Bitmiş işleri sevmem ya da Cogito’nun Bourdieu sayısı

Gezi’den beri elim varıp bir şey yazamamışım, sadece bitirmem gereken işlerin çokluğundan değil: olayların baş döndürücü hızından biraz, biraz da acil ahkam kesme, mevzilenme hevesleriyle bireysel görüşlere taşıyabileceklerinden fazlasını yüklemek korkusundan. Uzun süre yazmayınca insan uzun süre konuşmamış biri gibi gırtlağını temizleme ihtiyacı duyuyor.

 

O halde bir duyguyla başlayalım: Ben bitmiş işleri sevmem. Muhtemelen hata yapma ve düzeltememe korkusundan, vedalaşmak istemem yaptığım işlerle. Bu şekilde süründürdüğüm şeylerle dolu hayatım. Bir işi bitirdikten sonra uzun süre dönüp bakamam. Cogito’nun Bourdieu özel sayısıyla da öyle oldu, artık bir daha düzeltemeyeceğim bir hata görmekten korkarak uzun süre dergiye bakamadım. Dergi hazırlanırken yaşanan kırıp dökmeler, durup kalmalar, tereddütler oldu evet ama çalışma sürecinin kendisi güzeldi.

Bitmişi sevmem dedim ya, çıkan sayının değil üzerinde çalıştığım çıktının görseli uygun düşer

Bitmişi sevmem dedim ya, çıkan sayının değil üzerinde çalıştığım çıktının görseli uygun düşer

 

Bourdieu’nün çalışma arkadaşlarından, Louis Pinto geçtiğimiz yıl dersime misafir olduğunda Rusya’da katıldığı bir toplantıdan söz etmişti, merak edip arayınca internet sayfasında gördüğüm duvar resmini pek beğenmiştim, kapak için görsel ararken aklıma düştü. Kararı verdik, kapak hazırlandı (bu arada çalışmanın her aşamasındaki etkin desteği için Şeyda Öztürk’e şükran borçlu olduğumuzu söylemeden geçmeyeyim) bence pek de güzel oldu, ancak bitmiş işlerden huylanan yanım sormaya başladı: peki ama resmin altındaki PİTR yazısı ne demek istiyordu? Paranoyak yanım kaşınmaya başladı: ya tuhaf, kötü, berbat bir slogan ya da ırkçı bir örgütse? Bulduğum tanımlardan biri çok hoş bir tesadüfe ya da belki bilinçli bir yerleştirmeye işaret ediyordu: Pitr, Sanskritçe baba anlamına geliyordu (muhtemelen kimi zaman baba yerine kullandığımız pederle bağlantısı var). Hinduizm’de gerekli ayinlerle uygun şekilde toprağa verilmiş ata ruhlarını nitelemek için kullanılıyordu. Sosyal bilimlerde, felsefede, bazı isimler “babadır”. Bunun pederşahi anlamları ayrıca tartışılır. Kimi zaman bu babalara bağlılık sekter biçimler alabilir. Metinlerini kutsal kitap gibi okumak, her alanda sadece onu rehber olarak tanımak bu tür bağlılıklarda sık görülür. Öyle ki Bourdieu’yü anlatan en önemli belgesel olan Sosyoloji bir Dövüş Sporudur’un sonunda bıçkın banliyö gençlerinden biri, ismiyle kelime oyunu yaparak “C’est Bourdieu, ce n’est pas Dieu” ( Tanrı değil ya, Bourdieu) der.

Bunun özellikle uzak durmaya çalıştığımız bir tavır olduğunu söylemeye gerek yok. O halde neden bir tek isme odaklanan bir sayı? Cemil Meriç’in çok sevdiğim bir sözü var, Foucault’nun Türkçe’de alımlanmasıyla ilgili bir yazıda epilog olarak da kullandım:

“her yüzyılda yalnızca bir kaç kişi düşünür , geri kalanlar sadece düşünülenler üzerine düşünmeye çalışır”

Bourdieu’nün de bu isimlerden biri olduğu kanaatindeyim. Bu insanları düşünürken ve çalışırken takip etmeye çalışmak, herhangi bir zanaatın ustasını izlemek gibi bir şey: elini nasıl bir eğimle tutuyor, hangi malzemeden nasıl faydalanıyor, hangi açıdan bakıyor, hangi alete ne zaman başvuruyor? Yani derdimiz birine tapınmak değil, işimizi daha iyi yapmak, birbirimizle tartışmak, araştırma nesnemizle doğru ilişki kurmak. İşimizi bir bilme hiyerarşisi içinde kendimizi en yukarı yerleştirdiğimizi sanacak yanılsamalara kurban etmek değil. Bourdieu’nün derdi Bourdieucü bir sosyoloji yapmak değildi, bilimsel bir sosyoloji yapmaktı. Kısacası derdimiz Bourdieucü olmak değil, mümkün ve geçerli olduğuna kani olduğumuz tüm araçlarla çalışmak, düşünmek, araştırmak. Daha iyi ve daha çok anlamak için.

 

Derginin sunuş yazısı için

http://istifhanem.com/2014/04/04/cogito76bourdieusunus/

Bu arada Emrah ve Güney’e de teşekkür etmeliyim, üç benzemez olarak şaşırtıcı bir uyumla çalıştık.

Sonsuzluk havuzu

Son birkaç senedir yaz gelince tatil köyü ya da turizm şirketi reklamları arasında her zaman en dikkatimi çekenlerin, şu sınırı belli olmayan havuzlar olduğunu farkettim. Beni olduğu gibi başkalarını da rahatlatıyor olmalılar ki giderek daha sık rastlar oldum. Genelde  sırtından gördüğümüz bir kadınla birlikte  ufuklara bakmaya davet ediliyoruz suyun içinden. Genelde yüksek bir yerde, hakim bir konumdayız. İngilizce’de hoş bir ismi var:  infinity pool, sonsuzluk havuzu, bir tür oksimoron. Lüksün yeni tanımları içinde önemli bir yeri olsa da Romalılar’dan beri mevcut bir fikir olduğu biliniyor.

Bu havuz imgelerinin gıdıkladığı şey, kontrol edilebilir bir sonsuzluk arzusu. Turizmin kendisi gibi: dünyanın tehlikeli olabilecek çeşitliliğini, kontrol edilebilir bir hoşluklar dizisine çevirmek. Geçici bir süre için de olsa dünyanın efendisi gibi hissetmek. Oradaydım, gördüm, biliyorum, ele geçirdim. Pasaporttaki damgalar, yeni statü sembolleri.

Çocuklarla yaz tatiline çıkanlar bilirler, etrafta bir havuz varsa anneler babalar istedikleri kadar daha faydalı diye denize girmeye teşvik etsin, küçük çocukların bir gözü havuzdadır. Dibini görebildikleri, sınırlı bir su parçası onları çok daha fazla eğlendirir. Çocuksu korkularımızı yetişkin tekniklerle yatıştırıyor olsa gerek sonsuzluk havuzları.

Sınırsızlık arzusu, lüksün her zamanki oyuncağıysa da, sınırlar dünyamızın en kanlı gerçekleri. Şimdilerde savaş davullarının sesi duyuluyor . Tatil planlarıyla stratejik konumlanmalar birbirine dolanıyor. Sonsuzluk havuzu düşlerimi oyalıyor, gerçeğin kanlı sınırlarına çarpana kadar.

Allahtan çocuklar bu korkudan azade. Ne kentsel biliyorlar, ne dönüşüm

Kağıthane’de çektiği fotografları görünce Ayfer’in yakasına bir kez daha yapıştım bir not düş diye. Ekümenopolis’i birlikte seyrederken, benim gibi onun da içinden bir şeylerin koptuğunu hissediyordum rahatsız kıpırdanışlarından, derin iç geçirmelerinden. Bir şehir gözümüzün önünde insanlarını püskürtüyordu, daha çok sermayeyi içeri almak için. Çingene mahalleleri de payına düşeni fazlasıyla alıyordu bu “dönüşüm” adı altındaki bir nevi sürgünden. N.Ö

Çingenelere Roman demeye bir türlü alışamadım. Çingene sözcüğünün zihinde yüzlerce renk uçuşturan bir melodisi var. Yüzlerce yıllık aşağılanmaya, itilip kakılmaya inat, eksilmeyen bir yaşama sevinci, müziğin ruhunu ele geçirmişlik, çiçeklerin tanrısı-tanrıçası olmuşluk, bu yalan, bu adaletsiz, bu “bat dünya bat” dünyanın kıçına bir tekme vurmuşluk, her şeye rağmen neşe içeriyor.

Oysa bir şeyleri örtmek, günahları gizlemek, kirletilmiş olanı yürürlükten kaldırmak için sonradan icat edilen bütün sözcüklerde olduğu gibi, Roman sözcüğünde de Çingene’nin sahip olduklarını ifade etmeye yetmeyen bir kuruluk, bir pasiflik var. Gerçi Roman yanlış veya uydurma bir sözcük değil. Çingene topluluklarının konuştuğu dillerden birinde “Rom” insan demek, kendilerine Roman diyerek insanız diyorlar. Ama gene de Roman bence Çingenelerin bir şenlik gibi yaşadıkları hayatın gücünü yeterince aktaramıyor.

Bu nedenle, http://www.cingeneyiz.org adlı internet sitesinin Çingene sözcüğünü sahiplendiğini görünce sevindim. Sitenin açılış sayfasında diyor ki, “Romanlar, Abdallar, Elekçiler, Domlar, Lomlar, Mırtipler! Çingene olarak adlandırılan veya kendisini Çingene olarak kabul eden herkes! Burası sizin siteniz!” Sitede, tarihlerini, atalarının çektikleri acıları anlatan bir yazı şöyle bitiyor:
“Olduğum şeyle gurur duyuyorum! Herkes bilsin! Ben bir Çingeneyim!”

İstanbul’un Çingene mahallelerinde, o bitimsiz yaşama sevinçlerini ara ara delip geçen bir korku var bugünlerde. İstanbul’un kentsel dönüşüm planlarından paylarına en haşin olanın düşeceği korkusu. Kentsel veya belediye ve dönüşüm veya plan sözcüğünü duydukları an, yeni bir haber var mı, karar çıkmış mı, ne olacakmışız gibi sorular birbirini kovalıyor. Bu kısa ömürlü sorular-cevaplar sırasında yüzlerini kaplayan karamsarlık ilk notayı, ilk ritmi duyuşlarıyla, ilk rast geldikleri kahkahayla uçup gidiyor, bir süre tekrar yüzlerine oturmak üzere.

Allahtan çocuklar bu korkudan azade. Ne kentsel biliyorlar, ne dönüşüm. “Bizi de çek, bizi de çek!” diye koşturuyorlar peşimden. “Gülün,” diyorum, gülüyorlar. Bana da onların gülüşlerine sığınmak kalıyor.

Ayfer Tunç

“Eski iyi şeylerden değil, yeni kötü şeylerden başla işe”

Murat Daltaban’ın Dot’ta sahnelediği unutulmaz Kürklü Merkür için yazılmıştı. 

Kürklü Merkür 2007 DOT

Sosyal bilimlerin kavramsallaştırmak için bin dereden su getirdiği gerçeklikleri, bazı sanat eserleri yüzümüze nasıl geldiğini anlamadığımız bir tokat gibi vuruyor. Eğlencelik olmayan sanatın bir işi de bu değil midir zaten? Gerçekliğin sınırlarını yoklamak. Walter Benjamin’in Brecht’ten alıntıladığı ünlü ilke, “Eski iyi şeylerden değil, yeni kötü şeylerden başla işe” der. İngiliz yazar Philip Ridley’in ‘Kürklü Merkür’ü çoğu başarılı distopya gibi bunu yapıyor. Edebiyat ve sinema, ‘1984’, ‘Blade Runner’, ‘Brazil’ gibi distopyalar aracılığıyla bu cehennemi dünyaların gelişini haber vermişti çoktan bize. Dizginlerinden boşalmış, kaba bir özetle işçi hareketlerinin pazarlık gücünden ve sosyal devletin sınırlayıcılıklarından ‘özgürleşmiş’ bir kapitalizmin dünyaya neler edebileceği yıllar öncesinden tanımlandı aslında.

Kapitalizmin anavatanı
Mike Davis ve Daniel B. Monk, geç kapitalizmin sınıfsal dışlama ve yalıtma ilkeleri üzerine kurduğu rüya kentlerin yarattığı cehennemleri gözler önüne serdikleri ‘Evil Paradises’ (Kötücül Cennetler) başlıklı derlemelerinin girişinde ‘zenginlerin, en derin ve en gizli arzularının kâbus bahçelerinde tanrılar gibi yürüyebilecekleri’ bir dünyanın kurulmasını anlatıyorlar. Bu kimi zaman yüksek duvarlar ardındaki sitelerde cisimleşiyor, kimi zaman Dubai gibi pervasız botokslu şehirlerde. Geç kapitalizmin yarattığı her cennet, dış duvarlarında bir cehennem oluşturuyor. Giderek yoksullaşan kitleler, hapiste değillerse, tıkıldıkları gettolarda kaderleriyle baş başa, suçtan kaleler oluşturmakla maruf hale geliyorlar. Her yıl denizlerinde binlerce mülteciyi boğup kendi ‘cennetini’ korumaya çalışan Avrupa ya da Meksika sınırını korumak için akıl almaz yollara başvuran ABD için de bizler, yani ‘öteki dünya’dan gelenler aynı konumdayız; potansiyel suçlu olmak ne demek, bir kez olsun vize almaya çalışan herkes hissetmiştir kuşkusuz. Velhasılı kelam kapitalizmin anavatanı birinci dünya, kendisini hem dışındaki üçüncü dünyadan hem içindeki dördüncü dünyadan korumak zorunda!

İstanbul’un da dahil olduğu birinci dünyanın parçası haline gelmiş kentler, çektikleri sermaye akışını korumak için giderek daha ‘güvenli’ hale gelmek zorundalar. Alt sınıflar, temizlik işlerini hallettikten sonra geldikleri yere dönseler, etrafta fazla dolaşıp nezih atmosferi bozmasalar iyi olur. Restoranlarda hiç yemedikleri yemekleri sunan servis elemanlarının koltuk altlarına, ter kokmasınlar diye botoks uygulanabilir; madem her gün duş alabilecekleri koşulları oluşturan maaşı alamıyorlar! Hayallerinizin evinin bulunduğu cennet sitenin bahçe duvarının bittiği yerde başlayan dünya meşummuş ne gam! Yerden mümkün olduğu kadar yüksek cipinizin kapısını kapatıverirsiniz olur biter. Financial Times’ın ekinin adı çok şey anlatıyor: ‘How to spend it!’ (Nasıl harcamalı?) Pervasız sermaye, doymak bilmez arzusunu harekete geçirecek daha yeni, daha yeni oyuncaklara muhtaç.

Nasıl harcasak?

‘Artıkların’ dışlanması
‘Kürklü Merkür’ün yarattığı kıyamet günü atmosferi, ayrıcalıklı sınıftan zenginlerin en korkunç fantezilerini gerçekleştiren partiler düzenleyerek, ‘dışarıda’ hayatta kalmaya çalışan bir grup insanın hikâyesiyle başlıyor. Şehir bir kum fırtınası sonucu çölleşmiş, alt sınıflar kendilerini direniş gücünden yoksun kılmak için yağdırılan uyuşturucularla, ki kelebek metaforuyla anlatılmaları işi daha da hüzünlü kılıyor, hafızalarını kaybetmişler. Hafızasız bir dil, kırık dökük küfür artıklarından ibaret bir çöplüğe dönüşmüş. Burada İngiltere’nin ABD ile birlikte Körfez Savaşı’ndan beri gömüldüğü/yarattığı cehennemi hatırlamamak mümkün değil: CBS’in yayımladığı rakamlara göre ABD’de her hafta 120 savaş gazisi intihar ediyor. Bu intihar salgını, aynı zamanda cesareti artırıp depresyonu azaltması için askerlerde denendiği söylenen hapların etkisi de olabilir mi? Birinci dünya, sadece üçüncü dünyayı öldürmüyor, kendi dördüncü dünyasını da, kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığından orduya katılmış yoksul gençlerini de gözünü kırpmadan ölüme yolluyor. Metaforların metafor olarak kalamadığı bir çağdayız.
Murat Daltaban’ın korkusuzca sahnelediği, her esaslı yönetmenin yapacağı gibi gencecik oyuncularını, ellerini ruhlarının en derinlerine sokup karıştırarak birer parça koparmaya ikna ettiği oyun, Korn’un ‘Evolution’ (Evrim) parçasıyla açılıyor ve sonlanıyordu. Neoliberal ideolojinin, ‘kötü artıkların’ dışlanması için doğal seçilim mekanizmasını kanıt gösterdiğini düşündüğümüzde, çok isabetli bir seçim. “Özür dilerim ama/İnanmıyorum benim için hâlâ umut kaldığına/kanıtlara baktığımda/bu evrim, sadece evrim”. Hepimiz biliyoruz, biz bir yerlerde sevdiklerimizle güzel zaman geçirirken, başka bir yerde birileri tecavüze uğruyor, öldürülüyor, işkence görüyor. Kötülük hükmünü sürüyor.

Nazlı Ökten

Radikal 27.12.2007

HÂLETİRUHİYE ya da fotograf bizi yakaladığında

Dergi çıkarmaktan kalma alışkanlık olsa gerek, bu kez de Derya’dan fotografını bloga koymak için isterken buldum kendimi. Bir de İkinci Abdal’dan dizeler gelse altına dedim, kırmadı. İkinci Abdal, Derya’nın halk şairi alter egosu. Ben de kendisiyle tanışma şerefine twitter’da arada zuhur edişlerinde nail oldum. Derya Erkenci’yi bilenler, Nişan Fotografları‘ndan, Aptal’ın Seyir Defteri’nden bilirler. Fotograf gözü de müthiştir oysa, bir foto-blog açması için kendisini taciz etmeye başladım bile. Belki de üşenmez, video-art işlerini, kolajlarını da koyar oraya kimbilir.

Bazen çekeni bile şaşırtan kareler olur, bu da onlardan biri. Hani acayip bir şey yazıp sonradan okudukça bir garip oluruz ya, yabancılaşırız, onun gibi aynen. Işığın dramatik etkisi çok fazla bu fotoğrafta. D.E.

HÂLETİRUHİYE

Haletiruhiyem bahtsızdır bugün

Hissikablelvukumu zorladım durdum

Dimağı dar olana dermandır ölüm

Âlem olmuş naçar yar bencileyin

 

Fırsat buldum da kendimi vurdum

Kıbleye durdum kan revan içinde

Çerçilerden ayna arandım sordum

Suretim acep hangi biçimde

 

Olmadan göçtüm sırrına mazhar

Uğursuz ecinninin seyranı bugün

Merhamete bulaşmış topuzla kantar

Raks edemem illa kanlıdır düğün

 

Zihnimi durdurup şerre yaslandım

Fikirle izdivaç mümkün mü tanrım

Tebahhur etmeyen suya saklandım

Varın deyin gayrı su belli değil

 

İkinci Abdal

Yazar yürür şehir ölür: “Ne talihsiz bir şehirdir ki İstanbul, bilgelikle değil tamahkârlıkla eskiyor”

 

Bloga başladığımda, “kaydadeğer öteki” [significant other için keyfi bir çeviri] neden bloga adımı vermeyip her yazıyı ayrıca imzaladığımı sorduğunda, bilmem diye cevap vermiştim. Artık nedenini biliyorum. Cenk Koray, Halit Kıvanç, Orhan Boran zamanlarında telesafir diye bir laf icat etmişlerdi, televizyonu olan komşulara misafirliğe giden televizyonsuz komşular için. Ortaya blogsafir gibi saçma bir laf atmak istememekle birlikte, ev sahipliğinden ziyadesiyle hoşnut olduğumu belirtmeliyim.  Ayfer’i bir blog açana kadar taciz etmeyi bir okuru ve dostu olarak vazife addediyorum.

Günlük gürüyüşlerinden birinde azıcık değiştirdiği güzergâhı ve instagramın kayıt altına alma marifetinin onu şehrin yokolan yüzüyle çarpıcı bir biçimde karşılaştırdığından dem vururken, ısrar ettim: bu fotograflara bir tür resim altı yaz, bloga koyalım diye. İyi ki de etmişim, daha da fazlasını yapmış, şahane bir yazı yazmış; yine o sonsuzca açılan kocaman gözleriyle bakmış, bu sefer şehrin yok olmaktaki yüzüne. 

Bu kağşamış ahşap binanın önündeki metal perdede “bilgi teknolojileri” başlıklı bir ilan var. Bilgi teknolojileri. Bilgi ve teknoloji. Bu iki sözcük nasıl da çağını anlatıyor. Ne var ki bilginin de teknolojinin de bu binaya bir hayrı yok.

Ne talihsiz bir şehirdir ki İstanbul, bilgelikle değil tamahkârlıkla eskiyor

AYFER TUNÇ

Yıllar önce isimsiz bir şairle Karaköy’den vapura biniyorduk. Seyyar iskeleler yere sürtünüyor, zemin tahtaları gıcırdıyor, çımacılar “Ayaklar! Ayaklar!” diye bağırıyor, vapurun hantal gövdesi iskele boyunca asılmış traktör lastiklerine vuruyor, rüzgar uğulduyor, küçük dalgalar çırpınıyor, tepemizde sayısız martı ciyaklıyordu.

İskelenin hemen ardında devasa bir şehir akıyordu. Şehirde otobüsler cayırdıyor, taksiler korna çalıyor, minibüsler fren yapıyor, egzozlar patlıyor, gemiler düdük çalıyor, seyyar satıcılar haykırıyor, dilenciler yalvarıyor, balıkçılar bağırıyor, yorgun, yoksul ve mutsuz İstanbullular itişiyor, kakışıyor, kavga ediyordu.

Şehrin sesleri öyle yoğundu ki, şair arkadaşım küçük defterini çıkarıp bir dize yazdı.

Bir kent ki eskir çığlık çığlığa.

Dizenin kendisi bir yana, gülünç bulmuştum akla gelen bir dizeyi gömlek cebinde tutulan küçük bir deftere yazmayı. Hala gülünç bulurum. Şiirin kendisinden çok şair olmaya değer verdiğini gösteren fazlaca afili bir hareket, çok şekerli, fazla romantik. Gerçek şair bunu yapmaz, bulduğu dizeyi aklında tutar zaten, çoktan sindirmiştir. Ama şehrin gürültüsü kulaklarımda öyle uğuldamıştı ki o gün, otuz yıl geçti aradan, o dizeyi hiç unutmadım.

Ahşap zamana dayanmıyor, önce kararıyor, sonra çürüyor, pul pul dökülüyor. Tuğla da dayanmıyor, ufalanıyor, tozlaşıp uçuşuyor. Gene de bir şeyler kalıyor geride, zamana inat duruyor. Ama bir gün üstüne bir balyoz iniyor. Balyoz mu? Ne ilkel! Bir iş makinesinin tırnakları geliyor, duvarı söküyor, yıkıyor.

 

İstanbul tarihi boyunca olduğu gibi, o gün de dökülüyordu, çığlık çığlığa eskiyordu. Karaköy derbeder ve mahzundu. Tarlabaşı henüz yıkılmamış, bulvar açılmamıştı. Otobüsle Tarlabaşı’nın daracık caddesinden geçerken, eski binaların ikinci katlarındaki kuaförlerde saçlarını yaptıran, yorgun konsomatrislerle göz göze gelmek mümkündü. Taksim’de Ayyıldız Apartmanı, Osmanbey’de Tunç Kafeterya yerli yerindeydi. Üsküdar altüst olmamıştı. Bahariye ve İstiklal Caddeleri karakter sahibiydi. Serkldoryan binası Demirören AVM değildi İstanbul henüz yoksuldu, AVM’ler tarafından işgal edilmemişti.

Ahşap kuklaları, üflesen yıkılacak tiyatro dekorlarını hatırlatan, içeride yaşanan hayat yerine gökyüzünü gösteren pencerelerin alınlıklarından birini kopartmayı, tek duvar kalmış bu binanın bir anına bile tanık olmadığım hayatının hatırası olarak götürüp saklamayı nasıl da isterdim.

Sade ve ağırbaşlı mimarisiyle (eski) Divan Oteli “fakir ama gururlu” çağlardan kalmış gibiydi. Bir gün gelip de yerine dalgalı siperliğiyle kendini Tunus’ta zanneden “zengin ama görgüsüz” bir binanın yapılacağını, açgözlülüğünün sınır tanımayarak havalandırma tesisatıdır, şudur budur diyerek otelin arkasındaki mütevazı parka yayılacağını, bu yayılmayı gizlemek için önüne bodur çamlar ve bodur çamlar kadar ruhsuz durmak zorunda olan güvenlik görevlileri dikileceğini tahmin etmek mümkün değildi. Maçka Oteli de yerindeydi, Yeşilçam’ın simgelerinden Tarabya Oteli de. Zaten Boğaz da başkaydı, erguvan ağaçları numunelik değildi, doğal bitki örtüsüydü.

Şan Tiyatrosu yakılmıştı. Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nun yanmasının üstünden çok zaman geçmişse de, yerine TRT’nin çirkinlikte ve derme çatmalıkta eşi benzeri olmayan o acayip binası yapılmamıştı. Emek Sineması, Saray Sineması, Konak Sineması duruyordu. Cep telefonunun henüz icat edilmediği o yıllarda, bugün yıkılması halinde ortaya çıkacak olan araziye dair düşlerle vahşi inşaat yapıcılarının ağızlarını sulandıran AKM’nin önü, sevgililerin Avrupa yakasındaki buluşma noktasıydı.

Haydarpaşa Garı’na Haydarpaşa-Gebze banliyö trenleri işler, Anadolu’dan ekspresler gelirdi, Meram Ekspresi, Toros Ekspresi.. Gar Lokantası’nın Ayhan Işık bıyıklı, kravatlı müdavimleri vardı. Gelecekte otel olduğunda o harikulade binanın yanına bile yaklaşamayacağını şimdiden tahmin edebildiğimiz Anadolulular gardan çıktıklarında gördükleri manzaranın görkemi karşısında sarsılırlardı. Fakir ama gururlu, kirli ama görkemli İstanbul, ilk kez gelenleri biraz da korkuturdu. Haydarpaşa’nın merdivenleri ne şarkılara ne film repliklerine konu oldu. “Seni yenicem İstanbul!”

Anısı ıssızlıktır/ acısı bilincidir diyor Edip Cansever “Mendilimde Kan Sesleri” adlı şiirinde. Pencere perdesi çekilsin, içerideki hayat isterse dışarıya baksın diye vardır, gökyüzüyle dolsun diye değil. Evler de ölürken acı çeker.

Haliç donmuş zamanı, kimyalı, ağır kokulu, koyu renkli, pis köpüklü suyuyla kendi çöplüğünde debeleniyordu. Tamam, çok acıklıydı hali. Kabul, Unkapanı Köprüsü’nden geçerken lağım kokusundan bayılmamak için arabaların camlarını kapatırdınız, işe yaramazdı gerçi. Ama yine de o Haliç geçmiş çağlara uzanan bir tarihsel ve kültürel zenginliği çöplüğün içinde elmaslar gibi saklayabiliyordu. Gün geldi çöplüğüyle birlikte Haliç’in elmasları da yok oldu, kelimenin tam anlamıyla mücevher değerindeki tarihi yapılar, aman hatırlanmasın da birileri tekere çomak sokmasın diye unutturulan o canım yapılar moloza dönüşüp şehrin uzak noktalarındaki çöplüklere atıldı. Kısacası İstanbul o yıllarda kirli, yorgun ve öfkeliydi. Hoyratlıktan, sevgisizlikten ve yoksulluktan yıkılıyordu.

İstanbul’un yıkım öyküleri benzersizdir. Mesela vaktiyle Karaköy Meydanı’nda bulunan, II Abdülhamit döneminde saray mimarı Raimondo D’Aronco tarafından yapılan, 1959 yıkımında sökülüp Kınalıada’ya nakledilmek ve orada tekrar inşa edilmek üzere gemiye yüklenen, ama geminin batmasıyla yok olan Ahşap Cami’nin yaygın olarak bilinen yok oluş hikayesi bence dünya çapındadır. (Yeri gelmişken: İstanbul’da 1950’den bu yana büyük çoğunluğu cami olmak üzere, üç yüzden fazla birinci derecede tarihi eserin yok olduğu kayıtlara geçmiştir.)

Önce pencereler örülür, içerisi karartılır, karanlık işlerin yuvası olsun diye belki. Sonra

Şehirler eskir, eskidikçe de değerlenir. Ama bu eskiyişte zamana bilgece bir meydan okuma, gururunu ve gücünü tarihinden, kendi değerlerinden alma yeteneği bulunmalıdır. Ancak bu yeteneğe sahip şehirler dünyanın geri kalanına tepeden bakabilir. Şehrinin bilgece eskime yeteneği yoksa bir zamanlar var olan tarihini ve güzelliğini kendi yazdığın (çoğunu da uydurduğun) kitaplardan okursun. İstersen yok olup giden şehrinin arkasından ağıt niteliğinde yazılar yazıp ağlayabilirsin, (şu anda benim yaptığım gibi). Arsa açacağım, bina dikeceğim, zengin olacağım diye gözü dönmeyenlerdensen, bir avuç şehirseverden biriysen, senin gibilerle bir araya gelip devlet duvarlarını yumruklayarak sızlanabilirsin. Kana kana acı çekebilirsin.

Zenginlik de iyidir öte yandan. Kim şehrinin yoksul ve zavallı olmasını, kendi ürettiği pisliğin içinde boğulmasını ister ki. Ama değere dönüşen zenginlik iyidir. Zenginlik açgözlüyse, doymak bilmiyorsa, tamahkarlıkla besleniyorsa kendini var eden değerleri yer bitirir.

İstanbul bitiyor. Çok yakında siluetine bile tecavüz edilmiş, belki daha zengin ama kesinlikle çakma bir İstanbul’un ruhu çalınmış/satılmış sakinleri olacağız. Hakiki İstanbul’u ancak kitaplardan görebileceğiz. Onun için, hazır tamamen bitmemişken İstanbul hakkında daha çok kitap yazılsın lütfen, coffeetable book tarzında, büyük boy, renkli, resimli, parası mühim değil.


Bence kendi ölümünü bekleyen bu lamba direği, son günlerini yaşayan İstanbullu bir binaya saygı duruşunda bulunuyor ya da gel birlikte ölelim diye yalvarıyor.

Bu bir Alışveriş Metaı Ben Olan*

“Exit Homopoliticus Enter Homo Consumens” diye başlıyor ileri/post/hiper ya da kendi adlandırmasıyla sıvı modernlik üzerine kafa yoran siyaset felsefecisi Zygmunt Bauman’ın bir konferansı. Siyasi insan çıkar sahneden, tüketici insan girer. Seksenlerde, 68’in mücadeleci sokak savaşçıları sahneden çıkmıştır. Kimi zaman shopping and fucking feminism olarak nitelenen olguyu da aslında böyle anlamamız mümkün. Bir siyasi militan olarak feminist çıkar sahneden, yerini bir tüketici olarak feminist (kimilerine göre de postfeminist) alır.  Anneanneler, teyzeler mücadeleyi vermiş, hakları almış, torunlara ve yeğenlere de  artık bir silah olarak kullandıkları rujlarının rengine karar vermek kalmıştır. Hızla eskimeye yüz tutan (ne de olsa tüketim toplumunun doğasında  hız var) bu yeni feminist, sutyenini yakmaz, bilakis en seksisini satın alır: açık yakasından, şeffaf bluzundan görünmesine izin verir. Patriyarkal ahlaki yargılamalar karşısında kişisel özerkliğini özellikle de bedeniyle ilgili kararlarında savunmaktır feminist tarafı. Bridget Jones’un tatlı sakarlığında, becerikli ve çekip çeviren kadın imgesine, Sex and the City’nin sıkı dostluğunda kadınlararası rekabet mitine meydan okuyan bir “bütün kızlar toplandık”, tek taşımızı kendimiz aldık feminizmidir bu.

"Kızlar" ve "Taşlar"

 

Tüketim toplumunun hazlarından vazgeçmeden de feminist olmaya devam etmek mümkün müdür? Makyaj yapmayan sutyen takmayan, saçlarının beyazlamasına aldırmayan kısacası ne ise o olmakta bir sakınca görmeyen “sıkıcı” bir kadın imgesinden, kişiliğini ve cinsiyetini bir performans haline getiren “eğlenceli” bir kadın imgesine giden yolda “ne yani bütün eğlenceyi travestilere mi bırakacağız” diye soran kadınlar. Bekarlığa veda partisinin yerini hızla almış kına gecelerinin dönüşü, gelin hamamının yerini alan gelin spası, kolları saran burma bileziklerden tektaşa geçiş,  kocası ve çocukları için saçını süpürge etmesine gerek kalmayan ama ev işlerinin bölüşülmesi için mücadele vermesine de gerek kalmayan çünkü tercihen eski Sovyetler’den eli yüzü düzgün bir göçmen ev işçisine haiz, zayıf, güzel ve zevk sahibi, ailenin sosyal sermayesini iyi idare eden ideal kadın rolünde kalabilmenin koşullarını yerine getirebilmek için mücadele eden bir kadın modeli.

Tamamlayıcı olarak güçlü bir ayakkabı ve çanta fetişizmi: yol yürümeyi amaçlamadığı belli sivri topuklar, jip ya da havuzlu villa elde taşınamayacağı için garsona senin bir yıllık maaşını elimde gezdiririm diye bağıran bir çanta.

Beckham kızı ve "bebekleri"

Bazı yorumcular SATC’nin (Sex and the city) dizi değil ama film versiyonlarındaki evlilik vurgusunu Queer kültürünün evlilik ve aile kavramlarına duyduğu açlıkla açıklıyorlar.  Eşcinseller, travestiler, translar, o zamana dek dışlandıkları evlilik ve aile kurumlarına yayılmak istemektedirler ve aslında SATC kadınları onların birer temsilidir. Bu okumada ilginç olan şey, günümüzde cinselliğe, bedene, bireyleşmeye kafa yoranların bunları sadece kadın-erkek ikiliğine sıkıştırarak açıklmanın artık mümkün olmadığını ima etmesidir. Kadını arzu nesnesi haline getirdiği için patriyarkayı suçlayan feministler de aslında artık tüketim toplumunun tüm bireylerinin, kadın erkek, kendilerini piyasada arzulanır nesneler haline getirebilmek için çaba göstermek zorunda olduklarını biliyorlar. İktidarın gücü artık baştan çıkarıcılığındadır: sadece bireyleri baştan çıkarmakla yükümlü arzu nesneleri haline getirdiği için değil, kendisi de bireyleri baştan çıkararak varkaldığı için, tıpkı fetişleştirilen alışveriş nesneleri gibi. Ayakkabılar kuşkusuz bunun en iyi örnekleri. Christian Louboutin kırmızı tabanlarıyla neredeyse bu fetişleştirmenin altına kalın bir çizgi çekti. Kan izlerini takip edin kaç leşim var göreceksiniz: ben erkek yiyen kadın. Attila İlhan’ın jilet yiyen kızını düşünmeden edemiyor insan. Erkekler kadınlar için kadınlar erkekler için erkekler erkekler için ve kadınlar kadınlar için (pedofili meselesine hiç girmeyelim) birer av. Bu çok mu korkunç? Hayır belki de eğlenceli. Ama sona erdiğinde ağızda bıraktığı tat daha çok pasa benziyor.

Christian Louboutin

Kentli, kariyer sahibi özgür pilicin maceraları satış grafiklerini yükseltirken medyadaki geç Bridget Jones karşılıkları, başkalarının hayatlarını gözlemleme arzularına cevap verirler. Bugün ne yaptım yarın kiminleyim, ne yedim ne içtim ne çıkardım nerelere gittim hepsi sizin için. Çünkü siz merak ediyorsunuz çünkü ben teşhir etmek istiyorum çünkü bu bir alışveriş. Göz önünde yaşanmayan bir hayatın sıradan olduğu bir virüs gibi etrafımızı saran bir düşünce. Facebook, Twitter vb. mecra, yaşantımızı sergileme, sahip olduklarımızı (evler, arabalar, tekneler ya da fikirler ve yetenekler) gösterme arzularımızı gıdıklıyorlar. Patlatmak, yırtmak, fark edilmek, kalabalıktan sıyrılmak istiyoruz. O kara, o kuru kalabalıktan. Hakim temsiliyle eylemsizliğin ya da şiddetin karanlığına bulanmış kitlenin içinden sıyrılıp, ışıldayan bir yıldız olmak. İşte, televizyonun başından beri farklı biçimler altında varolan ama ikibinlerde altınçağını yaşayan reality tv denilen türün kalıcı örneklerinden olan yıldız yarışmaları, yeteneği ve şansı olanlar için bu fırsatı sunar. Aynı zamanda,  yirminci yüzyılın sonuna kadar kadınsı bir durum olan, seçilme, bekleme, kendini beğendirmek üzere hazırlanma sürecini erkeklere de yayılacak şekilde genişletir. Edilgen biçimde beklemek üzere kendini beğeniye sunan kadın olduğu kadar erkektir de artık. Bazı yazarlar genç kadınların öznelliğinin, geç kapitalizmin koşulları içinde ayrıcalıklı bir yere sahip  olduğunu öne sürüyorlar[1].

Bu tarz çoğu yarışma gibi, biçimi, yapısı, kuralları oturtulup modeli çıkarıldıktan sonra dünyanın farklı yerlerine satılan ve farklı dillerde, ülkelerde tekrarlanan bu yarışmalar, eleme esasına dayalı olmakla birlikte, sürecin tümünü kurgulanmış bir şekilde izleyicilere sunarlar. Bir yapımcı, bu tarz programları mümkün kılan şeylerden birinin de dijital kayıt ve işleme teknolojileri olduğunu söylüyor. Saatlerce kaydedilen görüntülerin elenmesini mümkün kılan bu teknolojiler, aslında görüntüler arası bir yarışa da zemin hazırlıyorlar[2]. Bu yarışmalar, Türkçe’ye çok başarılı bir biçimde BBG (Biri Bizi Gözetliyor) diye çevrilen Big Brother (Orwell’a gönderme daha da ironik!) türü programlar kadar uzun kayıtlar gerektirmeseler de yarışmacıların performans öncesi çalışmaları, hazırlıkları, çalıştırıcılarıyla ilişkileri ve kendi haklarındaki değerlendirmeleri, yarışmanın bütünü içinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu anlamda, gündelik Türkçe’de ilk piyasaya çıkan markayla tanınan popstar yarışmaları, baştan yaratma yarışmalarıyla ortak bir yönü paylaşırlar. Hedef, daha iyi bir öznedir. Başlangıçtaki yetersiz, acemi, mütereddit ben, zamanla ve çalışmayla daha iyi ve olumlu bir bene dönüşecektir. Foucault’nun belirttiği anlamda öznenin içini yapılandıran bir toplumsallıktan, Freud’un belirttiği anlamda id’e buyruklarıyla yön veren superego’dan söz etmekteyiz. Dışarıdan gelen kural, içeriyi şekillendirecektir.

Kendi imgesi üzerine çalışma, aynı zamanda kendi içine doğru da bir çalışmadır. “You can do it” yapabilirsin sloganı, en sıradan olanlarımızın bile, fırsat verildiğinde bir yıldız gibi parlayabileceğini söyler. Gülben Ergen bunun en iyi örneklerinden biridir. Britney Spears’in herkes gibi bir kız olduğu vurgulanır. Sıradanlığın bir kanıtı da herkes gibi hata yapabilmektedir. Hatta kimi zaman herkesten daha fazla hata yapabilmek.  “En kötü özelliğim dürüstlüğüm” diyen Emel Sayın artık sıkıcıdır. Tökezleyen, ayağı takılan ama kalkıp devam edebilen kusurlu biridir yeni yıldız. Yıldız Tilbe böyledir. Amy Winehouse bunun en uç örneğidir belki de. İlahi yeteneği, insansı kusurlarıyla dengelenmiş bir kara melek uçup gider kimi kez insanların arasından. Bu “şehitler”, gösteri dünyasının halesini besleyecektir. Yetenek yarışmalarının ilk versiyonlarından birinde, sesini Hint esintili bir kıvraklıkla eğe büke kullanan eski bir hükümlü olan Bayhan’ın birinci gelmesini içine sindiremeyeceğini söyleyerek jüri üyeliğinden ayrılan Deniz Seki’nin daha sonra hapse düşmesi, kaderin cilvesi değilse bile pop-tarihin bir ironisidir. Gelinen son noktada bir hükümlü-star yarışması fikrinin ortaya atılması, bu düzeltilen, geliştirilen, ıslah edilen bedenler temasının uç noktası gibidir.

Neler söyleyecek?

Düzeltme, gelişme ve ıslah çabasının amilleri de jüri olarak dizilidirler kurbanımızın karşısında. Ya uzman ya kurban olarak çıkılır televizyona demişti biri. Kurbanın karşısındaki uzmanlar da, kurbanlar gibi bir dağılıma göre seçilirler. Tercihen bir adet bakılası güzel kadın, bir adet zor beğenir memnuniyetsiz adam ve duygusal iniş çıkışlarıyla heyecanı dalgalandırabilecek az netameli, cinsiyeti ya da etnik kökeni eldeki malzemeye bağlı bir üçüncü jüri üyesi. İşler yolunda giderse jüri üyeleri de zaman içinde bu rol dağılımını yeniden üretecek şekilde kendilerinden beklenen, kendilerinde sevilen şeye dönüşürler; ya da kendilerinden beklendiğini, kendilerinde sevildiğini sandıkları şeyin bir karikatürüne. Yargılanmak, değerlendirilmek, sınıflandırılmak, hizaya getirilmek -gönüllü olarak. Özel ile kamusal alan arasındaki gerilimli çizgide yeniden üretilen ben –Adorno’nun deyişiyle benliğinden boşalan ben- gündelik mahkemelerin olağan suçlusu gibi dikilir durur kimi kez başı önünde kimi kez çenesi yukarıda. Tercihen çilelerle dolu bir hayatın ödüllerle taçlandırılması umulan mutlu sonuna hazır. Bu anlamda, adayın jüriye ve izleyiciye başı sonu belli bir hayat hikayesini de sunması beklenir. Onu diğerlerinden ayıracak bir hikayeye ihtiyaç vardır. Bu hikaye onu kurtarmak ve kitlenin onayıyla kutsamak isteyenlerin oylarıyla ödüllendirilir. Geçmişte yenin içinde saklanması beklenen kırık kol, artık gösterilmeye hazırdır.

Başkalarının mahremiyetine duyulan ilgideki artış ya da kişilerin kendi mahremiyetlerini görünür kılma arzusu ile kamusal hayatın daralması arasında bir ilişki kuran çok sayıda çalışma mevcut. Bu çelişkiyi mümkün kılan en önemli olanaklardan biri de medya teknolojilerindeki büyük dönüşüm oldu. Habermas, Sennett[3] ve Berman[4] gibi  yazarlar günümüzde kamusal hayatın gerilediğini ve insanların giderek özel hayata doğru çekildiklerini gözlemlediler. Pazarlamacılar, reklamcılar, trend avcıları, bunun tüketici davranışına yansımasını “cocooning” yani koza örmek olarak nitelendiriyorlar. Geçmişte ortak hayat içinde tecrübe edilenlerin günümüzde, eviçi hayatın bir parçası haline gelmesinde en önemli etkenlerden biri, gelişen medya teknolojileri oldu. Günümüzde temsil edilen ideal hayat, bahçeli evinde çocukları ve köpekleriyle mutlu bir ev yaşantısını sürdüren yetişkinlerin görüntüsüdür. Kadınların uzun ve sağlıklı saçlarını savurduğu, erkeklerin güçlü ve sessiz arabalarıyla uzaklaştığı bu dünyayı dışarıya bağlayan ana damar, o evin içindeki dev televizyon ekranıdır. Ekranın ışığıyla aydınlanan dev bir kozada, Thomas Hardy’nin deyişiyle, “çılgın kalabalıktan uzakta”, ama bir yandan da kalabalığın ilgisinin tam ortasında. Farklı olanı stil/estetik açısından homojenleştiren, steril kılan, bir anlamda yenilir yutulur hale getiren bir biçimde.

Bu türden yarışmaların temsil ettiği, kışkırttığı, kaşıdığı, gıdıkladığı temaların en önemlilerinden biri de başımıza gelen her şeyden bireysel olarak sorumlu olduğumuzdur. Görüntü, beden ve yetenek üzerine çalışmanın ve bize “verilenleri almayı bilmenin” esas olduğu bir durumda, başarmak ya da başaramamak bize bağlıdır. Ulrick Beck’in Risk Toplumu’nda[5] esas aldığı kaderlerin bireyselleşmesi, geçmişte topluluğun ortak sorumluluğu olarak görülen alanlardan çekilen devletin bıraktığı boşluğu, bireylerin doldurması anlamına gelir. İşini kaybettin çünkü yetersizsin, sevgilini kaybettin çünkü bakımsızsın, dostlarını kaybettin çünkü özensizsin. Başına gelen her şeyden sen sorumlusun. Bireyleşmenin özgürleştirici gizilgücünün karanlık tarafında bir kendine esaret.

Bir proje olarak kendimiz: kalori hesapları, sağlık kontrolleri, alışveriş listeleri, gelir gider tabloları, kâr zarar hesapları, üstü çizilen kişiler, amaçlanan hedefler, yorgun ve tatminsiz bünyeler. Özgürleşmeyi sadece geleneksel olandan kurtulma olarak tanımladığınızda karşınıza çıkan koca boşluğu doldurmak için edinilmesi gereken nesneler ve deneyimler. Postsexopolisin doldurulması gereken yakıcı boşluğu. Alışveriş merkezlerinin tapınak olduğu bir kültün rahip ve rahibeleri tarafından vaaz edilen büyük yeni dünyanın kentlerarası ağı. Yaşam hep başka yerde ve hiç olmazsa mil toplayarak oraya ulaşmak gerek.

NAZLI ÖKTEN

Amargi, Güz, 22. sayı, 2011

*Aslında birbirini tanımayan iki kadının isteği buluştu bu yazıda. DOT’un esas kadını Özlem Daltaban’ın bir önerisi,  Amargi’nin esas kadınlarından Aksu Bora’nın isteğiyle bu yazıda buluşmuştu. Bu vesileyle ikisine de teşekkürler.


[1] Harris, A. (2004b) Future Girl. London and New York: Routledge.

[2] Dünyanın birçok yerinde kamusal alanda kayıtta bulunan kameraların da kimsenin izlemediği görüntüler kaydettikleri düşünüldüğünde bir ölü kayıt uygarlığına doğru ilerlemekte olduğumuz düşünülebilir!

[3] Richard Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü, Ayrıntı Yayınları, 2010.

[4] Marshall Berman, Katı Olan Herşey Buharlaşıyor, İletişim Yayınları, 1994.

[5] Ulrich Beck, Risk Society, Towards a New Modernity. London: Sage Publications, 1992.

“Özgürlük, yaşamaya, başka bir yere gitmiştir, karnaval onu arar” ya da Zeki Müren’in hikayesi.

2002 yılında Biyografya kitap dizisinin Zeki Müren sayısı için yazmıştım. Blog için sadece video ve fotografları ekledim.

TEK KİŞİLİK KARNAVAL

 

“Oğlan oğlan boynuma dolan, kolum sana yastık, saçlarım yorgan…” Dedesi Hacı Mehmet Efendi’nin, bebek Zeki Müren’in göbeği kesildikten sonra  kulağına  söylediği  ilk ninni buymuş. “Dedem ezan okurken tüm Bursa sokağa çıkıp dinlerdi” demiş, sesini nereden aldığını göstermek istercesine. Bursa’nın en iyi giyinen erkeği olduğunu söylediği babasının kucağında, yemek masasında Selahattin Pınar’ın şarkısını söylerlermiş birlikte “Yalnız benim ol, el yüzüne bakma sakın sen… Kıskan beni, göğsünde uyut, yan ateşimden…” Ahşap evlerinin bahçesindeki, sardunya saksılarıyla çevrili havuza düşen bez bebeği Tomris’in su geçişini tıkayan şişmiş halini unutmamış. Kokuları da unutmamış; ne Mora’dan muhacir, hep beyazlar giyip saçını topuz yaptığı için Temiz Hayriye diye anılan babaannesinin gramafonunun içindeki makina yağı kokusunu, ne Bursa’ya gelen çadır tiyatrosunun şarkıcılarının sürdüğü esansın, yaptıkları makyajın, hatta sahne arkasındaki tuvaletten yayılan kokuyu. İstanbul’a ilk gelişinde burnuna gelen kokuyu, Bursa’daki çadır tiyatrosunun kokusuyla karşılaştırır ve İstanbul’un kokusu ağır basar. Ne de olsa, çadır tiyatrosu için “bu güzellikler nereye gidiyor acaba anne?” diye sorduğunda, “kimbilir oğlum? Ama herhalde en sonunda yine İstanbul’a dönerler…” cevabını alacaktır. Ve içine atılan tüm “bu güzelliklerin tohumları, tüm ülkenin en karışık duygularının en ilginç tezahürlerini doğuracaktır. Zeki Müren’in bir yıldız olarak doğuşu, büyük bir kitlenin avuçlarının arasından kayıp gittiğini gördüğü bir estetiğin, bir anlam dünyasının sonbaharının buruk tadını doldurur ağızlara. Zamanın yavaş aktığı, kahvenin mangala sürüldüğü, mehtaba çıkılan, bülbül dinlemeye gidilen, ölümlülüğün tadını sakince çıkarmayı bilmeye fırsatı olmuş kalender bir dünyanın son temsilcisi, aslında daha ziyade, sonunun temsilcisi gibi müstehzi gülümser. Geleneğin kendisini değil, modernliğin onu ittiği yenilenme, hayatta kalma, uyum sağlama, yeni bir estetik dünya kurma çabasını temsil eder adeta.

Zeki Müren, ölümünden yıllar sonra da Türkiye’de toplumsal normlar konusundaki ikiyüzlülük iddialarının, özel/kamusal alan ayrımının gerekleri tartışmasının merkezinde olabilmektedir. Onda hoşgörülen neden başkasında tiksinti uyandırıyordu? O, tek kişilik bir karnaval mıydı? Gören ve görülen, izleyen ve sahneleyen, eğlenen ve eğlendiren arasındaki sınırların ihlal edildiği karnaval durumunu yaratmamış bir toplumun[1] seyirlik arzularının nesnesi olmayı göze alıp, kendisine saygı duyulmasını sağlamayı becerdiği için mi bir asker cesaretiyle ödüllendirildi ve Paşa olarak anıldı? Onun kadar soru işareti üreten bir ‘nesne’ söz konusuyken, derli toplu bir çözümlemeye girişmek öylesine zor ki, bu yazı, yeni sorular sormaktan başka bir iddia içermemektedir.

Zeki Müren hakkında en çok bilinen, en çok inkâr edilen, en umursanmayan ve en istihza yaratan sorulardan biri ‘cinsel tercih’idir.[2] (Bugünün en önemli yıldızı sayılan Tarkan’ın aynı sorulara ve sorunlara muhatap olması tesadüf sayılamaz). Her seferinde aynı tutarlılıkla, kadınlardan yana cevapladığı bu soru, dönemin toplumsal-cinsel normlarına saygısının, hatta daha ziyade itaatinin bir kanıtı gibi, halka, hâlâ değişmeyen bir şeylerin olduğunun bir güvencesini verir. Herşeyin sahnede kalan bir oyun olduğunu telaşsız, ikna etmeye çalışmadan tekrarlar. Yine de bir açık kapı bırakır. Ayfer Tunç, onunla ilgili bir yazısında “bol bol spekülasyonlar yapılabilecek bir belirsizlik ortamının varlığından hoşlanmış olabileceğini” söyler.[3] Yazıda değindiği bir başka ilginç ayrıntı, hayatında hiç bıyık bırakmamış olan Zeki Müren’in sadece Katibim filminde takma bıyıkla görülmesi ve bu bıyığı ona, rol arkadaşı Belgin Doruk’un kocasının İtalya’dan getirtmiş olmasıdır. Hayal perdesindeki sevgilinin gerçek erkeğinden ödünç bir bıyık…

Anısına açılan bir internet sitesindeki[4] küçük atışma, belirsizliğin süregelmesi açısından bir örnek oluşturabilir.

“Büyük sanatçıydın…kaldı ki hemşehrin olarak seninle gurur duyduk her zaman. Lakin birde ibne olmasaydın o zaman ruhun şad olsun derdim… Bizi Bursalılar olarak bu utanca maruz bıraktığın için ve biliyorum ki Allah da senden bunun hesabını soruyordur zaten” diyen birine verilen cevaplardan biri şöyledir: “[..J kimse onunla uğraşmaya kalkmasın uğraşanlarla biz uğraşırız ona homo demeyin sizi homo yaparız “. Saldırının ve savunmanın biçimleri hakkında fazla söze gerek yok gibi görünüyor.

Sosyal  bilimlerin  görece  yeni  açılan  alanlarından  biri olan ve Queer Studies olarak bilinen çalışmalar, cinselliği sahnelemeyle tanımlar: bir öz söz konusu değildir. Tekil ve sabit varoluş yoktur. Queer (tuhaf, acaip) terimi, farklı cinsel  seçimlerin  patolojiden  uzak  değerlendirildiğine  işaret eder. Bu terimin içine, kadınlar, erkekler, travestiler, transseksüeller, cinsiyetten cinsiyete geçenler, kısacası sınırları geçen ve geçmeyen herkes dahil edilebilirse de mesele sınırların nasıl çizildiğidir;  ister cinsel kimlik, ister cinsel davranış olarak ele alınsın, insan varoluşunun cinsel boyutlarına dair (bunu ayrı bir boyut saymak bile tek başına bir sınırlamadır) kategorilerin, sınıflandırmaların sorgulanmasını içeren bu çerçevede, Batı toplumlarında eşcinselliğin bir toplumsal hareket olarak varlığını 1960’lara dayandırılır.[5] O döneme dek bir eşcinsellik tarihinin varolmayışı, amaçlar ve stratejiler açısından bir boşluk oluşturmaktadır. 1970’ler, gay ve lezbiyenlerin kimlik inşa etme süreçlerinin başlangıcıdır. Zeki Müren herkesi ağzı açık bırakan sahne kostümleri ve makyajıyla aynı dönemde yeni bir çıkış yakalamamış mıydı? Ama belirsizlik hep baştacı oldu. Sahneye mini etekle çıktığı gün, gladyatörlerden, o en savaşçı erkeklerden ilham aldığını söyleyecekti.

Gladyatör ve Kelebek

Türkiye’de müzik ve eğlence endüstrisinde erkek eşcinsellerin özel bir ağırlığı olduğu, çekinmeden yapılabilecek bir saptama. Kamusal hayat içinde erkeklerin varlığı her zaman ağır bastığından, erkek eşcinsellerin daha görünür olması doğal karşılanabilir. Yakın zamanda bir tartışmada bu eğilimin, sahnelerde ve (onların örnek olması beklenen) gençlerde yayılmasından Zeki Müren’i sorumlu tutan bir sanatçının, Ozdemir Erdoğan’ın başlattığı bir tartışmanın sonucunda ağır basan kanı, sanatsal değerlerimizi ‘harcamamak’ amacıyla bazı meselelerin görmezden gelinmesi gerektiği, sahnenin ‘başka’ bir mekân olduğu yönünde oldu.

Sahne (ister fiziksel anlamda, ister gösteri dünyasına işaret eden anlamıyla), gerçekten de Türkiye’de ‘başka’ bir mekân. Ahlaki normların, sahne sanatları söz konusu olduğunda farklı uygulanması, elbette sanatsal alanın gelişimiyle ilgili olarak anlaşılabilir. Ancak Türkiye örneğinde özellikle bireysel yaşantılara dair bir hoşgörü-hoşgörüsüzlük kutuplaşmasına işaret ettiğinden ilginç bir örnek oluşturmaktadır. Bu anlamda, karnaval yeriyle kısa bir paralellik kurmayı deneyeceğim. Ancak bunu yaparken, Bakhtin’den mülhem bir karnaval söyleminin açımlamasına girişmekten ziyade, genelde bir ‘ihlal’, alt-üst oluş, tersine çevrilme yeri olarak karnavalı kastedeceğim. Bir antropolog, Richard Parker, Brezilyalılar’ın karnaval için şöyle dediğini aktarır: “Özgürlük, yaşamaya, başka bir yere gitmiştir, karnaval onu arar”. Parker’a[6] göre karnaval, ırkların ve kültürlerin karıştığı Brezilya’da yeni olasılıklar icat eder, gündelik hayatın sınırlamalarını ihlal eder; insanlar böylece zorlayıcı bir gündelik hayatın yükünü üzerlerinden atabilirler. Elbette bir kanıtlama iddiasıyla değil, ama bir paralellik kurma arzusuyla ben de 30 yaşında bir muhasebecinin 25 Eylül 2000 tarihinde, Zeki Müren için hazırlanmış bir internet sitesine[7] yazdıklarını alıntılamak isterim:

“Rahmetli Zeki Müren sorunlarla, felaketlerle dolu dünyamızda bir renk cümbüşü, kararan dünyayı aydınlatan bir ışık huzmesi, derin derin kokladığımız bir bahar çiçeğiydi”. Yine aynı sitede, kendisini eşcinsel olarak tanımlayan bir başka hayranı,

“Ben lisedeyken bir ara [o] çok çok hastalanınca salonun baş köşesinde yer alan dedemin kocaman resmini çıkarıp onun posterini koymuştum tabloya da annem anlayış gösterirken babam homurdanmıştı…Hatta Allah’a yalvarmıştım ömrümden beş yıl alıp onun ömrüne eklesin diye. Ne çocukmuşum. Bazı şeyler gibi onun da ölümsüz olduğunu sonradan keşfedecektim ” diyor.[8]

Karnaval, toplumsal düzenin belli bir süreliğine de olsa alt-üst olduğu, Bourdieu’nün[9] başka bir bağlamda uysal bir başkaldırı olarak tanımladığı ‘hınç’ (ressentiment) duygusunun, bastırılmış tutkunun, katılan herkes tarafından dışavurulduğu yer ve zamandır. Benzer toplumsal mekanizmalar, her toplumda farklı derecelerde işler. Türkiye’de, son dönemde kimileri tarafından ahlaki yozlaşma, kimileri tarafından, zaten varolanın açığa vurulması olarak değerlendirilen, magazin olgusunun, bir tür toplumsal katarsis işlevi gördüğü öne sürülebilir. Bu katarsisin nesnesinin cinsel kimliğindeki soru işaretleri, hıncın açığa çıkarılması, tutkunun olduğu denli, nefretin de ‘ötekileştirilen’ üzerinden geçirilmesine olanak tanır. Türkiye’deki eğlence kültüründe kolayca gözlemlenebilecek bir eğilim olan, katılmak yerine seyretmek ve kimi zaman da seyrettiği karşısında alay ve aşağılamayla karışık bir etkilenme yaşamak, Zeki Müren’in birçok taklitçisinin maruz kaldığı durumlar oluşturmuştur.

Modernliğin belirli bir zamanını temsil eden küresel eğilimlerin yanısıra, Türkiye’nin özgül koşullarının ortaya çıkardığı, kamusal alanda ifade olanaklarının azlığı, gelir dağılımındaki adaletsizlikler nedeniyle beklentilerin düşüklüğü, geleneksel topluma ait zihinsel yapıların devamlılığı, hayatlarını, ‘kendilerinin yerine yaşayanları’ izleyerek geçiren bir kitlenin hızla büyümesine neden olmuştur. Varolan seyirlik kültürle bütünleşen bu eğilimin köklerinin, kimileri tarafından Zeki Müren’e dayandırılması, ‘fark’ın bireysel ifadesini en çarpıcı ve kitlesel biçimde sunan ilk sanatçı olması açısından tesadüfi değildir. Müren’in Cumhuriyet döneminin ortak kültür mirasının simge isimlerinden biri haline gelmesini sağlayan en önemli etkenlerden biri de sadece sahneyi değil, radyo, sinema gibi dönemin tüm iletişim araçlarını çarpıcı bir biçimde kullanmayı bilmesi olmuştur. Özel hayat ve kamusal varoluş arasındaki sınırlarda çizdiği, sürekli müphem ancak söylemi itibarıyla geleneklere saygılı imge, kendisini kaybolmadan aramak isteyen, kendi olmaya cesaret etmeyi arzulayan, birey olmanın sahnesine yavaş yavaş itilen yurttaşların ‘sanat güneşi’ haline gelmiştir. Tek kişilik karnavalıyla, daha önce yüzleşilmemiş tutkuların ve duygu durumlarının karanlığına ışık tutan…. Seyreden ve seyredilenin sınırlarının tanımlı olduğu seyirlik güvenlikten çıkmaya ürkenler için bir arzu ve nefret nesnesi.

Müziğe, yeteneğinin başlıca yönelimlerinden birine olan ilgisini besleyen radyosundan dinlediği şarkıların sözlerini kağıda aktarırken, özellikle meyan denilen üçüncü bölümlerini anlayamadığı için, kendi söylediklerinin tane tane ve anlaşılır olması gerektiğini aklından geçiren çocuk, ileride hayranlarından  “dane dane evladım benim”,  “sizde şarkıları anlayabildik” diye mektuplar alacaktır. Bir geleneği, eğlence kültürünün içinde herkes için erişilebilir kılması, kimileri tarafından onu yozlaştırdığı iddiasıyla eleştirilmesine neden olsa da, geniş kitleler tarafından minnetle kucaklanmıştır.

Farklılığını tazmin etmek istercesine ailesine, devletine, halkına bağlılığının altını çizer sürekli olarak. Filmlerinde çoğu kez çapkın erkektir ama ‘kadın ruhunun inceliklerinden’ anlayan cinsinden. Özellikle Bahçevan filmindeki rolü, her eve girip çıkan, her kadının gönlünü eğleyen ama hiçbirine zarar vermeyen genç adam tipi, kadınların arzusuna yer açan, esnek bir erkektir. Aşağılanmadan, utanmadan, korkmadan arzulama olasılığını gören kadınların peşinden gitmesi şaşırtıcı mı? Ötekinin olasılıklarını dışlamadan orada olan…Kadınlık ve erkeklik, modernlik ve gelenek kategorilerinin sınırları arasında gidip gelen Zeki Müren, kişinin cinsiyetini bile seçebildiği bir bireyleşme sürecinin gelenekle bağını koparmamış temsilcisidir; henüz anne-toplumun sıcak kucağından inmemiş erkekler için şaşırtıcı, ‘kadınsı’ sayılan bir duygusal dili iletebildiğini gören kadınlar için hayranlık uyandırıcıdır.

Müren ve Loren

Müren, katıldığı bir televizyon programında Türkiye’deki birçok insan gibi nazardan çok korktuğunu, başına gelen kimi olayları (kırılan eşyalar, üzerine düşen ışıklar vb.), bakışlarıyla bir atı çatlatan Nazargâh Mehmet Efendi’nin hikayesini anlatırken aslında geleneksel toplumda ‘görünür’ olmanın ağırlığını anlatır.[10] Geleneksel toplumlarda nazar, kalabalıktan ayrışmanın, tek başına görünür olmanın yarattığı korkuyu temsil eder; bakışın nesneleştirici gücü herkesin taşıyabileceği bir ağırlık değildir. Kitle ‘önünde’ olmak, aynı zamanda bir kaygı kaynağıdır. Türkiye’deki sahne sanatçılarının neredeyse hepsinin nazara karşı kendi önlemleri olduğu bilinir. Kalabalık önünde yaşayan bu insanların, toplumsal normlarla kurduğu hassas dengeler, sessiz anlaşmalar, her an bozulma tehlikesi altındadır.

Kuşkusuz, Zeki Müren’in pop yıldızlarına gösterilen hayranlıkla benzer biçimde taltif edildiğini düşünmek mümkün (elbette bu yıldızların günümüzün anlam dünyasındaki rollerini ihmal etmeden), ancak bu denli tekil ve biricik bir varoluşu kurgulayabilmiş bir sanatçının, bu tanımlamadan daha fazlasına ihtiyacı olduğu da kesin. El sanatlarında kullanılan motifler, bir topluluğun hafızasına kazıdıklarının işareti gibidir. ‘Zeki Müren Kirpiği’ motifi, kimselere benzemeyen bu adamın, Türkiye’nin toplumsal hafızasında işgal ettiği yeri anlamanın neden önemli olduğunu gösterebilir bize.

Hayatını anlattığı bir yazı dizisini “Çok yorgun uykusuz bir ömür tükettim” diyerek bitiriyor. Yerinden çıkmış bir estetiği, bedeninde ve yeteneğinde somutlaşan güçle yeniden, başka türlü kurgulama çabasından, tek kişilik karnavalından yorgun düşüp eski bir sürgün yerine, Bodrum’a sığınması şaşırtıcı mı? Marlon Brando gibi, Elisabeth Taylor gibi, Elvis Presley gibi herşeyi içine alacakmışçasına büyümesi şaşırtıcı mı? Bunca insanın arzusunu yutan bir beden kendisini neyle doldurabilir ki?

Nazlı Ökten

Biyografya 3: Zeki Müren, Bağlam yayınları, 2002.


[1]Yaratamamış değil. Bu konudaki hassasiyetim, Türkiye’deki toplumsal ve siyasal çözümlemelerin sürekli olarak, başka bir yere göre yoklukla, eksiklikle tanımlanmasından duyduğum rahatsızlıktan kaynaklanıyor.

[2] Onun döneminde kullanılmayan cinsel tercih deyimi, Türkçe için, cinsel devrimin farkındalığının ardından gelir. Farklı cinselliklerin sapkınlık değil, seçim içerdiğini hatırlatır.

[3] 3. Ayfer Tunç, “Mesut Bahtiyar’dan Şarkılar Dinlediniz”, Ömür Diyorlar Buna, http://www.altkitap.com/kitap.asp?kitapid=18

[4] www.zekimuren.com (20 Eylül-5 Ekim 2002)

[5] David F. Greenberg, “Transformations of Homosexuality-Based Classifications”, s.191, in Roger Lancaster ed., The Gender/Sexuality Reader, New York, Routledge

[6] Richard Parker, Bodies, Pleasures and Passions Sexual Culture in Contemporary

Brazil, Beacon, Boston, 1991, s.138

[9] Pierre Bourdieu, Sanatın Kuralları, Çev. Necmettin Kamil Sevil, YKY, Istanbul,

s.49

[10] TRT’de yayınlanan “Batmayan Güneş Zeki Müren” belgeseline anlattıklarından alıntılanan bu bölümler, İsviçre’de yaşayan Türkler’in hazırladığı bir internet sayfasından alınmıştır. http://www.turkswiss.ch/zekimuren.htm (2 Ekim 2002)


%d bloggers like this: