Bitmiş işleri sevmem ya da Cogito’nun Bourdieu sayısı

Gezi’den beri elim varıp bir şey yazamamışım, sadece bitirmem gereken işlerin çokluğundan değil: olayların baş döndürücü hızından biraz, biraz da acil ahkam kesme, mevzilenme hevesleriyle bireysel görüşlere taşıyabileceklerinden fazlasını yüklemek korkusundan. Uzun süre yazmayınca insan uzun süre konuşmamış biri gibi gırtlağını temizleme ihtiyacı duyuyor.

 

O halde bir duyguyla başlayalım: Ben bitmiş işleri sevmem. Muhtemelen hata yapma ve düzeltememe korkusundan, vedalaşmak istemem yaptığım işlerle. Bu şekilde süründürdüğüm şeylerle dolu hayatım. Bir işi bitirdikten sonra uzun süre dönüp bakamam. Cogito’nun Bourdieu özel sayısıyla da öyle oldu, artık bir daha düzeltemeyeceğim bir hata görmekten korkarak uzun süre dergiye bakamadım. Dergi hazırlanırken yaşanan kırıp dökmeler, durup kalmalar, tereddütler oldu evet ama çalışma sürecinin kendisi güzeldi.

Bitmişi sevmem dedim ya, çıkan sayının değil üzerinde çalıştığım çıktının görseli uygun düşer

Bitmişi sevmem dedim ya, çıkan sayının değil üzerinde çalıştığım çıktının görseli uygun düşer

 

Bourdieu’nün çalışma arkadaşlarından, Louis Pinto geçtiğimiz yıl dersime misafir olduğunda Rusya’da katıldığı bir toplantıdan söz etmişti, merak edip arayınca internet sayfasında gördüğüm duvar resmini pek beğenmiştim, kapak için görsel ararken aklıma düştü. Kararı verdik, kapak hazırlandı (bu arada çalışmanın her aşamasındaki etkin desteği için Şeyda Öztürk’e şükran borçlu olduğumuzu söylemeden geçmeyeyim) bence pek de güzel oldu, ancak bitmiş işlerden huylanan yanım sormaya başladı: peki ama resmin altındaki PİTR yazısı ne demek istiyordu? Paranoyak yanım kaşınmaya başladı: ya tuhaf, kötü, berbat bir slogan ya da ırkçı bir örgütse? Bulduğum tanımlardan biri çok hoş bir tesadüfe ya da belki bilinçli bir yerleştirmeye işaret ediyordu: Pitr, Sanskritçe baba anlamına geliyordu (muhtemelen kimi zaman baba yerine kullandığımız pederle bağlantısı var). Hinduizm’de gerekli ayinlerle uygun şekilde toprağa verilmiş ata ruhlarını nitelemek için kullanılıyordu. Sosyal bilimlerde, felsefede, bazı isimler “babadır”. Bunun pederşahi anlamları ayrıca tartışılır. Kimi zaman bu babalara bağlılık sekter biçimler alabilir. Metinlerini kutsal kitap gibi okumak, her alanda sadece onu rehber olarak tanımak bu tür bağlılıklarda sık görülür. Öyle ki Bourdieu’yü anlatan en önemli belgesel olan Sosyoloji bir Dövüş Sporudur’un sonunda bıçkın banliyö gençlerinden biri, ismiyle kelime oyunu yaparak “C’est Bourdieu, ce n’est pas Dieu” ( Tanrı değil ya, Bourdieu) der.

Bunun özellikle uzak durmaya çalıştığımız bir tavır olduğunu söylemeye gerek yok. O halde neden bir tek isme odaklanan bir sayı? Cemil Meriç’in çok sevdiğim bir sözü var, Foucault’nun Türkçe’de alımlanmasıyla ilgili bir yazıda epilog olarak da kullandım:

“her yüzyılda yalnızca bir kaç kişi düşünür , geri kalanlar sadece düşünülenler üzerine düşünmeye çalışır”

Bourdieu’nün de bu isimlerden biri olduğu kanaatindeyim. Bu insanları düşünürken ve çalışırken takip etmeye çalışmak, herhangi bir zanaatın ustasını izlemek gibi bir şey: elini nasıl bir eğimle tutuyor, hangi malzemeden nasıl faydalanıyor, hangi açıdan bakıyor, hangi alete ne zaman başvuruyor? Yani derdimiz birine tapınmak değil, işimizi daha iyi yapmak, birbirimizle tartışmak, araştırma nesnemizle doğru ilişki kurmak. İşimizi bir bilme hiyerarşisi içinde kendimizi en yukarı yerleştirdiğimizi sanacak yanılsamalara kurban etmek değil. Bourdieu’nün derdi Bourdieucü bir sosyoloji yapmak değildi, bilimsel bir sosyoloji yapmaktı. Kısacası derdimiz Bourdieucü olmak değil, mümkün ve geçerli olduğuna kani olduğumuz tüm araçlarla çalışmak, düşünmek, araştırmak. Daha iyi ve daha çok anlamak için.

 

Derginin sunuş yazısı için

http://istifhanem.com/2014/04/04/cogito76bourdieusunus/

Bu arada Emrah ve Güney’e de teşekkür etmeliyim, üç benzemez olarak şaşırtıcı bir uyumla çalıştık.

Advertisements

Pierre Bourdieu gideli 11 yıl olmuş bile

Obituary, Türkçe’ye ölüm ilanı diye çevirebileceğimiz bir tür. İz bırakmış birinin ardından yazılan, onun özelliklerini, yaptıklarını, bıraktıklarını tanımlayan bir çeşit anma. Bu kelime nasıl çevrilebilir diye düşünürken vefat kelimesinin etimolojisini araştırdım: vefadan geliyordu. Bütün borçlarını ödeyen anlamında. Müteveffaya dair gibi bir şey. Birikim dergisi için yazmıştım. Bir arkadaş aracılığıyla, öldü, bizim için yazar mısın bir şeyler telefonu geldikten sonra masada düşünürken hava kararmıştı, bir tek masa lambasını açabilmiştim. Geç buldum çabuk kaybettim diye düşünerek hüzünlenmiştim. 24 Ocak’ta sene-i devriyesi nedeniyle yayınlayacaktım ama 2002’de yazıyı yazdığım ofisin bulunduğu bina 22 Ocak’ta yanınca öyle kalmış. O binanın hikayesini ileride yazmayı düşünüyorum, içimin sızısıyla birlikte bir kenara koyalım.

24. Ocak. 2002 Çarşamba gecesi Fransız sosyolog ve eylemci Pierre Bourdieu Paris’de bir hastane odasında 71 yaşında kanser yüzünden hayata veda etti. Ölümünün ardından Fransızlar ikiye bölünmüş durumdalar. Bir grup, Fransa’nın düşünsel ve muhalif hayatı için büyük bir kayıptan söz ederken başka bir grup onu bir sosyolog değil bir militan olmakla suçluyor. Bourdieu, söylenenler kadar söylenmeyenlerin de önemli olduğunu düşünenlerdendi. Sosyolog sürekli olarak biliminin sınırlarını aşmaya davet edilir diyordu, gündelik peygamberliklerden, geleceği görmenin ödüllerinden kaçınmak zor olduğu kadar, meydanı sahte bilimin tın tın eden boşluğuna  bırakan sessizlik de yanlış. İnsan, şu ya da bu biçimde daha iyi zihinsel araçlarla donanmış ise, başkalarının göremediğini görüyor, düşünemediğini düşünüyorsa çıkıp konuşması, kalemi eline alıp yazması gerekmez mi? Günter Grass, Bourdieu ile yaptıkları bir söyleşide, içine atarsa insan, ülser olur diyor. Hatta Bourdieu, Grass’dan birlikte Alman ve Fransız entelektüel geleneklerini sürdürüp “çenelerini kocaman açmayı” talep ediyor. Bilim adamının yansızlık ve mesafe adına susması, toplumsal bir ülsere mi neden oluyor yoksa? Bourdieu, herşeye rağmen kendisinden bir entelektüel olarak söz edilmesinden hoşlanmıyordu; “militan araştırmacı” kendisini tanımlama biçimiydi.Fransa’nın güneyinde bir posta memurunun oğlu olarak dünyaya gelen Bourdieu, her tür elitizmle mücadele etmek için kişisel nedenlere de sahipti. Tam da kendisini Fransa’nın küçük bir köyünden, ülkenin kalbi  sayılan Paris’in ve dünyanın en saygın bilim adamlarından biri kılan eğitim sisteminin, toplumsal yeniden üretimdeki rolüne odaklanıyordu çalışmalarının esası.

Pierre Bourdieu, bilimsel mesafeyi hayata değil, kendi yanlılığına mesafe olarak algılayan bilim adamlarındandı. Deleuze, Derrida, Foucault’nun yetiştiği kültürel iklimden, Zola’dan Sartre’a uzanan bir kuşağın son mirasçılarından biri. Henüz bıkkın ve yorgun bir alaycılığın pençesinde inancını yitirmemiş bir kuşak. 2001 yılında Pierre Carles’ın onun hakkında yaptığı filmin adı birçok şey söylüyor aslında: Sosyoloji bir Dövüş Sanatıdır (La Sociologie est un sport de combat). Hayatının son yıllarını toplumsal mücadelelerde bizzat taraf olarak geçiren, bu nedenle de ağır eleştirilere uğrayan sosyolog, Fransız kamuoyunun temel entelektüel figürlerinden biriydi. Demiryolu işçilerinin grevinde bizzat yanlarında olmaktan, belgesiz göçmenlerin sınırdışı edilmesine karşı çıkmaya, 1980’de Fransa’da cumhurbaşkanlığına adaylığını koyan komedyen Coluche’ü desteklemekten, Cezairli entelektüellerle dayanışmayı amaçlayan uluslararası bir komite kurmaya, Mc Donalds’a karşı José Bové’yle ortak hareket etmeye kadar, kamusal sahnenin her köşesinde varolan biri.

Fransızları her geçen yıl esir alan bir ölçüt, eleştirilerin ağırlığına karşı koruyordu onu: Atlantik Okyanusu’nun öte yanında, Amerika kıtasında tanınıp saygı görüyor olmak. Bu eğilim, dünyada bilgi üretimine yapılan yatırımlarda en önemli paya sahip olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, tüm ülkelerden gelen bir beyin göçünü emmekle kalmayıp, neyin meşru bilgi olduğuna dair temel ölçütlerin de ağırlıklı olarak belirlendiği yer olması itibarıyla – Türkiye gibi kendi dilinde bilim yapmanın olanaksız hale geldiği ülkelerdeki kadar baskın olmasa da-  şaşırtıcı olmasa gerek. Fransızların yurtdışına ihraç etmekle övündükleri en önemli şeylerden birinin düşünceler olduğunu gözönünde tutarsak,  Bourdieu, son yıllarda bu alanda en çok saygı gösterilenlerden biriydi. Sadece A.B.D’de değil, Kuzey Avrupa’da da sosyolojinin yeniden silkinmesinin öncüsü olarak görülen Bourdieu, yirmiyi aşkın kitabının her biriyle bu alanda silinmez izler bıraktı. Sosyolojinin üç babasının, Marx, Durkheim ve Weber’in uzlaşmaz sanılan farklılıklarını, kendi sosyolojisinde bir zenginlik haline getiren Bourdieu, özellekle de eğitim sisteminin, sınıfsal yapının yeniden üretimi üzerindeki belirleyici rolüne dair ve sosyolojinin kendi üzerine düşünmesini kışkırtan çalışmalarıyla tanındı. İnsanı, toplumsal determinizmin hapisanesine kapattığını, fazla sıkı örülmüş bu yeniden üretim ağının değişime ve özgürlüğe alan tanımadığını, karamsarlığı ve çıkışsızlığı beslediğini söyleyerek kendisini eleştirenlere şuna benzer bir şey söylüyordu: “toplumsal yeniden üretim yasası örneğinde olduğu gibi, sosyolojik çözümlemenin büyü bozucu ve hareketi kısıtlayıcı etkisinden şikayet etmek, yerçekimi kanunu bulanı, uçma hayalini kırmakla suçlamaya benzer”.

Philippe Corcuffe’e göre, Bourdieu’nün sosyoloji geleneğini yeniden canlandıran adam olarak görülmesinin en önemli nedenlerinden biri, toplum bilimleri alanında, kuramsal hedefler ile farklı araştırma araçlarının (istatistik, antropolojik görüşme, tarihsel malzeme vb.) kullanımını ve birbirinden çok farklı araştırma sahalarını (Güney Fransa’da evlenme stratejileri, Kabiliye toplumu, okullar, müzeler, zevkler, siyasal temsil, üst düzey bürokrasi, hane vs.) eserinde güçlü bir biçimde birarada bulundurmasıdır. Teorisi sahadan, sahası teoriden beslenen ve bu akışın kesilmesine izin vermeyecek bir disiplin içerisinde çalışmıştır. Her saha için yeni yöntemler icat etmek gerektiğini, onaylanmış bir kuramın bilindik bir teknikle her sahaya uygulanabileceği düşüncesinin yanlışlığını vurgulamaktan vazgeçmemiştir. Türkiye gibi ülkelerde, yurtdışında kabul gören modellerin uyarlanması sırasında çekilen sıkıntılar, bu ısrarın ne denli haklı olduğunu ortaya koymaktadır. Bir toplum ya da bırakınız toplumu bir grup için geçerli olan araştırma yöntemleri, bir başkasında zorlayıcı olabilmektedir. Ancak bundan muradımız, kaba bir kültürel görelilik değil, Bourdieu’nün vurguladığı şekliyle saha koşullarının özgünlüğüdür.  Temel eserlerinden biri olan La Distinction‘da kullandığı tekniklerden sadece birini örnek gösterelim: dilin sınıfsal belirlenimi üzerinde çalışırken emekli bir Fransızca öğretmenin 20 yılı aşkın bir süredir sakladığı sınav kağıtlarının üzerine yazdığı notları inceler ve bunları öğrencilerin sınıfsal kökeni ile karşılaştırır.

Loïc Wacquant, Bourdieu sosyolojisinin ana katkısını, maddesel ve simgesel iktidar arasındaki mesafe ve bağımlılık, çakışma ve suç ortaklığı ilişkisinin dolayımlarını ve inceliklerini her tahakküm yapısında gösterebilmesi olarak özetler. Eğitimin modern toplumdaki rolünün önemi ise, verilen her diplomanın, topluma yeni seçkinler kazandıran bir geçiş ayinini taçlandırmaktan ziyade, yeni bir tür sınıf hakimiyetinin meşruiyetine duyulan inancın toplu halde üretilip tazelendiği bir anı simgeleyen bir nesne olmasıyla açıklanabilir.

1996 yılında Atina’da, Yunan İşçi Konfederasyonu’nda yaptığı konuşmada, neo- liberalizmin hakim söyleminden örnekler verirken, Fransa’da artık “Patronlar”dan değil “ulusun taze ve canlı güçlerinden” söz edildiğini, “işten çıkarma” yerine “fazla yağları atma” denildiğini (sağlıklı bir bünye ince olmalıdır!), Alcatel’in 2000 kişiyi işten çıkarmasının “Alcatel’in cesur sosyal planı” olarak tanımlanmasını örnek verirken “Esnek” kapitalizmin söyleminin, tüm dünyayı özgürleştirecek evrensel bir mesaj olarak iletildiğini gösterir.Başını çektiği  Raison d’agir hareketinin yola çıkış  bildirisinde hakim söyleme karşı çıkan araştırmalara, çalışmalara, düşünümlere, çözümlemelere daha fazla toplumsal ve siyasal güç kazandırma ve “Akıl çemberi”nin sadece liberal think tank ler, piyasa iktisatçıları ve her tarafta karşımıza çıkan medya entelektüelleriyle sınırlanmadığını gösterme ihtiyacı vurgulanır. Altı çizilen noktalardan biri de, neo-liberal yayılmaya karşı entelektüel direnişin, gerici ve olumsuz bir tavır gibi görülebilme tehlikesine karşın, amaçlanan şeyin, farklı alanlarda bir dizi bilimsel-siyasal yönelimi besleyen yapıcı bir girişim olduğudur.  Türkiye bağlamında da düşündüğümüzde neo-liberalizmin, her yeniliği ilerlemeyle ve her karşı koyuşu tarihin ileri akışını engellemeyle bir tutan belli bir tür modernist söylemle çakıştığına ve bunun da bir biçimde milliyetçi-muhafazakarla örtüştüğüne tanık oluyoruz; buna bir de totaliter deneyimin yansımalarından yaka silkenleri ve devrim yoksa hiçbir şey yok diyenleri ekleyince, toplumsal atalet ve bir tür politika üretememe halinin neredeyse kaçınılmaz hale gelmesi şaşırtıcı değil.

Küreselleşme karşıtı tavrı, elbette ki milliyetçi bir kapanmayı değil, tam tersine toplumsal mücadele güçlerinin uluslarası bir dayanışmasını zorunlu kılmaktadır. Ulus-devleti iktisadi gücün kontrol mekanizmalarının temel kaynaklarından yoksun bırakan büyük uluslarası örgütlenmeler karşısında, örneğin aralarında Fiat, British Petroleum, Rhône Poulenc, Daimler Benz’in de bulunduğu 50 uluslarası şirketten oluşan Investment Network gibi şebekeler (ya da ağlar) karşısında, geleneksel mücadele yöntemleriyle yola devam etmenin olanaksızlığını vurgularken, siyasetin bir onarıma, bir yenilenmeye ihtiyacı olduğunu şiddetle savunuyordu. Genelde toplumsal aktörün, haydi oyuncunun diyelim, oyunun kurallarının kendisinden çok ötede bir yerlerde, ulaşılmaz bir zirvede belirlendiği hissiyatıyla hareketsiz kılınması, bugünkü dünyanın, mümkün olan dünyaların en iyisi olduğuna değilse de mümkün olan tek dünya olduğuna dair inancı da beslemektedir (ya liberalizm ya barbarlık!). Bourdieu, çok uzak ve erişilmez gözüken bu yeni güç mercilerinin, geleneksel güç mercilerine ne yöntemleri, ne eyleyenleri açısından benzediğini, sadece iktisadi değil, askeri, siyasal, bilimsel, kültürel ve teknolojik sermayeleri de ellerinde toplamaları nedeniyle özellikle medyanın sağladığı simgesel tahakküme sahip olduklarını hatırlatırken, toplumsal mücadelenin ve siyasetin neden boyut değiştirmesi gerektiğini de gözler önüne seriyordu. Avrupa’daki toplumsal hareketlerin ortak noktalarına dikkat çekiyordu: geleneksel siyasal seferberlik biçimlerini (özellikle de Sovyet tipi komünist partileri belirleyen özellikleri) reddetmeleri, ilgilenen herkesin doğrudan katılımını cesaretlendirmeleri, bu anlamda liberter geleneğe yakın durmaları, hareketin tekelleştirilmesine karşı çıkmaları, aygıtın hafifliğiyle nitelenen, ve eyleyenlere etkin özne rolünü benimseme olanağı veren öz-yönetimci örgütlenmelerden ilham almaları, onları siyasal müdahale tekelini talep eden siyasal parti modellerinden farklı kılıyordu. Toplumsal hayatın iş, sağlık, lojman gibi belirgin ve somut hedeflerine yönelik doğrudan eylem biçimlerini benimselemeleri ve temel ilke olarak dayanışmayı kabul etmeleri, ortak noktalarını çoğaltıyordu. İşte bu nedenle, ilk aşamada birleşik bir Avrupa sosyal hareketini öneriyordu: birbirinden ayrı ayrı süregiden hareketlerin, katı bir örgütlenme modeliyle değil, zaten içerdikleri esnek mücadele deneyimlerinin birleştirilip zenginleştirilmesiyle oluşturulacak uluslarası bir dayanışma. Farklı deneyimlerin, bakış açılarının ve programların çeşitliliğinin gözetileceği, tahakküm ve indirgemeden uzak durularak, bireylerin ve grupların biraraya getirileceği bir tür ağın oluşmasının, sendikaların ya da partilerin tek başlarına karşılık veremeyecekleri sorunlara küresel bir çözüm getirebileceğine inanıyordu. Hedef “birleşmeden biraraya gelmek”ti. “Solun solu” olarak tanımladığı bu hedefin, Avrupa’yı içine sıkıştığı “Blair-Jospin-Schröder” üçgeninden çıkaracağını umut ediyordu.

Bourdieu, kuşkusuz bu konularda fikir yürüten ilk kişi değildi, ancak tüm Avrupa ve A.B.D çapında böylesi bir bilimsel saygınlık düzeyini kanıtlamış olup da militan mücadelenin içinde olmak itibarıyla tekti (Bu anlamda A.B.D’de Chomsky ile paralel değerlendirilebileceği kanısındayım). Kendisinin Collège de France’daki bir dersinde genelde sosyologlar için söylediği gibi “sinir bozucuydu” (le sociologue énervant).

Bourdieu, birçokları için gerçekten sinir bozucuydu. Fransa’da saygınlığı ve büyüklüğü kanıtlanan bilim adamlarına sadece kendilerine ait bir tür makam veren ve halka açık ders yapılan Collège de France‘de ders vermesinin yanı sıra burada Avrupa Sosyoloji Merkezi’nin yöneticisi konumundaydı. Dünyanın tüm üniversitelerinde referans gösterilen 20yi aşkın kurumsal anlamda bilimsel-sosyolojik kitabı ve yönettiği ve yazılarını yayınladığı Actes De la Recherche en sciences sociales isimli derginin dışında bir de başını çektiği Raison d’agir adlı hareketin manifestoları sayılabilecek militan tavırlı kitapçıkları bastığı Liber/Raison d’agir adlı bir yayınevi kurmuştu. Antimedyatiklerin en medyatiği olmakla, bilimsel saygınlığını militan hedeflerini gerçekleştirmek için kullanmakla eleştiriliyordu. Aslında bir anlamda güç kullanmakla eleştiriliyordu.

Aslında Bourdieu’nün gerek sosyolojik gerek siyasal katkısı ile ona yönelik -sağ ve sol- eleştiriler arasında bir paralellik söz konusu. Bunu iki aşamada değerlendirebiliz: Foucault, iktidarın bireysel ve toplumsal hayatın en derin köşelerine bile sızmış olduğunu öğretti bize, ancak Foucault’nun bir tür  okumasından kaynaklanan, siyaseten doğruluğun, haklılığın bir tür güçsüzlük, eziklik haliyle tanımlandığı bakış açısıyla, Sovyet ve Çin deneyimlerinin ağızlarda bıraktığı kötü tat birleştiğinde, kendisini solda tanımlayanların önemli bir bölümünü bir tür iktidar korkusu sardı. Bourdieu, bir sosyolog olarak teorisinde iktidarı sobeledi ve bir yurttaş olarak ona karşı koyma edimini sahiplendi; bu edim sırasında güç sahibi olmaktan korkmadı. Her edimin, her eylemin bir tür şiddet içerdiği düşüncesinin beslediği atalet, nihai amaç olarak sadece devrimi tanımanın sonluluğuyla beslendiğinde toplumsal muhalefet güçlenip palazlanamıyor besbelli. Toplumsal mücadelenin tarihsel bir süreç olduğunu ve kazanımlarından herkesin, ona karşı olanların dahi yararlandığını söylemek çok mu modernist bir tavır?

Bourdieu, elbette ki bir melek değildi: kendisine yöneltilen eleştirilerin belki de en önemlileri, Fransız düşünce hayatının en önemli dergilerinden Magazine Littéraire‘in ona ayrılan sayısında (No: 369, Ekim 1998),  François de Singly’nin yönelttiği eleştirilerdi. Singly, Bourdieu’nün aslında kolektif bir girişimin özel ismi olduğunu öne sürüyordu. Bourdieu’nün en önemli eserlerini birlikte yazdığı isimlerin ikinci plana atıldığına (özellikle de son yıllara kadar ondan uzak durmuş olan Jean-Claude Passeron’un), parlak isimlerin (Luc Boltanski gibi) bir süre sonra ondan uzaklaşmasının tesadüf olmadığına, La Distinction gibi tamamen zevklerin sınıfsal üretimini inceleyen bir eserde Veblen’den söz edilmediğine, en önemli kavramlarından habitus söz konusu olduğunda Norbert Elias’a referans vermemesinin tuhaflığına dikkat çekiyordu. Esprit dergisinin, kendisini popülistlikle suçlayan editörü Olivier Mongin’le, TV5’de yayımlanan Arrêt Sur İmage programında kendisine yer veren Daniel Schneidarmann’la giriştiği polemikler, eski çalışma arkadaşlarından bazılarının kendisini bir tür sosyolojik terörizmle suçlamaları, Fransa’da entelektüel kamuoyunu uzun süre meşgul etti. Ancak Bourdieu’nün (ve birlikte çalıştığı araştırmacıların) ortaya koyduğu eserin tartışılmaz katkısı ve siyasal girişimlerinin inkar edilemez yankısı, herşeye rağmen onu sarsılması zor bir bütün kıldı.

Pierre Bourdieu, Collège de France’daki son derslerinden birini bir tür oto-sosyo-analize, kendi kendisi üzerine düşündüğü bir seansa ayırmış. Aynı okullardan geçtiği, dolayısıyla kendi kuramını haklı çıkararak da aynı bilimsel seçkinlik düzeyinde bulunduğu Derrida, Deleuze ve Foucault’yu bir tür görececiliğe düşmekle eleştirdiği seansın bitiminde ayağa kalkmış ama salondakilerin kendisine soru sormalarına fırsat bırakmadığını anlayıp yeniden yerine dönmüş. Anlaşılan, kendisine sorabileceği tüm soruları sorarak ayrıldı dünyadan. Jacques Derrida, aynı lisede, aynı üniversitede okuduğu, Leibniz ve Heidegger tartıştığı, Cezair’de karşılaştığı Bourdieu için “yeri doldurulmaz bir dostu ve bir tanığı kaybettim” diyor. Tanıklara ve dostlara hepimizin ihtiyacı var: kendimizi ve olup biteni bilmek için. Bourdieu’nün 27 Haziran 1984 tarihinde kaybettiğimiz Michel Foucault’nun ardından söyledikleri, bana kalırsa bugün harfi harfine kendisi için söylenebilecek olanlar:

“Hakikat oyunlarının iktidar oyunları olduğunu ve tam da iktidar ve ayrıcalığın, iktidarların ve ayrıcalıkların hakikatini keşfetmek için çaba göstermenin bir ilkesi olduğunu herkesten daha iyi biliyordu…

(…) Ondaki eleştirel bakış, öncelikle kendi pratiğine uygulanıyordu ve bu nedenle de ne entelektüel edimlerinin nedenlerini ve güdülerini gizemli kılmaya, ne de onları gerçekleştirmek için etkilerini kötüye kullanmaya ihtiyacı olan yeni bir entelektüel türünün en katıksız temsilcisiydi”. Ne diyelim, darısı başımıza.

Nazlı Ökten

Çenesini Kapamayı Red Etmek ya da Tüm Soruları Sormuş Olarak Ölmek Birikim Sayı: 154

Miftah – 4 | Nazlı Ökten, 16 Ağustos 2012

Bourdieu sosyolojisi üzerine söyleştik.

Çocukluk bir gelecek kurma arzusuna sahip bir toplumun en yoğun mesai harcadığı kategori olmalıysa eğer, bizimkisi toplu intihar olsa gerek

Pozantı bir çoğunuzla aynı sebepten kafamın içinde yankılanıp duruyor. Cezaevinin önüne binlerce kişi gidip kapısında yatmadık ya, gerisi boş. Çoğunuz gibi ben de, alçaklıklar tarihine yeni bir kayıt olarak tıkıyorum zihnimin bir yerlerine ve gündelik hayatıma devam ediyorum. Gaziantep Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, 2009 yılında Adalet Bakanlığı izniyle Pozantı’da çocuk tutuklularla görüşüp  bir rapor hazırlamış, Bakanlığa da sunmuş. Oda sisteminin eleştirildiği raporda, altıdan fazla çocuğun bir arada kaldığı cezaevlerinde cinsel istismar ve tecavüzün kaçınılmaz olduğu sonucu ortaya konulmuş, ancak Bakanlık, bu çalışmayı dikkate almamış. Bazı kelimeler kendi uyuşturucularıyla giriyorlar insan zihnine. Bazı şeyleri okurken böyle hissediyorum. Fare üfleye üfleye ısırır der ya eskiler. Çocukluk, kendisine bir gelecek hayal edebilme gücüne ve arzusuna sahip bir toplumun en yoğun mesai harcadığı kategori olmalıysa eğer, bizimkisi intihar halinde bir toplum olsa gerek. Ya da farelerin uykusunda üfleye üfleye, uyuştura uyuştura kemirdikleri bir insan topluluğu.

Aşağıda bir kısmını alıntıladığım yazıyı 2001 yılında Çocuk ve Sanat isimli bir derleme için yazmıştım. Yıllarca dalgasını geçtiğimiz, duygu sömürüsü amaçlı kullanıldıkları için aşağıladığımız çocuk şarkıcılara başka bir gözle bakmaya çalışmıştım. Bu sömürüye müsait duygulanımlara yer ve yol açan şey neydi diye.

Çaresizliğin Şarkısı

Küçük Emrah’ın internette üzerinde en çok oynanan resimlerinden biri

Türkiye’nin son elli-altmış yılının en belirleyici toplumsal dinamiklerinden biri olan kentleşme ve göç fenomenleri, çocukların konumları ve durumları konusundaki düşünce kategorilerimizi de derinden etkiledi. 1950’lerin sonunda ortaya çıkan çocuk yıldız Ayşecik tiplemesinde simgeleşen büyümüş de küçülmüşler, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren arabesk müzikte yükselmeye başladılarsa bu tesadüf değildir.

1981 yılına dönüp Küçük Emrah’la başlayalım işe: 1971 yılında Diyarbakır’da doğan, onlarca albüm, bir o kadar sinema filmi ve televizyon dizisi yaparken arada da büyüyen Emrah amatör kasetler ve videolarla tanınmaya başladığında daha ortaokuldadır. Yaralı albümüyle ulusal düzeyde üne kavuştuktan sonra 1986-87 yılında yayınladığı albümlerle satış rekorları kıran Emrah’ı Küçük Ceylan takip eder. Filmlerinde ablaları iğfal edilen, hasta annelerine ameliyat parası bulmaya çalışan, üvey babalarından dayak yiyip sokağa atılan bu küçük insanların cılız gırtlakları, arabeskin en ağdalı nağmelerini ağırlar. Acı çekmenin yaşı, cinsiyeti yoktur; sınıfı vardır.

Ezilenlerin en çok ezilenleri, en güçsüz olanlarıdır kuşkusuz çocuklar. Göç, artık sadece ekmek parası için, daha iyi koşullarda yaşamak için değil, zorunludur. Kimi zaman şiddetten kaçmak için, kimi zaman evinden sürüldüğü, başını sokacak bir dam bulmak zorunda olduğu için. Karadenizli göçmenlerini Temel fıkralarına sıkıştırıp rahatlamış kentsoylular, çoğunluğu Kürt olan yeni  göçmenlerini kendi sözlüklerinden devşirdikleri kıro gibi sözcüklerle ağırlamaya başlar. Büyük kentlerin giderek çoğalan sokak çocuklarıyla tanışması başlamıştır. Küçük şarkıcılar furyası, “ahlaka mugayir” dergileri poşete sokmasıyla ünlenen Muzır Neşriyat Yasası ve atari salonlarının mahalle aralarında boy göstermesiyle eş zamanlıdır. Ferhan Şensoy, “Muzır Müzikal”de sahneye kırmızı kadifeden bir yastık üzerinde en küçük şarkıcıyı spermatozoit olarak çıkardığında, -pek yakında kundaklanacak olan- Şan Tiyatrosu’ndaki seyirciler gülmekten kırılır. Muzır Neşriyat Yasası bir masumiyeti koruma iddiasındadır; çocukların okuldan kaçıp gittiği atari salonları polis baskınlarına sahne olmaktadır. Çocukların büyük kentlerde en korunmasız kaldığı dönemlerde, kimsenin aklına polisiye önlemlerden fazlası gelmez. Unkapanı Plakçılar Çarşısı, anne-babalarının elinden tutup getirdikleri yanık sesli çocuklarla doludur, bir yerlerden yırtmanın mümkün olduğuna dair inanç tamdır. He-man ve Voltran çocukların tek koruyucusudur.

Bir yanda çocuk işçilerin, dilencilerin, seyyar satıcıların ve  şarkıcıların sayısı artarken öte yanda sinemalarda çocuk filmleri oynamaya başlamakta, çocuk giysileri ve oyuncak sektörü gelişmektedir. Tıpkı büyükler gibi, çocukların da bir kısmı giderek daha fazla şeye sahip olurken diğer bir kısmı giderek daha azla yetinmek zorundadır. Arabesk popa doğru evrilirken yeni bir çocuk şarkıcı dalgası patlayacaktır. Küçük İbo ve Küçük Onur doksanların ikinci yarısında ortaya çıktıklarında Beyoğlu’nun selpak satan çocukları tüm bir toplumsal duyarlılık tarifinin merkezine oturmuştur! Ya gözyaşınızı silersiniz ya da pisliğinizi. Toplumsal adaletsizliğin tepki değil atalet yarattığı toplumsal-siyasal yapıda gözyaşları hemen herkesin tek silahı oluvermiştir. Giderek daha çok insan ağlıyordur televizyonlarda, konserlerde, arabeskin en koyu döneminin kenar mahallelerle sınırlı gözyaşları yaygınlaşmış, toplumun “yaraları” irin akıtmaya başlamıştır.

Sorarlar adama, neden geldin İstanbul’a?

Esas İbo imparator olmuştur ve Küçük İbo gibileri için endişelenmeye başlamıştır. Hülya Avşar Küçük İbo’yu programına çağırıp kucağına oturttuğunda Devlet Bakanı tepki gösterince, ikinci programda kara tahta başında bir öğretmen olarak karşılar küçük misafirini. Akdeniz ikliminin bitki örtüsünü ve fotosentezi bilemeyen Küçük İbo’nun önce ellerine sonra da poposuna vurur. Ne de olsa bu büyümüş de küçülmüşler artık herkesin sinirine dokunmaya başlamıştır. Reha Muhtar Küçük İbo’yu sorguya çeker:

–       İbo sen İstanbul’a niçin geldin?

–       Kaset yapmak için gelmişem

–       Yani sen şimdi küçük yaşta kaset yapıp şarkıcı mı olmak istedin?

–       Evet abi…

–       Peki İstanbul’a bunun için mi geldin?

–       …

Sorular bu minvalde uzar gider.

Çocukluğun sınırlarını zorlayanlardan biri de Küçük Onur’dur. Şöhret olduktan hemen sonra gece kulüplerinde masa tutup “ablalarıyla” aşkı öğrenen sonunda Asayiş Şube Müdürü’nün gözüne ilişir ve onu kabul eden gece kulüpleri mühürlenir. Onur 1982 yılında doğmuştur: 12 Eylül anayasasının %91 oyla kabul edildiği, Kenan Evren’in askeri giysilerini çıkarıp takım elbiselerini giydiği yılda. Onun da televizyon dizisi olur, büyüdükçe değişen sesi ilgiyle takip edilir, ara sıra haddi bildirilir, ara sıra başı okşanır.

Acıların Çocuğu Küçük Emrah’ın bir filmiydi; hemen oracıkta ağlamaya her an hazırmış gibi bükülen kaşları, bu ismin en kalıcı amblemi oldu. Emrah pop-arabeske doğru yavaşça geçerek çaresiz küçük çocuk olmaktan çıkıp genç kızların sevgilisi oldu. Kendisinden olduğu iddia edilen -ve DNA testiyle kanıtlanan- bir çocuğu yıllarca inkâr eden Emrah, önce lösemili çocukların hamisi oldu. Sonunda çocuğa soyadını vermeyi kabul etti ama kendi soyadını değiştirip annesinin soyadını aldı. Bu yetmezmiş gibi bir de klonu oldu. Emral adında kendisine tıpatıp benzeyen, onun gibi giyinen, dans eden biri onun “sahiciliğine” göz dikti. Emrah’ın bu tuhaf macerası, onu taklit, kimlik, nesep, soy gibi kavramların ortasında bıraktı. Ne de olsa birbirine benzeyen binlerce “Acıların Çocuğu”ndan biriydi ve herkes yırtmak istiyordu.

16 yaşında bir Almanya turnesinde halasının oğluna kaçan Küçük Ceylan, dokuz ay sonra Melodi adını verdiği bir kız çocuğu doğurarak “en küçük yaşta anne olan şarkıcı” unvanını kazandı. Ceylan 1997’de bir hayranı tarafından kasığından bıçaklandı. Hayran, ifadesinde “Ben Ceylan’ın hayranıyım. Bunu söyleyince benimle alay etti,  ben de bıçakladım” dedi. Ceylan, kaldırıldığı hastanede kendisiyle ilgilenen doktorun, kasığına dikiş atarken tacizde bulunduğunu iddia etti ve hastanede “namusum” diye bağırmaya başladı. Bir yakını onun için “bizim kız belaları seviyor” dedi. Sevmez mi?

Belaları ve acıları bir mıknatıs gibi kendilerine çeken bu insanlar büyüdüler, büyüyorlar. Hayır demeyi bilmeyen, çaresizliğini kaderi sayan bir kültürün en çaresiz yerinden söylediler şarkılarını, söylüyorlar çocukluğun içinden. Büyüseler fark eder mi?

Küçük Onur’un şarkısıyla bitirelim:

Bana yaptığını sana yapsaydım

Benim gibi sen de içer ağlardın

Dayanılmaz acılara esir olsaydın

Sokaklarda dolaşırdın ölüm arardın.

Bourdieu Cezayir’de

Alim Arlı’nın ve Emrah Göker’in sosyal bilimlerle ilgilenenler için pek faydalı bloglarında yer vermeleri aklıma düşürdü. 2007 yılında Karşı Sanat Çalışmaları’nın, “Pierre Bourdieu Cezayir’de” sergisinin katalogu için çevirdiğim metinlerden birinin dosyasını arayıp buldum. Maksat emek zayi olmasın, dileyenin işine yarasın.

Cezayir dönemi, Bourdieu’nün, sadece sosyolojiye intisap edişi itibarıyla değil, aynı zamanda daha sonraki tüm çalışmalarında mihenk taşı halini alacak bir toplumsal deneyim yaşaması bakımından da son derece önemlidir. Cezayir dönemi çalışmalarının Türkiye’nin son otuz yılını anlamak için de önemli ipuçları içerdiğini düşünüyorum. Aşağıdaki fotograf, Bourdieu’nün o dönem çektiklerinden biri, aynı zamanda toplantı afişleri için kullandıımız görsellerden biri. Yarattığı çelişkili ve tereddütte bırakan izlenim çok etkileyici. Cezayir döneminin gücü de, savaş, göç, sömürgecilik, direniş koşullarındaki bir ülkenin sarsıcı dönüşümündeki kilit noktaları, yargılamadan, soru sormayı bırakmadan, gerçek bir araştırmacı iştahıyla bir bir önümüze koyması.

 enigmatikkadın

Bir gün bu konuda eli yüzü düzgün bir şey yazmayı hayal ediyorum. Schultheis’in bu yazısı, o döneme dair iyi bir  kuşbakışı analiz: PDF olarak ekledim:   bourdieuschultheis

%d bloggers like this: