da görebileceğiniz blogundan erişebilirler. http://istifhanem.com/2011/12/02/bedenveruh-ozgur/

Ayrıca Alim Arlı da blogunda Wacquant’la ilgili yazı ve söyleşilere yer vermiş

http://alimarli.blogspot.com/search/label/Loic%20Wacquant

Habemus Papam: Kürtaj, neden şimdi?

Vatikan’da seçimler sonuçlandıktan sonra yeni Papa’yı ilan etmek kullanılan söyleyiş kalıbı bu: Habemus Papam. Anlamı, bir Papamız var. Papa’nın erkekliğini tescil eden ‘Duo testis bene benedata!’ yani ‘İki adet testisi var, uygundur!’ dan önceki aşama. Hatırlarsınız yakın zamanda İtalyan yönetmen Nanni Moretti Habemus Papam isimli çok tatlı bir film çekti. Müthiş Michel Piccoli’nin, iktidarı istemeyen depresyondaki gönülsüz Papa rolünü oynadığı film, küçük, gürültüsüz ve umursamaz bir üslupla gizliden meydan okuyordu Vatikan’a. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın her kürtajın bir Uludere olduğu yönündeki açıklamaları, bana Katolik Kilisesi’nin kürtaj konusundaki yaklaşımını çağrıştırdı.

1991 yılında Papa II. Jean Paul Polonya’ya yaptığı ziyaret sırasında havaalanında yaptığı konuşmada kürtajla, Nazilerin Yahudi soykırımını karşılaştırarak şöyle diyordu: “İnsan acımasızlığının kurbanlarının mezarlarına yüzyılımızda yeni mezarlar ekleniyor: doğmadan öldürülen çocukların mezarları”

Dünyada 1800lere kadar kürtajı yasaklayan kanunlar ortada yok. Foucault’nun biyo-iktidar teorisiyle açıkladığı büyük dönüşümün bir parçası olarak, insan bedeninin ve yaşamının üzerinde giderek güçlenen devlet müdahalelerinden sadece biri kürtaj. Sadece olumsuz anlamıyla, baskı ya da kontrol amaçlı değil, yaşamı uzatan, koşulları iyileştiren gelişmeler açısından da. Zaten Foucault’nun biyo-iktidar kavramı, iktidarın sadece baskı ve zorun olumsuz veçheleriyle değil, yaşatan, koruyan kollayan olumlu veçhelerle de donanıp incelmesini, “yumuşamasını” tanımlar. Bu devletten sivil topluma, ikili bir karşıtlıkla tanımlanmış tek yönlü bir gidiş değildir. Sadece devletin nüfus politikaları anlamında değil, hayırseverlerin de kötü koşullarda ve çok yüksek ölüm oranlarıyla gerçekleştirilen müdahaleleri de engellemek açısından dahil olduğu hareketler, toplumda da kürtajın olumsuz tariflerini çoğaltıyordu. Bazı feministler, bu süreci, erkek doktorların, hamilelik ve doğum üzerindeki kontrolü kadın ebelerden, “kocakarılardan” aldıkları süreç olarak değerlendiriyorlar. Özellikle 19. Yüzyılda güçlenen kadın hakları hareketlerine karşı bir tepki olarak da görülen süreç, 1. Dünya Savaşı sonrası Avrupa nüfusundaki ciddi azalmayla yeni bir ivme kazanıyordu.

Fransa’da 1920 yılında kürtajı yasaklayan kanun, on yıla kadar hapis cezası içerdiği gibi, bu konuda halka açık yerlerde konuşmayı bile yasaklıyordu. 1942’de Nazi işbirlikçisi Pétain rejimi, kürtajı “Devlete karşı işlenen suçlar” kapsamında değerlendiriyordu. Hatta 1943 yılında, kürtaj yapmakla suçlanan bir kadın, giyotinle idam edilmişti.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1800lerde kürtajı yasaklayan düzenlemeler, göçmen nüfusların yüksek doğum oranı nedeniyle “Anglo-Sakson” nüfusu geride bırakmasına duyulan korkuya bağlanıyordu. Kürtajın tekrar yasal olacağı 1973 yılına kadar binlerce kadın yasadışı ve sağlıksız koşullarda kürtaj olduğu için hayatını kaybetti ya da sakatlandı. Halen kürtaj konusundaki konumlanma Amerikan siyasetindeki temel ayrımlardan birini oluşturuyor.

Yeşim Arat, Türkiye’de kadın hareketini dünyadaki benzerlerinden ayıran özellikleri tartıştığı bir makalesinde, daha sonra başka araştırmacıların da paylaşacağı bir önermeyi esas alır. Buna göre, Batı’daki benzerleri kürtaj hakkı etrafında örgütlenen bir mücadeleyle şekillenirken Türkiye’deki kadın hareketi, şiddete karşı mücadele etrafında bir araya gelmiştir. Gerçekten de kürtaj, görünürde üzerinde mücadeleye gerek kalmadan edinilmiş haklardan biri gibi durur Türkiye’de. Peki şimdi bu gayret niye?

Kadın bedeninin kontrolü, kuşkusuz, sadece geleneksel toplumların değil, nüfus politikalarının önemi göz önünde tutulduğunda modern toplumsal yapıların da temel meselelerinden biri. Başbakanın önce çocuk sayısıyla dile getirdiği, şimdi kürtaja uzanan ifadelerinde görülen bu kontrol arzusu, biz buralı kadınlar açısından bir işaret oluşturmalı. Esas mücadele şimdi başlıyor. Avrupa ülkelerinin verdiği yüksek çocuk yardımlarını göze alamayacak olan devletimiz, belli ki yeni yollarla çıkacak önümüze.

Nijeryalı İgbolar, “Ora na azu nwa” (İngilizce çevirisinden- “It takes a village to raise a child”) “bir çocuk yetiştirmek için bir köy lazımdır” dermiş. Bir çocuğu büyütmenin topluluk için önemini anlatmanın yanı sıra, bir çocuğu tek başına büyütmenin nasıl zor olduğunu anlatmak için de. Günümüz dünyasında tıbbın bir kolu, çocukların bakımında annenin biyolojik rolünü giderek çoğaltan bir yaklaşımla kadını eve geri sokmak isteyen eğilimlere koltuk çıkar. Anne en iyi durumda yakın çevresindeki diğer kadınları, anneleri, kız kardeşleri, paralı yardımcıları örgütleyerek paylaşabilir, tek bir insan için çok ağır olan bu sorumluluğu. Çünkü insan yavrusu çok uzun süre yardıma, bakıma ve sürekli dikkate muhtaçtır. Haydi kadının bedeni üzerindeki bireysel hakları geçtiniz diyelim; Her mahallesinde ücretsiz bir kreşi, eşit, ücretsiz ve etkili bir eğitim ağı, kısacası doğan çocuklarına sunacak eşit fırsatları olmayan, onları tecavüz edilmekten, hapsedilmekten koruyamayan bir toplumun, kadınlarını istemedikleri çocukları doğurmaya zorlaması, olsa olsa bir distopyadır.

Bir tohum içinize düştüğünde, onu sevgiyle, sevinçle büyütmek dünyanın en büyük hazlarından biridir: tabii eğer istiyorsanız, eğer hazırsanız. Biyo-teknolojilerin tüm gelişimine ve bir gün bir erkeği de bebek taşır hale getirebilecek olmalarına rağmen yaşadığımız evrende bebekleri hâlâ biz kadınlar dünyaya getiriyoruz. Ne zaman istersek, ne zaman hazır hissedersek o zaman doğuracağız sayın yetkililer; eğer istersek, eğer hazır hissedersek.

Yeryüzünde hiçbir tür, kadınlar kadar uzun süre ve kadınlar kadar çoğunlukla kandırılmamıştır*

“Nasıl söylemeli? Hemen kadın olduğumuzu. Onlar tarafından kadın yapılmadığımızı, onlar tarafından bu şekilde adlandırılıp kutsal ve kutsal-dışı kılınmadığımızı. Onlar bir şey yapmasa da bunun zaten olduğunu. Ve onların tarihlerinin bizim sürüldüğümüz yer olduğunu. Özel bir toprağımız olduğundan değil; ama vatanları, aileleri, yuvaları, söylemleri bizi hareket edemeyeceğimiz alanlara hapsediyor. Yaşamaya devam edemeyeceğimiz. Mülkiyetleri bizim sürgünümüz. Çitleri aşkımızın ölümü. Kelimeleri dudaklarımızın tıkacı. Bölünmelerinden, köşeli hallerinden, ayrımlarından, karşıtlıklarından çıkmak için nasıl konuşmalı: bakire/bozuk, saf/iffetsiz, masum/gözü açılmış… Bu terimlerin zincirlerinden nasıl kurtulmalı, kategorilerinden nasıl çıkmalı, isimlerinden nasıl sıyrılmalı? Onların kavramlarından nasıl canlı çıkmalı?”

Luce Irigaray, Ce sexe qui n’en est pas un

Seksenli yıllarda kadınların "duygusal eğitimlerinin" önemli bir parçasıydı beyaz dizi

 

Ucuz aşk romanları ve filmleri, kadınların kendilerinin hakim olamadığı durumlardan hoşlanma duygularını gıdıklar. Güçlü, zeki, yakışıklı bir adam gelip tüm kontrolü eline alacak ve kadınları bu ağır sorumlulukların yükünden kurtaracaktır. Kadının aslında eksik bir erkek olduğuna dair Freudcu görüş, bir erkeği elde etmenin, kadını kendisinde olmayan bir fallusa kavuşturduğunu iddia eder. Vamp kadın uzun vadede bu nedenle ürkütücüdür; her an fallusu çalıp kaçacakmış gibi bir hadım edilme korkusuyla baş başa bırakır erkeği. Kontrolün kendisinde oluşu erkeği bu yüzden rahatlatır, kendisinin olan kendisinin kalacaktır. Kadın için ise kadınlığının kanıtı gibidir bu edilgenlik. Ucuz aşk romanlarında kadın önce mutlaka mücadele eder ama sonra yenilgiyi “kadınca” bir zevkle kabul eder. Her yıl yapılan film sayısında Hollywood’u geride bırakan, Yeşilçam’ın bir dönemine de ilham veren Hint sineması da benzer bir temayı danslar aracılığıyla işleyip durur. Kadın direnir, çırpınır, savaşır ama sonunda hep kendini erkeğin kollarında bulur. Bazı aşk sahnelerinde itişiyorlar mı yoksa cilveleşiyorlar mı anlayamazsınız. En son anda  direnişten teslimiye geçen yüz ifadesindeki memnuniyet, mücadelenin ya boşuna ya aptalca olduğunu hatırlatır kadına; kimi kadınlardan kendilerini, ölen kocalarının ardından ateşe atmalarının beklendiği bir dünyanın sinema perdesinde.

Sınırlı, sonlu ama yine de olmayacak rüyalar, kısır, biçimsiz ama ulaşılamayacak rüyalar, bir söylemin, bir sistemin bayatladığı, mostralık olduğu farkedilmeden tekrar tekrar değişik kılıklarla yeniden üretilmesini sağlayan rüyalar, bizi güldürdüklerinde bile bir yerlerimizi gizlice okşayan rüyalar. Gelmeyen beyaz atlı prensin ya da beyaz atlı prens olamamanın hayal kırıklığı ve acısıyla geçirilen hayatlar. En çok da kadın hayatlar. Hep kusurlu, hep eksik hissetmek, şaka değil…

Teknolojiyle ilişkileri sorgulanır örneğin: iyi araba kullanamazlar, teknik işleri başaramazlar vb. Sadece teknolojiyle değil, kültürle ilişkileri de sallantıdadır. Kadından şair olmaz, yaratıcı olmaz vs. Evet saçmalıktır ama doğruluk payı da içerir. Yüzyılların ketlenmeleri, sınırlamaları, yasakları bir anda aşılamaz. Hayatın biyolojik işlevlerinden çıkmak kadına o kadar uzun süre yasaklanmıştır ki kendisine dönük bir sessizlik dilini besler. Kendi içinden ancak bir çocuk çıkarabilmesine izin verilmiştir. Geriye kalan içinde saklı durmak zorundadır. Cinsel arzusunu mu dışa vuruyor: histeriktir. İktidarı mı arzuladı: kifayetsiz bir muhteristir. Yapmaktan o denli korkutulmuştur ki kabuğunun dışına çıktığında zedelenmemek için örtülerinden değilse, süslerinden sahte bir kabuk oluşturmak zorundadır. Kadın yüzü tahammül edilemez, çıplak gözle bakılamaz bir şeymiş gibi örtülür, kumaşla değilse, ikinci bir ten oluşturan fondötenle; rimel kirpiğin, ruj dudağın, oje tırnağın çıplaklığını örtecektir.  Bakın oyuna devam ediyorum, kendimi paketliyorum, süslüyorum ve her pazartesi rejime başlıyorum. Pazartesi rejimleri kentli kadınların dergileri yoluyla yayılmış ortak kültürün önemli bir parçasıdır. Her pazartesi, yani çalışma haftası başlarken. Dışarıda çalışıyorsa “yapmanın” onu “olma” zorunluluklarından çıkarmadığını  hatırlatmak için, evde çalışıyorsa “olmaktan” başka işi olmadığını hatırlatmak için (çünkü evde yapılan iş, yapılmış sayılmaz, o kadar ki günlük dilde temizlik işçileri “kadın” diye anılır)

Hani bir söz vardır, herkesi bir süre, bir kişiyi sürekli kandırabilirsiniz ama herkesi her zaman kandıramazsınız diye. Yeryüzünde hiçbir tür, kadınlar kadar uzun süre ve kadınlar kadar çoğunlukla kandırılmamıştır.

Kusursuz cinayet

John Waters, Serial Mother -tahmin edilebileceği gibi seri katile bir göndermedir- kusursuz bir anne ve ev kadını olma arzusunun manyak bir katile dönüştürdüğü  bir Amerikalı kadını anlatır. Kurbanları, çöpleri yeniden kazanma kutularına atmayan komşusundan, 1 Eylül’den sonra beyaz ayakkabı giyen avukata kadar (kadın dergilerindeki Kuzey Amerikan giyim kodlarında yazın bitişiyle beyaz ayakkabı terkedilmelidir) geniş bir yelpaze oluşturan katil ev  kadınının evi, reklamlardaki kusursuz aile yuvasının bir örneği gibidir. Çiçekli perdeler, pırıl pırıl bir mutfak ve beslenmeden giyime kadar her işin ayrıntılarını üstlenmiş ama aynı zamanda bakımlı ve güzel bir anne. Kanlı sahnelerle dolu korku film türü gore düşkünü küçük oğul, annesinin bir kurbanının kanı eline bulaştığında filmlerdeki gibi kırmızı değil de kahverengiye yakın bir sıvı olduğuna şaşırır. Tenin pembe, dişlerin beyaz, kanın kırmızı, gökyüzünün mavi olduğu binlerce kez öğretilir bize oysa biz binlerce farklı tonun olduğu bir dünyada yaşarız.

Küçük çocuk bedenlerini korumaya çalışan, kadınlıktan kaçan anoreksik bedenler, yediklerini çıkarmaktan yemek borusu parçalanacak hale gelmiş bulimik bedenler sadece vizitesi pahalı psikiyatrların muayenehanelerinde zuhur etmez. Gecekonduda yaşayan genç bir kadının zayıflama ilacı almak için ablasının parasını çalarken olaya tanık olan yeğenlerini öldürdüğünü; günde üç saat hiç su içmeden jimnastik yapıp sadece bir elma yiyerek aylarca dayanan bir işçi eşinin hastanelik olduğunu öğreniverirsiniz. Güzellik arzusu kimi zaman öldürücüdür.

Oysa bu ince belli geniş omuzlu kadınlar, bu hastane torbalı-koyu renk çoraplı kağıt helva yiyen kadınlar, kırmızı kurdelalı, mavi kolyeli, pembe çoraplı küçük kadınlar. Oyun parkları, iskeleler, bebek arabaları. Ağır kalçalarını sevgiyle sürüyen kadınlar. Ne çok çeşit güzeller, bir tek güzellik dayatanlara inat. Çocuk güzeller, yaşlı güzeller, kaslı güzeller, şişman güzeller, zayıf güzeller. Ne çok güzeller. Ne çok kadın, ne çok sonbahar, ince tül, kalın kabuk, kararsız mevsim.

Nazlı Ökten

*Eski yazılardan bu küçük kolaj. 8 Mart bir yanıyla, belediyenin kadınlara çiçek dağıtacağı, telefon şirketinin kadınları bedava konuşturacağı, “bayanların” kadınlar gününün kutlanacağı bir tür anneler gününe dönüştürülüyor  belki ama neredeyse bir cinsiyetkırımının yaşandığı, şu ya da bu şekilde ataerkine direnen kadınların hergün sokaklarda, evlerde, hastanelerde öldürüldüğü bir ülkede daha çok kadın sözüne ihtiyaç var. Kaderleri bu türden trajediler içermediği için şanslı sayılan kadınlar da hergün farkında olmadan uğradıkları simgesel şiddeti, sonsuz bir suçluluk duygusuyla içselleştirmeye devam ediyorlar. Her türden suçluluk duygusu, kadınların vazgeçilmez eşlikçisi haline geliyor. Çoğu kez olduğu gibi, bireysel sandığımız acılarımızın toplumsal kökenlerini bilmeye ihtiyacımız var. Skunk Anansie’den Skin’in dediği gibi, kendi özel cehennemimizde çarmıha gerilmemek için.

“Eski iyi şeylerden değil, yeni kötü şeylerden başla işe”

Murat Daltaban’ın Dot’ta sahnelediği unutulmaz Kürklü Merkür için yazılmıştı. 

Kürklü Merkür 2007 DOT

Sosyal bilimlerin kavramsallaştırmak için bin dereden su getirdiği gerçeklikleri, bazı sanat eserleri yüzümüze nasıl geldiğini anlamadığımız bir tokat gibi vuruyor. Eğlencelik olmayan sanatın bir işi de bu değil midir zaten? Gerçekliğin sınırlarını yoklamak. Walter Benjamin’in Brecht’ten alıntıladığı ünlü ilke, “Eski iyi şeylerden değil, yeni kötü şeylerden başla işe” der. İngiliz yazar Philip Ridley’in ‘Kürklü Merkür’ü çoğu başarılı distopya gibi bunu yapıyor. Edebiyat ve sinema, ‘1984’, ‘Blade Runner’, ‘Brazil’ gibi distopyalar aracılığıyla bu cehennemi dünyaların gelişini haber vermişti çoktan bize. Dizginlerinden boşalmış, kaba bir özetle işçi hareketlerinin pazarlık gücünden ve sosyal devletin sınırlayıcılıklarından ‘özgürleşmiş’ bir kapitalizmin dünyaya neler edebileceği yıllar öncesinden tanımlandı aslında.

Kapitalizmin anavatanı
Mike Davis ve Daniel B. Monk, geç kapitalizmin sınıfsal dışlama ve yalıtma ilkeleri üzerine kurduğu rüya kentlerin yarattığı cehennemleri gözler önüne serdikleri ‘Evil Paradises’ (Kötücül Cennetler) başlıklı derlemelerinin girişinde ‘zenginlerin, en derin ve en gizli arzularının kâbus bahçelerinde tanrılar gibi yürüyebilecekleri’ bir dünyanın kurulmasını anlatıyorlar. Bu kimi zaman yüksek duvarlar ardındaki sitelerde cisimleşiyor, kimi zaman Dubai gibi pervasız botokslu şehirlerde. Geç kapitalizmin yarattığı her cennet, dış duvarlarında bir cehennem oluşturuyor. Giderek yoksullaşan kitleler, hapiste değillerse, tıkıldıkları gettolarda kaderleriyle baş başa, suçtan kaleler oluşturmakla maruf hale geliyorlar. Her yıl denizlerinde binlerce mülteciyi boğup kendi ‘cennetini’ korumaya çalışan Avrupa ya da Meksika sınırını korumak için akıl almaz yollara başvuran ABD için de bizler, yani ‘öteki dünya’dan gelenler aynı konumdayız; potansiyel suçlu olmak ne demek, bir kez olsun vize almaya çalışan herkes hissetmiştir kuşkusuz. Velhasılı kelam kapitalizmin anavatanı birinci dünya, kendisini hem dışındaki üçüncü dünyadan hem içindeki dördüncü dünyadan korumak zorunda!

İstanbul’un da dahil olduğu birinci dünyanın parçası haline gelmiş kentler, çektikleri sermaye akışını korumak için giderek daha ‘güvenli’ hale gelmek zorundalar. Alt sınıflar, temizlik işlerini hallettikten sonra geldikleri yere dönseler, etrafta fazla dolaşıp nezih atmosferi bozmasalar iyi olur. Restoranlarda hiç yemedikleri yemekleri sunan servis elemanlarının koltuk altlarına, ter kokmasınlar diye botoks uygulanabilir; madem her gün duş alabilecekleri koşulları oluşturan maaşı alamıyorlar! Hayallerinizin evinin bulunduğu cennet sitenin bahçe duvarının bittiği yerde başlayan dünya meşummuş ne gam! Yerden mümkün olduğu kadar yüksek cipinizin kapısını kapatıverirsiniz olur biter. Financial Times’ın ekinin adı çok şey anlatıyor: ‘How to spend it!’ (Nasıl harcamalı?) Pervasız sermaye, doymak bilmez arzusunu harekete geçirecek daha yeni, daha yeni oyuncaklara muhtaç.

Nasıl harcasak?

‘Artıkların’ dışlanması
‘Kürklü Merkür’ün yarattığı kıyamet günü atmosferi, ayrıcalıklı sınıftan zenginlerin en korkunç fantezilerini gerçekleştiren partiler düzenleyerek, ‘dışarıda’ hayatta kalmaya çalışan bir grup insanın hikâyesiyle başlıyor. Şehir bir kum fırtınası sonucu çölleşmiş, alt sınıflar kendilerini direniş gücünden yoksun kılmak için yağdırılan uyuşturucularla, ki kelebek metaforuyla anlatılmaları işi daha da hüzünlü kılıyor, hafızalarını kaybetmişler. Hafızasız bir dil, kırık dökük küfür artıklarından ibaret bir çöplüğe dönüşmüş. Burada İngiltere’nin ABD ile birlikte Körfez Savaşı’ndan beri gömüldüğü/yarattığı cehennemi hatırlamamak mümkün değil: CBS’in yayımladığı rakamlara göre ABD’de her hafta 120 savaş gazisi intihar ediyor. Bu intihar salgını, aynı zamanda cesareti artırıp depresyonu azaltması için askerlerde denendiği söylenen hapların etkisi de olabilir mi? Birinci dünya, sadece üçüncü dünyayı öldürmüyor, kendi dördüncü dünyasını da, kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığından orduya katılmış yoksul gençlerini de gözünü kırpmadan ölüme yolluyor. Metaforların metafor olarak kalamadığı bir çağdayız.
Murat Daltaban’ın korkusuzca sahnelediği, her esaslı yönetmenin yapacağı gibi gencecik oyuncularını, ellerini ruhlarının en derinlerine sokup karıştırarak birer parça koparmaya ikna ettiği oyun, Korn’un ‘Evolution’ (Evrim) parçasıyla açılıyor ve sonlanıyordu. Neoliberal ideolojinin, ‘kötü artıkların’ dışlanması için doğal seçilim mekanizmasını kanıt gösterdiğini düşündüğümüzde, çok isabetli bir seçim. “Özür dilerim ama/İnanmıyorum benim için hâlâ umut kaldığına/kanıtlara baktığımda/bu evrim, sadece evrim”. Hepimiz biliyoruz, biz bir yerlerde sevdiklerimizle güzel zaman geçirirken, başka bir yerde birileri tecavüze uğruyor, öldürülüyor, işkence görüyor. Kötülük hükmünü sürüyor.

Nazlı Ökten

Radikal 27.12.2007

Tiner, Dörtyüz Darbe, Felaket Henry ve Çocukluk Sıkıntısı

Tinerci mi dindar mı meselesini takip ederken  Michael Moore’un Truffaut’yu andığı bir tweet aklıma getirdi, Dörtyüz Darbe’yi. Aslında ortalığı birbirine katmaktan türetilmiş bir deyimden geliyorsa da,  uslanmaz çocuğa vurulan darbeleri çağrıştırıyor Türkçe’de. Çocukların yola getirilmesi çok mühim mesele. Bunu ne denli incelikli bir biçimde yapıyorsa bir toplum, o kadar uygar sayılıyor. Bu tekniklerin incelikli hale gelmesi süreci de, başlıbaşına bir hikaye. Tarihçi Philippe Ariès L’Enfant et la vie familiale sous l’Ancien Régime’de ziyadesiyle güzel anlatır. Çocuk ölüm oranlarının düşmeye başlaması ve çekirdek ailenin işlevleri çocukluğu bir anlamda toplumsal kategori olarak doğuruyor.

Geleneksel (kabaca kapitalizm öncesi anlamında kullanıyorum) eğitim biçimlerinin değişmesi, dinsel yapıların ve devletin çocuğu ayrıcalıklı bir yeniden-üretim hedefi haline getirmesi, işleri çocuklar için karmaşıklaştırdı. Artık babasının yaptığını ya da annesinin yaptığını yaparak hayatta kalabilen bir çocuktan değil, sürekli değişen koşullara, piyasanın ve müesses nizamın talep ettiği şekillerde uyum sağlaması gereken  biri çocuk.  Dindarlığı, çocukların tinerci olmaması için bir alternatif olarak sunmak aslında dini araçlaştırması açısından oldukça seküler bir bakış. Burada içimi sızlatan başka bir yan var. Parmakla gösterilip işte onlar gibi olmasınlar denen bu çocukların şeytanileştirilmesi, doksanların zorunlu göç politikalarıyla doğrudan ilgiliydi. Bilinir, dünyanın her yerinde son göç dalgasıyla gelen gruplar en çaresiz olanlardır. Doksanlar Türkiye’sinde köyleri zorla boşaltılan ya da hayvancılık gibi geçim kaynakları yok olduğu için göç etmek zorunda kalan yığınlar, büyük kentlerdeki son göç dalgasını oluşturuyorlardı. Son kalan dayanışma bağlarına sığınmaları bile çok görülen bu insanların çocukları, sokağın tehlikelerine en açık olanlardı.  Sosyolojik bir indirgemecilikle doğrudan etiketlemek yanlış olur; ucuz ve tehlikeli madde bağımlılığı bir tek onları vurmuyordu ama en çok onları vuruyordu. Bu çocuklar, inançsızlığın değil, acımasız politikaların kurbanıydılar, bunu hepimiz biliyoruz.

Çocukları yola getirmenin incelikleri demiştik. Felaket Henry serisi kitapları biliyor musunuz bilmem. Gerçekten çok eğlenceli. Yazarı Francesca Simon’la yapılmış bir röportajı dinledim geçenlerde BBC 4 radyoda, Kirsty Young nam pek serin kadının Desert Island Discs programında (bu programın aynı isimli bir benzeri Açık Radyo’daydı, sürüyor mu bilmiyorum). Ivy League (A.B.D’nin en seçkin üniversiteleri)  okullarından mezun, babası senarist, çocukluğu Paris’te Londra’da geçmiş bir Amerikalı, adabı muaşeret kurallarına meydan okuyan bir çocuğun maceralarıyla tüm dünyada milyonlarca kitap satıyor. Her zamanki gibi mesele ironinin kendisinde. Simon, belki de hepimizin yapmak istediği şeyi yaptığı, kurallara göre değil içinden geldiği gibi (bir anlamda İd’inin buyurduğu gibi) davrandığı için seviyoruz Henry’yi diyor. Bir anlamda, tüm bu incelikli eğitim akıntısına karşı yüzdüğü için makbul Felaket Henry. Başka bir açıdan bakarsanız, tersinden öğretiyoruz çocuklara nasıl davranılması gerektiğini, öyle davranmayana gülerek. Bir toplumda yaşamanın gerektirdiği ikiyüzlülükleri öğrenmek, bunlarla yüzleşmek çocuklar için de ergenler için de zaten başlıbaşına bir sıkıntı. Şanssız doğanlar şiddetin, yoksulluğun korkunç  yüzleriyle boğuşmak zorundalar. İşimiz onları parmakla gösterip ne fena demek değil, sorumluluktan payımıza düşenle yüzleşmek.

Nazlı Ökten

%d bloggers like this: